Bir kalbin içinde iki can vardır biri kendi canı diğeri sevdiğinin canıdır... hasan öztürk
Hikmet-Metin
Hikmet-Metin

Atom Karınca

Yorum

Atom Karınca

( 1 kişi )

0

Yorum

1

Beğeni

5,0

Puan

43

Okunma

Atom Karınca

Seçime haftalar kalmıştı. Kasabanın üzerindeki hava ağırdı herkes bir şeylerin değişeceğini söylüyor ama kimse neyin değişeceğini bilmiyordu. O gün, parti binasının kapısı yavaşça açıldı. İçeri giren adamı ilk anda kimse tanımadı. Saçları beyazlamış, omuzları çökmüş, yüzü yılların yorgunluğunu taşıyordu. Ama gözleri… gözleri hâlâ aynıydı. Onu görünce donup kaldı. “Hocam…” dedi, sesi istemeden inceldi. Adam hafifçe başını salladı. “Demek sonunda buraya kadar geldin.” O an odadaki herkes sessizce dışarı çıktı. Kapı kapandı. İkisi baş başa kaldı. “Televizyonda izledim seni,” dedi öğretmen. “Güzel konuşuyorsun.” Gülümsedi, alışkanlıkla. “Estağfurullah hocam, sizden öğrendik.”
Öğretmen sandalyesine oturdu. “Ben sana konuşmayı değil, konuşmanın sorumluluğunu öğretmeye çalıştım.” Sessizlik. “Hatırlıyor musun,” dedi öğretmen, “bir gün sınıfta ‘adalet’ üzerine tartışmıştık?” Başını salladı. “Hatırlıyorum.” “Sen o gün herkese karşı çıkmıştın. ‘Haksızlık varsa susulmaz’ demiştin.” Gözlerini kaçırdı. “Gençlik işte hocam…
” Öğretmen hafifçe öne eğildi. “Peki şimdi? Şimdi neden susuyorsun?” Cevap vermedi. Çünkü bu soru, yıllardır kaçtığı tek soruydu. “Cenazelere gidiyormuşsun,” dedi öğretmen. “Bayramlarda kapı kapı geziyormuşsun. Herkese gülümsüyormuşsun.” Sesi biraz sertleşti: “Ama kimse senin ne düşündüğünü bilmiyor.” Başını kaldırdı bu kez. “Buna siyaset deniyor hocam.

Her şeyi açık açık söylersen ilerleyemezsin.” Öğretmen güldü ama bu, eski günlerdeki gibi sıcak bir gülüş değildi. “İlerlemek…” dedi yavaşça, “nereye?” Sinirlendiğini hissetti.
“Gerçekler değişti hocam. Siz hâlâ eski şeylerle konuşuyorsunuz. İnsanlar artık kavga istemiyor.” Öğretmen başını salladı. “Hayır,” dedi, “insanlar hâlâ adalet istiyor. Sen sadece onların ne istediğini değil, neye razı olduğunu kullanıyorsun.” O cümle ağır geldi, çünkü doğruydu. “Bak,” dedi öğretmen, sesi yumuşayarak, “ben senden mükemmel olmanı beklemiyorum. Ama en azından bir şey olmanı beklerdim.” Kaşlarını çattı. “Ne demek o?” “Taraf olmanı,” dedi net bir şekilde. “Yanlış da olsa, doğru da olsa… ama bir tarafın olmalı.” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra yavaşça konuştu: “Ben tarafımı seçtim hocam.” Öğretmen bekledi. “Kaybetmemeyi.” O an odadaki hava değişti.

Öğretmen arkasına yaslandı gözleri dolmadı ama derinleşti. “Demek bu kadar,” dedi. Kapıya doğru yürüdü, tam çıkarken durdu. Arkasını dönmeden konuştu: “Sen eskiden kaybetmeyi göze alabilen biriydin… şimdi kazanmak için kendini kaybetmişsin.” Kapı kapandı. O, olduğu yerde kaldı. İlk kez alkış yoktu. İlk kez kimse onu onaylamıyordu. İlk kez cümleleri hazır değildi. Masasına oturdu, telefonuna baktı. Yeni mesaj: “Liste kesinleşti. Hayırlı olsun vekilim.” Ekrana uzun süre baktı. Sonra aynaya döndü, kendi yüzüne baktı ve ilk kez şunu düşündü: “Ben gerçekten kazandım mı?” Dışarıda kalabalık toplanmaya başlamıştı, bayraklar dalgalanıyordu. Birileri onu kürsüye çağırdı. Derin bir nefes aldı, ayağa kalktı. Kürsüde aslan olmaya hazırdı ama içinde ilk kez bir ses vardı sessiz ama rahatsız edici.

Kürsüye çağrıldığında kalabalık “Atom Karınca!” diye tempo tuttu o da alıştığı o güvenli gülümsemeyle mikrofona yaklaştı. İçindeki o ince ses bir an daha direndi ama alkışın uğultusunda eriyip gitti.
Cümlelerini yine dikkatle seçti herkese dokunan ama kimseyi incitmeyen, çok şey söylüyormuş gibi yapıp hiçbir şey söylemeyen sözler kurdu. “Adalet”, “eşitlik”, “birlik” dedi kalabalık coştukça o da büyüdü, sesini yükseltti, kendine inandı.
Aşağıda bir yerlerde, onu yıllar önce tanıyan o bakışın ağırlığı vardı belki ama başını hiç o yöne çevirmedi. Konuşma bittiğinde alkış tufanı koptu o an anladı ki, kaybetmemeyi seçenler bazen her şeyi kaybederek kazanır ve o da artık tam olarak buydu.

Meğer bütün o alkış, kürsü, “Atom Karınca!” diye yükselen sesler bir rüyaymış sabahın solgun ışığı perde arasından sızarken gözlerini açtı, bir an hâlâ kalabalığın uğultusunu duyar gibi oldu, elini uzatıp yokladı ne mikrofon vardı ne bayraklar, sadece dar odanın sessizliği. Yatağında doğrulup bir süre öylece kaldı “Gerçek miydi?” diye mırıldandı, sonra kendi sesine bile inanamayarak yüzünü ovuşturdu. İçinde tuhaf bir eksiklik ve kırık bir sevinç kaldı sanki kazanmış da elinden alınmış gibiydi. Aynaya gidip baktı, rüyadaki o kendinden emin yüz yoktu yerine, kararsız ve yorgun bir ifade vardı. Bir an için hayıflandı “Keşke gerçek olsaydı”dedi içinden, ama hemen ardından aynı tanıdık düşünce geri geldi: “Olacak… bir gün olacak.” Ve o an, rüyanın bitmediğini, sadece ertelendiğini düşündü.

Aynanın karşısında bir süre daha kaldı yüzünü inceledi, sanki biraz daha sertleşirse rüyadaki adama benzeyecekmiş gibi. Sonra pencereyi araladı. Dışarıda hayat çoktan başlamıştı sokaktan geçenlerin yüzünde ne alkış vardı ne beklenti. Sıradan bir sabah, sıradan insanlar… ve onların arasında yine kendine bir yer açması gerekiyordu. İçini çeken o boşluğu hızla bastırdı. “Demek ki yol doğru,” diye fısıldadı, rüyayı bir işaret gibi yorumlayarak. Üzerini giydi, ceketin yakasını düzeltti, yüzüne o tanıdık gülümsemeyi yerleştirdi. Kapıyı kapatırken artık tereddüt yoktu. Bugün yine kimseyi kırmayacak, yine hiçbir şey söylemeden çok şey söyleyecekti. Ve belki, bir gün o rüya gerçeğe dönüşecekti çünkü o, artık uyanınca vazgeçenlerden değil, uyanınca daha sıkı sarılanlardandı.

Sokağa adımını attığında sabahın serinliği yüzüne vurdu kısa bir an için duraksadı ama sonra omuzlarını dikleştirip yürümeye başladı. Mahallenin bakkalının önünden geçerken selam verdi, her zamanki gibi adıyla hitap etti, hal hatır sordu. İnsanlar onu seviyordu ya da en azından öyle sanıyordu. Çünkü o, kimsenin canını sıkmazdı. Çünkü o, kimsenin karşısında durmazdı.
İlk durağı yine bir taziye evi oldu. Kapıdan içeri girerken yüzüne yerleştirdiği ifade kusursuzdu: ölçülü bir hüzün, abartısız bir ciddiyet. Yaklaştı, el sıktı, baş sağlığı diledi. Aynı cümleleri kurdu ama her defasında farklı bir tonla, farklı bir samimiyet taklidiyle. İnsanlar başlarını salladı, bazıları omzuna dokundu. “Ne kadar düşünceli çocuk,” dediler arkasından. O ise içerideki kalabalığın yüzlerini hızlıca taradı kim kimdir, kim etkili, kim konuşur, kim yön verir… Hepsini sessizce not etti.
Oradan çıkınca doğruca parti binasına geçti. Kapıdan girer girmez içeridekilerin bakışları üzerine toplandı. Artık ona biraz daha farklı bakıyorlardı. Dün “bizim çocuk” olan, bugün “olabilir”e dönüşmüştü. Gülümsedi, herkesle tek tek selamlaştı. Kimine omuz attı, kimine daha fazla vakit ayırdı. Dengeyi iyi kuruyordu kimse kendini dışlanmış hissetmiyor, ama kimse de gerçekten yakınlaşamıyordu.

Bir köşede oturup çay içerken yanına genç bir partili geldi. Heyecanlıydı, gözleri parlıyordu. “Abi,” dedi, “sence gerçekten bir şeyleri değiştirebilir miyiz?”
Bir an durdu. Eski günlerden bir cümle dilinin ucuna geldi: “Değiştirmek zorundayız.” Ama yuttu.
Gülümsedi. “Zamanla,” dedi sadece. “Sabırlı olmak lazım.”
Genç adam başını salladı, ikna olmuş gibi. Oysa o cevabın içinde hiçbir şey yoktu. Ama yeterliydi.
Öğlene doğru bir esnaf ziyareti başladı. Dükkan dükkan gezdi, eller sıktı, fotoğraflar çekildi. Herkese aynı yakınlıkta ama aynı mesafede durdu. Bir yerde fiyatlardan şikâyet eden birine hak verdi, diğer yerde “şükür yine de ayaktayız” diyenle aynı fikirde oldu. Çelişki onun için sorun değildi aksine, en güçlü zırhıydı.
Ama gün ilerledikçe sabahki rüya yeniden zihnine sızmaya başladı.

Kürsü… Alkış…
“Atom Karınca!”

Bir an durdu, bir dükkânın camına yansıyan kendine baktı. O sahneye ne kadar yakındı gerçekten? Bir mesaj, bir karar, bir liste…
Belki de sandığından daha yakındı.
Akşamüstü eve döndüğünde yorgundu ama zihni hâlâ çalışıyordu. Ceketini çıkarmadan sandalyeye oturdu. Telefonunu eline aldı, sosyal medyada dolaştı. Kendi fotoğraflarını gördü bir cenazede, bir dükkânda, bir yaşlının elini öperken… Hepsinde aynı yüz.
Bir an için rahatsız oldu. “Bu ben miyim?” diye düşündü. Ama bu düşünce uzun sürmedi.
Çünkü hemen ardından başka bir ses geldi: “Olman gereken bu.” Telefonuna yeni bir bildirim düştü. Partiden bir yönetici mesaj atmıştı:
“Yarın önemli bir toplantı var. Sen de gel.” Kalbi hızlandı. Bu, sıradan bir çağrı değildi.
Ayağa kalktı, odada dolaşmaya başladı. Rüyayı hatırladı. Sabahki o hayıflanmayı… ve hemen ardından gelen kararlılığı.
Şimdi hayıflanma yoktu. Sadece hesap vardı.
Gece geç saatlere kadar uyumadı. Yatağa uzandığında gözlerini kapattı ama bu kez rüya gelmedi. Onun yerine, düşünceler vardı. Olasılıklar, ihtimaller, ihtiyatlar…
“Ne söylemeliyim?” “Ne söylememeliyim?” “Kime yaklaşmalıyım?”
Her şeyi planladı. Ama bir şeyi hiç düşünmedi: Ne düşündüğünü.

Sabah erkenden kalktı. Bu kez aynaya baktığında tereddüt yoktu. Kravatını düzeltti, saçını geriye taradı. Yüzüne o tanıdık ifadeyi yerleştirdi.
Hazırdı. Kapıdan çıkarken bir an durdu. Dün sabahki gibi değil, farklı bir duraksamaydı bu. Bir şey eksikti. Ama ne olduğunu bulamadı. Omuz silkti. Ve çıktı.

Güneş yeni yükseliyordu. Sokaklar yine doluydu. İnsanlar yine aynıydı. Ama o artık farklıydı.
Çünkü artık rüya görmüyordu. Rüyayı gerçekleştirmeye çalışıyordu. Ve belki de en tehlikelisi buydu: Bir zamanlar inandığı şeyleri unutmuş birinin, inandığı tek şeyin kendisi olması.
Toplantı salonuna girdiğinde ışıklar sertti, hava ağırdı masanın etrafında oturan yüzler onu süzüyor, tartıyor, ölçüyordu. Her biri kendi hesabını yapıyor, her biri onun nerede duracağını anlamaya çalışıyordu. O ise bunu biliyordu ve bu bilgi ona garip bir güven veriyordu. Sandalyeye oturdu, ellerini masanın üstünde birleştirdi, dinlemeye başladı. Konuşulanlar büyük laflar gibi görünüyordu ama aslında hepsi küçük pazarlıkların cilalanmış halinden ibaretti. Kimin nereye geleceği, kimin kime ne kadar alan açacağı, kimin ne zaman geri çekileceği… Bir ara kendi adını duydu, başını hafifçe kaldırdı, dikkat kesildi. “O çocuk,” dediler, “sahada iyi.” Sahada iyi… Bu cümleyi içinden tarttı. Ne demekti sahada iyi olmak? Kalabalıkta kaybolmak mı, yoksa kalabalığı yönlendirmek mi? Sessiz kaldı, sadece başını salladı, doğru zamanda doğru tepkiyi vermenin önemini biliyordu artık.

Toplantı bittikten sonra koridorda yürürken birkaç kişi yanına yaklaştı, omzuna dokundu, “iyi gidiyorsun” dediler. Bu cümle hoşuna gitti, çünkü netti, çünkü ölçülebilirdi, çünkü içinde risk yoktu. Dışarı çıktığında hava biraz değişmişti, rüzgâr sertleşmişti. Yürürken cebindeki telefonu yokladı, ekranı açmadan kapattı, bir an için kimseyle konuşmak istemediğini fark etti ama bunu bile kendine itiraf etmedi. Çünkü o artık susmanın bile bir strateji olduğunu öğrenmişti. Yolda yürürken insanların yüzlerine baktı kimse onun içinden geçenleri bilmiyordu, hatta onun bile tam olarak bildiği söylenemezdi. Bir an durdu, bir vitrinde yansımasını gördü ve rüyadaki kürsü bir an zihnine çarptı. Alkış sesi yoktu ama sanki bir beklenti vardı, görünmez bir sahne kuruluyordu etrafında. “Oluyor,” dedi içinden, “yavaş yavaş oluyor.”

Eve döndüğünde ışıkları açmadı, karanlıkta oturdu. Sessizlik bu kez rahatsız etmiyordu, aksine tanıdık geliyordu. Çünkü sessizlik, konuşmadığı her şeyin üstünü örten bir battaniye gibiydi artık. Ama tam o sırada içinden yine o ince ses geçti sabahki rüyanın izi gibi, silik ama inatçı. “Ya gerçekten o sadece bir rüya değilse?” diye düşündü bir an. Bu düşünce onu rahatsız etti, çünkü kontrol edemediği bir ihtimal içeriyordu. Hemen başka bir düşünceyle bastırdı: “Gerçek olan, çalışmaktır.” Ayağa kalktı, dosyaları açtı, notlar aldı, planlar yaptı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Dışarıdan bakıldığında düzenliydi, içeriden bakıldığında ise giderek daha daralan bir alandı bu ama o bunu genişlik sanıyordu.

Günler böyle geçmeye başladı sabahlar ziyaretlerle, öğleler toplantılarla, akşamlar hesaplarla doldu. İnsanlar onu daha çok tanıyor ama daha az anlıyordu. O ise bunu sorun etmiyordu, hatta bunu bir başarı gibi görüyordu. Çünkü artık anlaşılmak değil, konumlanmak önemliydi. Bir gün yolda yürürken bir çocuk yanına gelip “siz vekil olacak mısınız?” diye sordu. Bir an durdu, çocuğun gözlerine baktı. Cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu. “Belki,” dedi sonunda, “çalışıyoruz.” Ama içinden başka bir cümle geçti: “Zaten oldum sayılır.” Ve tam o anda, fark etmeden rüyadaki kürsü yeniden zihnine geldi bu kez daha netti, daha yakın, daha gerçek gibi. Ama o, başını çevirip yürümeye devam etti. Çünkü artık rüyalar değil, planlar vardı. Ve planlar, rüyalardan daha ikna ediciydi.

Bir önceki seçimde listede ikinci sıradaydı bu, dışarıdan bakıldığında neredeyse garanti bir koltuk demekti. Kampanya boyunca bunu hep böyle anlattı, hep böyle düşündü: “Artık sadece bir adım kaldı.” Ama sandıklar açıldığında gerçek, onun kurduğu bütün hesapları sessizce dağıttı. Parti beklediği o sayıyı alamadı, dalga dalga gelen oylar başka isimleri yukarı taşıdı ve o, o “kesin” sandalyenin dışında kaldı. İlk başta anlamadı. Hatta bir hata olduğunu düşündü. Sonra rakamlar netleştikçe sessizlik büyüdü. Çevresindekiler açıklama yapmaya çalıştı ama aslında kimse yüksek sesle gerçeği söylemek istemiyordu: Halk onu o kadar da istememişti.

O gece uzun süre uyuyamadı. Kendine defalarca aynı soruyu sordu: “Nerede yanlış yaptım?” Ama bu soru, sandığından daha rahatsız ediciydi çünkü cevabı dışarıda değil, içeride bir yerdeydi. Yine de bunu kabul etmek kolay değildi. İlk savunması hazırdı: “Sıra yerimiz yanlıştı.” Sonra: “Parti yeterince çalışmadı.” En sonunda: “Sistem böyle.” Ama hiçbir cümle içindeki boşluğu doldurmadı. Çünkü derinlerde, konuşmadığı bir ihtimal vardı: Belki de sorun sıralama değildi. Belki de sorun, onun temsil ettiğini düşündüğü şeyle, halkın gerçekten istediği şey arasındaki görünmez mesafeydi.

Günler geçtikçe bu düşünceyi bastırmayı öğrendi. Yenilgiyi bir hata gibi değil, bir “ara durum” gibi anlattı kendine ve çevresine. “Daha iyi hazırlanacağız,” dedi toplantılarda, “daha geniş kitlelere ulaşacağız.” Ama “nasıl?” sorusuna geldiğinde cevaplar hep yuvarlaktı. Çünkü netleşen her cevap, bir şeyi işaret ediyordu: Eğer halk seni seçmiyorsa, sadece anlatımını değil, duruşunu da sorgulaman gerekir. O ise duruşunu sorgulamaktan çok, sunumu düzeltmeyi tercih etti. Konuşmalarını değiştirdi, kelimelerini yumuşattı, temaslarını artırdı. Ama özünde bir şey değişmedi sadece görünürlük arttı, içerik değil.
Zamanla şunu fark etmediğini sandı ama aslında fark ediyordu: İnsanlar ona daha çok gülümsüyor ama daha az inanıyordu. Cenazelerde varlığı artmıştı, bayram ziyaretleri çoğalmıştı, el sıkıştığı kişi sayısı katlanmıştı. Ama sandıkta karşılığı yoktu. Bu çelişkiyi çözmek yerine, ertelemeyi seçti. Çünkü çözmek, kabul etmeyi gerektiriyordu. Ve kabul etmek, en zor olanıydı: Belki de halk onu, düşündüğü gibi bir “çözüm” olarak görmüyordu.

Yine de vazgeçmedi. Çünkü onun zihninde siyaset bir kez seçilen bir yol değil, ısrar edilen bir mücadeleydi. “Bir dahaki sefere daha iyi olacak,” dedi kendi kendine. Ama o “daha iyi”, giderek daha çok “daha aynı”ya dönüşüyordu. Ve o bunu fark ettiğinde bile durmadı. Çünkü artık mesele doğru olmak değil, görünür kalmaktı. Ve görünür kalanlar, zamanla doğru olmasa bile kalıcı olabiliyordu.

Bir seçim dönemi daha geldiğinde, parti içi dengeler yine onun lehine kurulmuştu önseçimde yönetim, ona yeniden ikinci sırayı vermişti ve bu kez herkes “artık kesin” diyordu. O da buna inanmak istiyordu. Sahaya daha erken çıktı, daha çok el sıktı, daha çok yüz tanıdı, daha çok cümle kurdu. Ama bu kez içinde eskisine göre daha ince bir tedirginlik vardı çünkü dışarıdan gelen destek güçlü görünse de, içerideki sessizlik daha dikkat çekiciydi. Parti toplantılarında alkış alıyordu ama koridorlarda bakışlar kısa kesiliyordu. Herkes konuşuyor ama kimse bağlanmıyordu. Yine de bunu görmezden geldi çünkü sistemin işlediğine inanmak, sistemin seni taşıdığına inanmak en kolay yoldu.

Sandık günü geldiğinde, sonuçlar açıklandıkça tablo yavaş yavaş netleşti. Beklenen oylar gelmemişti. Bu kez fark daha da sarsıcıydı çünkü kayıp dışarıdan değil, içeriden gelmişti. Kendi partisinin üyeleri, kendi listesine oy vermemişti. Bu bilgi ilk ulaştığında anlam veremedi. “Nasıl olur?” dedi kendi kendine, “nasıl kendi insanlarım bunu yapar?” Ama rakamlar değişmedi, yorumlar çoğaldı, gerçek ise yerinde kaldı. O gece parti binasında uzun süre oturdu, kimseyle konuşmadı. Bir ara biri “taban mesaj verdi” dedi, başka biri “örgüt tepki koydu” dedi, ama bu cümlelerin hiçbiri onun zihnindeki boşluğu doldurmadı. Çünkü mesele artık sadece kazanmak ya da kaybetmek değildi mesele, seni en yakından tanıyanların bile sana mesafe koymasıydı.

Günler geçtikçe nedenini anlamaya çalıştı. Kendi konuşmalarını düşündü, verdiği mesajları, yaptığı ziyaretleri, söylediği ama aslında söylemediği şeyleri… Her şey doğru görünüyordu ama bir yerde yanlış bir denge vardı. İnsanlar onu dinliyordu ama hissetmiyordu. Görüyorlardı ama sahiplenmiyorlardı. Ve en sonunda fark etmeden şu sorunun kenarına geldi: “Ben kimin için konuşuyorum?” Ama bu soruyu tam olarak tamamlamadı, çünkü cevabı duymaya hazır değildi.
Parti içinde bazıları açıkça konuşmaya başladı. “Taban seni istemiyor” diyenler oldu, “saha karşılık vermiyor” diyenler oldu. O ise her seferinde aynı savunmaya sığındı: “Zamanlama, koşullar, strateji.” Ama içten içe biliyordu ki bu kez mazeretler daha az ikna ediciydi. Çünkü sorun dışarıda değil, doğrudan içerideydi. Kendi partisinin insanları bile onu taşımıyordu artık. Bu, herhangi bir seçim kaybından daha ağırdı çünkü burada karşısında başka bir parti değil, kendi adı vardı.
Yine de geri çekilmedi. Çünkü çekilmek, sadece bir pozisyonu değil, kurduğu bütün hikâyeyi bırakmak demekti. O yüzden bir sonraki toplantıda yine konuştu, yine plan yaptı, yine geleceğe dair cümleler kurdu. Ama bu kez sesinde daha dikkatli bir ton vardı daha az iddialı, daha çok hesaplı. Artık “kesin kazanacağız” demiyordu, “şartlar uygun olursa” diyordu. Ve bu küçük değişim bile aslında büyük bir kırılmanın işaretiydi.

Çünkü artık biliyordu: Siyasette en ağır kayıp, rakibine karşı değil, kendi evine karşı kaybedilendi. Ve o, ikinci kez, en yakından kaybetmişti.

Son seçim sonuçları açıklandığında bu kez kimse uzun tartışmalara girmedi ne parti binasında hararetli toplantılar oldu ne de “neden kaybettik” cümlesi eski şiddetiyle soruldu. Rakamlar soğuktu, nettir ve acımasızdı. Atom Karınca, sonuç ekranına uzun süre baktı, hiçbir şey söylemeden. Bu kez şaşkınlık yoktu sadece yorulmuş bir kabulleniş vardı yüzünde. İçinde yıllardır taşıdığı o hareketli, hesap yapan, sürekli bir sonraki adımı kuran zihin sanki ilk kez durdu. Telefonu kapattı, masadan kalktı ve kimseye açıklama yapmadan parti binasından çıktı. Arkasında ne bir alkış kaldı ne bir uğultu ne de onu çağıran bir ses.

O gece evine döndüğünde ışıkları açmadı. Kapıyı kapattı, ayakkabılarını bile çıkarmadan bir süre öylece oturdu. Duvarlara baktı, sanki orada bir zamanlar söylediği bütün cümleler asılıymış gibi. “Adalet” dediği günleri düşündü, “eşitlik” dediği kalabalıkları, “birlik” diye yükselen sesleri… Ama en çok da söyleyip aslında hiç sahiplenmediği kelimeleri hatırladı. Yorgundu sadece bedenen değil, anlam olarak da yorgundu. Çünkü yıllardır taşıdığı şey artık bir hedef değil, bir alışkanlığa dönüşmüştü.

Sabah olduğunda kararını verdi. Kimseye büyük bir açıklama yapmadı, basın toplantısı düzenlemedi, uzun bir veda konuşması hazırlamadı. Çünkü artık konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini, hatta bazen sadece gürültü yaptığını biliyordu. Parti binasına son kez gitti. Masasındaki dosyaları topladı, çekmecesini boşalttı. Kimse onun gerçekten gideceğine hemen inanmadı “bir süre dinlenir, sonra döner” dediler. Ama o geri dönmeyi planlamıyordu. Çıkarken kapının önünde kısa bir süre durdu, içeri son kez baktı orada bıraktığı şey bir makam değil, bir versiyonuydu.

Sokaklara çıktığında hava sakindi. Yürüdü. Ne nereye gittiğini düşünüyordu ne de nereden geldiğini. Sadece yürüyordu. İnsanlar onu tanıdı, bazıları selam verdi, bazıları başını çevirdi. O ise hiçbirine özel bir anlam yüklemedi. Çünkü artık herkes aynı uzaklıktaydı. İçinde bir boşluk vardı ama bu boşluk ilk kez onu korkutmuyordu. Aksine, garip bir hafiflik veriyordu.

Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında onun adı artık kürsülerle, seçim listeleriyle, toplantı salonlarıyla değil yarım kalmış bir ihtimalle anılacaktı. Bir zamanlar çok şey olabilecek biri olarak, ama sonunda hiçbir şeye dönüşmeyen biri olarak. Ama o, kendisi için bunu böyle görmedi. Çünkü ilk kez bir yere yetişmeye çalışmıyordu. İlk kez birini ikna etmeye uğraşmıyordu. İlk kez kazanmak zorunda hissetmiyordu.

Son günlerinde küçük bir kasabada, sakin bir hayat kurdu. Kahvesini alıp sessizce oturduğu sabahlar oldu. Bazen eski haberleri gördü, bazen adı geçti ekranda, ama artık içi kıpırdamıyordu. Bir gün bir çocuk yanına gelip “Siz gerçekten vekil miydiniz?” diye sorduğunda uzun uzun bakmadı bile. Sadece hafifçe gülümsedi.

“Bir zamanlar,” dedi. “Ama en çok da olmaya çalıştım.”

Ve o cümleyle birlikte, siyasetle kurduğu bütün hikâye sessizce kapandı. Geride ne büyük bir zafer kaldı ne de büyük bir yenilgi sadece çok konuşulmuş ama en sonunda susulmuş bir hayat kaldı.

Siyasette ona “atom karınca” derlerdi,
Küçük gövdesine sığmazdı hırsı, telaşı.
Koşar, didinir, bir an durmazdı,
Her köşede vardı sesi, gölgesi, bakışı.

Kim verdi bu adı, bilinmez aslında,
Belki çalışkanlığından, belki inancından.
Ama zaman, ince ince aşındırır ya taşı,
Değiştirdi onu da kendi akışından.

Son beş yılda rüzgârla yön değiştirdi,
Dün dediğine bugün sessiz kaldı.
Bir söz, bir duruş, bir çizgi vardı eskiden,
Şimdi her biri yarım, her biri dağınık kaldı.

Fırıldak gibi döndü meydanlarda,
Sözleri savruldu dört bir yana.
Ne kuzey belli artık ne güney,
Pusula şaşmış sanki vicdanına.

Atom karınca derler hâlâ belki,
Ama o eski azim yok gözlerinde.
Çalışkanlık yerini hesaplara bırakmış,
Bir yorgunluk var derinlerinde.

Belki bir gün durur, bakar geriye,
Kimdi, ne oldu, ne kaldı diye.
Ve hatırlar bir zamanlar kendini,
Rüzgâr değilken yön veren kalbine.

Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Atom karınca Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Atom karınca yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Atom Karınca yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL