0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
95
Okunma
Olmak İsterdim.
Geçmişe sığmayan, belleğin tozlu raflarına bir anı olarak yerleşmeyi reddeden o inatçı hayatlar, eninde sonunda kendilerini kâğıda yazdırır. Yazıya dökülmeyenler ise yaşanmakla tükenir, arkalarında kalıcı bir öz bırakmadan zamanın akıntısında kaybolup giderler.
Benim hikâyem, belki de bu "akıntıya" karşı duramayanlardan... Aşk, bağlılık, tutku ve nefret gibi büyük kavramlar, üzerimde hep acemi bir terzinin elinden çıkmış, dikişleri patlamış eğreti bir elbise gibi durdu. Hayatla aramda neden güçlü bağlar kuramadığımı bazen ben de sorgularım. Belki de sebep çok basittir: Pek cesur biri sayılmam. Bazılarının sahip olduğu o soylu, göz kamaştıran erdemlerden de mahrumum. Sadece, mecbur kalırsam kurtarıp kurtarmayacağıma hala tam karar veremediğim bir "onur" kavramım var, onunla yetinip gidiyorum.
Fakat madalyonun bir de diğer yüzü var. Ben, gerçek hayatta olmak istediklerini hiç olamamış biriyim. Belki bu bir nasip meselesiydi, belki de bir tercih... Ancak ben, gerçekliğin gri sınırlarından kaçıp hep hayallerimin o uçsuz bucaksız atlasında dolaştım. Orada yaşadım, orada nefes aldım, orada kahraman oldum.
Ruhum, bugün bile Manastır Askerî İdadisi’nin (Okulunun) soğuk taş duvarları arasında yankılanan o genç seslerin peşinde koşuyor. Orada, sınıfın loş ışığında genç Mustafa Kemal’in kulağına vatan şiirleri fısıldayan Tarih Öğretmeni Tevfik Bey olmak isterdim.
Düşünsenize; her kelimede onun gözlerinde çakan o mavi ateşi görmek, her dizede bir milletin kötü talihini yenecek o büyük sevdaya şahitlik etmek... Bir liderin zihnindeki ilk kıvılcımları tutuşturmak, tarihin yönünü değiştirecek o iradeye su taşımak... Ne büyük bir onur olurdu! Ama olmadı. Bu, sadece hayallerimin kuytusunda bir sır olarak kaldı.
Bazen de Teselya’nın güneş altında kavrulan tozlu yollarında ilerleyen koca bir ordunun içinde buluyorum kendimi. Dömeke’de, Yunan siperlerine bir tokat gibi inen zafer naralarının arasında kaybolmuş, isimsiz bir er...
Ciğerlerime dolan barut kokusunu, göğsümde taşıdığım o mukaddes sancak için her an vermeye hazır olduğum nefesimi hissediyorum. O anlarda gurur ve korku, hürriyet ve şehadet birbirine karışıyor, ama yüreğimde hepsini bastıran tek bir güç var: Vatan sevgisi.
Hayallerim beni bazen de Selanik’in dar ve gizemli sokaklarına götürüyor. Arnavut kaldırımlarında çizmelerinin sesini yankılatan, üniformasıyla gurur duyan genç bir subay olduğumu düşlüyorum.
Kafesli pencerelerin ardından süzülen meraklı bakışların altında dimdik yürürken, o bakışlarda sadece hayranlık değil, asıl "umut" görüyorum. Çünkü Selanik biliyordu ki, bu genç subayların omuzlarında yükselen sadece bir rütbe değil, koca bir milletin geleceğiydi.
Ve nihayet, Rumeli’nin o sarp, geçit vermez dağlarında... Resneli Niyazi Bey’in taburunda sıradan bir nefer olarak, çetelerle amansızca vuruşurken bir yandan da Rumeli türküleri mırıldanmak isterdim.
Makedonya’nın köylerinde esen rüzgârın bile "hürriyet" diye fısıldadığı o efsanevi günlerde, özgürlüğün tadını her notada duymak... Her mısrada bir zinciri daha kırmak...
Derler ki, insanın yaşayamadığı hayatlar birer ukde değil, ruhun vatanıdır. Benim ruhum da bugünün gri ve tekdüze gerçekliğinden kaçıp, tarihin barut kokulu, fırtınalı sayfalarına sığınıyor. Ben, olmak istediklerini olamamış bir adamın, hayal gücüyle ördüğü o büyük destanın içinde nefes alıyorum.
Ruhum bazen Hüveyse ve Ahraz’ın kavurucu sıcaklarına savruluyor. Orada, petrol kuyularını havaya uçuran o gözü pek timin bir parçası olduğumu düşlüyorum. Ellerim titremiyor fitili ateşlerken, çünkü biliyorum ki, sömürgecinin iştahını kabartan o siyah sıvı, bu mukaddes topraklara ait değil. Ardından Dern kıyılarına uzanıyorum... İtalyanları sahile hapseden o koca yürekli yiğitlerin safındayım. Kumların üzerinde yankılanan zafer çığlıklarının içinde eriyip gitmek, bir kum tanesi kadar küçük ama o dava kadar büyük olmak ne güzel olurdu.
Ve elbet yolum Çanakkale’ye düşüyor... Ama ben orada bir komutan, bir nişancı değil, görevini sessizce yerine getirip bilinmeyen bir mezarda adsızca yatmayı seçen o "meçhul asker" olmak isterdim. Kimsenin ismimi bilmediği, taşımın dikilmediği, ama bedenimin vatan toprağına karıştığı o mutlak bağlılık... İsimsiz kalmak, vatanın ta kendisi olmak değil midir?
Hayallerim beni bazen de Afyon’dan İzmir’e doğru dörtnala koşan süvarilerin arasına atıyor. Rüzgâr yüzümü bir kırbaç gibi yalarken, altımdaki atın nal sesleri kalbimin vuruşlarına karışıyor. Her adımda düşmanı biraz daha denize itiyor, her nefeste özgürlüğün o keskin ve tertemiz kokusuna yaklaşıyoruz. O coşku, o büyük hız, bir milletin prangalarını parçaladığı o anın bir parçası olmak...
En çok da o hürriyet tutkusunun peşinden gitmeyi düşledim. Makedon Dağları’nın sarp yamaçlarından Tanrı Dağları’nın heybetli zirvelerine kadar uzanan o büyük meşalenin taşıyıcıları arasında yer almak... Türk milliyetçilerinin o çelikten iradesine ortak olmak, aynı ideal uğruna serdengeçti bir ruhla vuruşmak... Bu, sadece bir siyasi görüş değil, bir varoluş çığlığıdır.
Fakat bir an var ki, hayallerimin en doruk noktası... Bâb-ı Âli’nin önünde, Uşak Taburu’nun süngüleri karşısında bir hançer gibi parlayan Ömer Naci olmayı düşlüyorum. Kalabalığın uğultusunu yırtıp geçen o sesiyle, genç askerlerin tereddüt dolu gözlerine bakarken:
“Evlatlar! Edirne’yi düşmana çiğnetenler içeridedir!”
Sesi titremiyor, çünkü arkasında koca bir milletin duası var. Göğsünü açıp, tüfeklerin namlusuna karşı dimdik dururken o büyük meydanda yankılanan feryadı ben olmak isterdim:
“İşte sinem açıktır. Ateş ediniz!”
Ömer Naci o an sadece bir hatip değil, bir milletin namusu adına kurşunların önüne atılan bir kalkandır. Yanında durmak yetmez, o iradenin, o cesaretin ve o ateşin kendisi olmak isterdim.
İnsan, sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık mıdır, yoksa göğüs kafesinde taşıdığı o büyük hayallerin bir yansıması mı? Bazı hayatlar vardır ki, sığ deryalarda değil, tarihin en hırçın fırtınalarında şekillenir. Benim ruhum da işte o fırtınaların peşinde, bugün bitmek bilmeyen bir millet sancısıyla, Türk tarihinin şerefli sayfalarında kendine bir yer arıyor.
Pamir Dağı’nın eteklerinde, şafak henüz sökerken havayı yırtan Rus mitralyözlerinin sesiyle uyanmak isterdim. Çegan Tepesi’nde, mermiler birer ecel kuşu gibi etrafımda uçuşurken, elinde yalın kılıç ölüme gülümseyen Enver olmak isterdim.
Yaralı bedeni o mukaddes toprağa düşerken bile gözlerini kapatmayan, bakışları Turan’ın sonsuz ufuklarına kenetlenen o sarsılmaz ruhun parçası olmayı düşledim. Bir ulu ağacın gölgesinde, hayalleri uğruna soğuk toprağa emanet edilen o büyük serdengeçti ile aynı rüyayı görmek... Turan hayaliyle çıkılan o yolda, hedefe varamasa da bu yolda ölmek isterdim.
Dünyası bir eve, bir şehre, hatta bir kıtaya sığmayacak kadar büyük bir adamın, Bahaddin Şakir’in zihninde dolaşmak isterdim. Onun için yol, her zaman Erzurum’dan geçer ve hep Turan’a çıkardı. Berlin sokaklarında bir Ermeni kurşununun hedefi olduğunda, kanı kaldırım taşlarına süzülürken bile zihninde tek bir cümle yankılanıyordu: “Turan’ın yolu Erzurum’dan geçer.”
O yere düşüş, sadece bir bedenin teslimiyeti değil, büyük bir idealin kanla yazılmış tarihine eklenen sarsıcı bir sayfadır. Son nefesinde bile boşluğa bakarken Turan’ın haritasını çizen o kararlı bakışlarda saklı olan "vatan" davası olmayı dilerdim.
Bazen de kelimelerin bir hançer gibi kalplere işlediği, suskunlukları bozan o gür sesin sahibi Ozan Arif olmak isterdim. Konuştuğunda dağların zirvesinden esen bir rüzgâr gibi sarsıcı, yüreğinde taşıdığı ateşi mısralara döktüğünde ise kitleleri derin bir sessizliğe gömen o ozan...
Coştuğumda sadece dille değil, tüm bir varlıkla konuşan; konuştuğunda ise uyuyan vicdanları, küllenmiş yürekleri tutuşturan o adam olmak... Onun sesi, bir halkın haykırışıydı ve ben o çığlığın tınısında kaybolmayı istedim.
Makamı, istikbalini, hatta canını hiçe sayan o tunçtan irade: Kür Şad olmak isterdim. Milletinin özgürlüğü için karanlık bir gecede Çin sarayına dayanan, tarihin tozlu sayfalarını bir isyanın yankısıyla sarsan o yiğit...
Başkasını tahta çıkarmak, milletini esaret zincirlerinden kurtarmak uğruna canını feda eden o kahramanın ruhu, bugün hala hürriyet diyen her yürekte yaşıyor. Onun cesareti kılıcının keskinliğinden değil, yüreğinin derinliğindeki o sınırsız millet sevgisinden geliyordu. O sevgiyi bir ömür boyu göğsümde taşımak isterdim.
Ve nihayet, Süleyman Askeri Bey’in emrinde, “Osmancık Taburu”nda genç bir teğmen olmayı düşlüyorum. Vatan toprağına düşen her damla kanın hesabını sormaya ant içmiş, sadakati hayatının tek gayesi yapmış bir asker...
Süleyman Askeri’nin yanında, her emirde vatan sevgisinin nişanını taşıyarak savaşmak, her adımda milletin geleceği için can siparane mücadele etmek... O gurur, o saf sadakat, o bitmek bilmeyen azimle yoğrulmak, belki de bir fani için en büyük rütbedir.
Geçmişin tozlu koridorlarında yankılanan o büyük ruhlar, bazen bir insanın kaleminde yeniden hayat bulur. Ben, kendi gerçeğinin dar sınırlarına hapsolmuş bir ruh olarak, Türk milliyetçiliğinin o çelikten iradesine ve ipekten zarafetine sığınan bir hayalperestim. Derler ki, insan yaşadığı kadar değil, özlediği kadar büyüktür. Benim özlemim ise asırları aşan, coğrafyaları birleştiren o büyük "bize dairdir.
Bazen Atsız’ın şiirleri olmak isterdim. Türk milliyetçilerinin kalbine dökülen o ateşten mısralar gibi sarsıcı ve ağır... Her dizesinde bozkırın rüzgârı esen, her kelimesinde tarih kokan o ölümsüz sözcüklerin ruhuyla donanmak... Unutulmaz olmak değil muradım, sadece bir milletin hafızasında sonsuza dek yaşayacak o sarsılmaz inancın sesi olmak.
Ruhumu Hüseyinzade Ali Turan’ın fikirleriyle yoğurup, Gaspıralı’nın "Dilde, Fikirde, İşte Birlik" diyen aydınlığıyla beslemek isterdim. Ziya Gökalp’in sistemli düşüncesinde bir taş, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde vatan için çarpan bir yürek olarak yeniden doğmayı düşledim hep.
Hayallerim beni bazen Altay Dağları’nın zirvesine, Osman Batur’un yanına götürür. Onun o eğilmez cesaretini kuşanıp, Elçibey’in sarsılmaz imanıyla yürümek, Denktaş’ın kararlılığıyla dünyaya haykırıp, Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun o sessiz ama büyük direnişiyle ayakta kalmak...
Bazen Yusuf İmamoğlu’nun fedakârlığını iliklerimde hisseder, bazen de Dursun Önkuzu’nun o genç yaşında sergilediği onuruyla kavrulurum. İsmail Yüksel’in izinden gitmek, bu topraklar için canını ortaya koymuş her bir ferdin taşıdığı o mukaddes ruhu kuşanmak... Milletime bir nebze olsun ışık saçabilmek adına varlığımı bu büyük davaya adayabilmeyi ne çok isterdim.
Hepimizin içinde bir tercih yatar: Ya bugün var olan ama ışığı kimseye ulaşmayan sönük bir yıldız olacağım, ya da milyonlarca yıl önce yok olmuş olsa bile ışığı bize bugün ulaşan o büyük yıldızlardan biri... Ben ikinciyi seçerdim. Çünkü gerçek değer, bazen zamanın o acımasız eleğinden geçtikten sonra anlaşılır. Tıpkı uzak yıldızların ışığının, onlar yok olduktan asırlar sonra dünyamıza ulaşıp gecemizi aydınlatması gibi...
Milletime ruh vermek, sönen ateşleri yeniden canlandırmak için "her şey" olmayı arzuladım. Ama ne yazık ki istemek, olmaya yetmiyor. İnsan bazen ne kadar çabalarsa çabalasın, o kuşatılmışlık hissine, o derin çaresizliğe yenik düşüyor. Ve ben, kendimi hâlâ o eşikte hissediyorum. Büyük hayaller kuran ama onları gerçekleştirecek gücü kendinde bulamayan bir mahzun yolcu gibi...
Belki de bu anlattıklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Ben o cephelerde dövüşmedim, o şiirleri ben yazmadım, o meydanlarda ben haykırmadım. Ben sadece hayallerimde yaşadım tüm bunları, sadece o büyük rüyaların içinde nefes alıp verdim.
Şimdi bu satırlarla size aslında bir başarı öyküsü anlatmıyorum. Size, kalbi vatan aşkıyla çarpan bir insanın iç dökümünü sundum. Olmak istediklerimi değil, olamadıklarımın içimde bıraktığı o derin ve asil sızıyı anlatıyorum. Belki de gerçek kahramanlık, olamasan bile o "olma arzusu” nu bir ömür boyu lekesizce taşımaktır.
Tarih sadece geçmişe dair bir anlatı değil, bizim hala kim olduğumuzu fısıldayan bir aynadır. Ben bu aynada, ismim bilinmese de, cismi tarihe karışmış o "ruh" olmayı, bu toprağın ve bu milletin ebedi davasında bir nefes olmayı seçtim.
Ben bugünün sessizliğinde yaşayan, sıradan bir adamım. Ama içimde, tarihin tüm cephelerinde savaşan, tüm meydanlarında haykıran ve tüm isimsiz mezarlarda yatan o "olmak istediğim kişi" yaşıyor. Belki de asıl hakikat, dokunduğumuz duvarlar değil, ruhumuzun içinde yankılanan bu büyük destandır.
Gerçek hayat ne kadar sönük kalırsa kalsın, hayal gücü bizi tarihin en şanlı sahnelerine başrol oyuncusu olarak atayabiliyor. Belki de asıl hayatımız, yaşadıklarımız değil, yaşayamadığımız için rüyalarımıza sığdırdıklarımızdır.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.