1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
76
Okunma
Mehmet, Frankfurt havalimanında pasaport kuyruğunda beklerken bebindeki kâğıda bir kez daha baktı.
"Avrupa’da başsrı hikâyeleri" başlıklı makale için röportaj soruları. Editórü açık sóylemişti:
" Entegrasyon sorunlarını anlat, çatışmalarıvgóster."
Kuyruğun önündeki yaşlı Türk amca, görevliye Almanca bir şeyler anlatmaya çalışıyorcu.
Kelimeler birbirine karışıyor, eller havada dans ediyordu.
Mehmet, telefonu çıkardı, fotoğraf çekmek için. Mükemmel hir kare olurdu.
Tam o sırada görevli gülümsedi, yavaş yavaş Türkçe konuşmaya başladı.
" Buyrun amca, sizi dinliyorum" .
Amcanın yüzü aydınlandı.
Mehmet telefonu indirdi.
Otele yerleştikten sonra sokağa çıktı.
Bir Türk manavı gördü - vitrin biraz dağınık, tabelada yazım hatası vsrdı.
" İşte bu " , diye düşündü.
Ama içeri girdiğinde, duvarda üç üniversite diploması asılıydı.
Sahibi akıcı. Almanca, Türkçe ve İngilizce konuşarak müştetilere hizmet veriyordu.
Oğlu köşede tıp kitabı okuyordu.
Akşam hir kafede otururken, yanındaki masada iki genç tartışıyorcu, biri Türk biri Alman. Nehmet kulak kabsrttı. Tartışma Bundesliga’yla ilgiliymiş.
İkisi de aynı takımı tutuyordu.
Otele dönerken, cebindeki soruların hiçbirini soramamıştı.
Editörünü aradı.
" Hikâye yok " dedi.
" Yani... aradığın hikâye yok".
" Ne demek yok? Orada bir sürü dorun var! "
" Var " dedi Mehmet.
" Ama ben sadece sorunları göstermeye gelmişim. Yaşamı görmemişim."
Telefonu kapattı.
Yeni bir başlık yazdı: "Avrupa’da hayat" .
Ertesi gün Mehmet planladığı röportajları bir kenara bıraktı. Şehirde yürümeye başladı ama bu sefer farklı gözlerle.
Bir inşatta çalışan İbrahim ile tanıştı.
Kırk yıldır Alnanya’daydı.
" Gel oğlum, çay içelim " dedi.
Mehmet " işçi dramı " beklerken İbrahim üç dil konuşan torunlarından. Türkiye’ye yaz tatillerinde gittiğinde nasıl kendini turist gibi hissettiğinden bahsetti.
" Artık oralı değilim, buralı da tam değilim" dedi gülerek.
"İkisinin arasında bir köprüyüm. Ve bu kötü bir şey değil".
Öğlwn bir Türk restoranında yemek yerken mutfaktan çıkan genç şefle konuştu.
Ayşe, Berlin’de doğmuştu.
Döner değil, füzyom mutfağı yapıyordu;
Anadolu baharatlarıyla Alman malzemelerini birleştiriyordu. Michelin yıldızı almak için çalışıyordu.
" Annem başta kızdı " dedi.
" Kızım aşçı olacsk diye, ama şimdi en gururlu o. Geçen hafta restorana geldi, bütünbarkadaşlarınıvgetirdi".
Akşam bir kültür merkezinde Türk- Alman gençlerin düzenlediği bir etkinlik vardı.
Sahneye çıkan genç kız Almanca şiir okudu; ama içinde Türkçe dizeler vardı, öğle doğal ki sanki iki dil hep böyle iç içe geçmeliymiş gibi.
Mehmet defterine notlar aldı.
Ama bunlar editörün istediği notlar değildi.
Üçüncü gün bir parkta yaşlı bir kadınla sohbet etti. Fatma teyze 1970’lerde gelmiş .
" Biliyir musun" dedi.
" Ben burada kendimi geliştirdim"
Türkiye’de de okuma yazma bilmiyordum. Burada gece kurslarına gityim. Almanca öğrendim, sonra Türkçe okumayı öğrendim. Şimdi iki dilde kitap okuyorum.
Gözleri parladı. " Ama bazı gazeteciler gelir , sadece ’ entegre ’ olamadık diyen birilerini arar. Çünkü o hikâye daha kolay satılır".
Mehmet utandı.
O gece otel odasında, laptopunun başında oturdu. Editörüne mail attı :
" Geli dönüyorum. Ama yazdığım hikâye, senin istediğin hikâye olmayacak.
Avrupa’da sorunlar var mı? Elbette.
Irkçılık var mı ? Var
Zorluklar var mı? Çok var.
Ama insanlar sadece kurban ya da sorun değil. Onlar hayat kuruyor, köprüler inşa ediyor, iki kültürü birleştiriyor.
Ve ben artık sadece çalışmayı değil, bu yaratıcılığı da göstermek istiyotum".
Cevap hemen geldi:
" Makale iptal. Başka bir yazar bulacağız ".
Mehmet gülümsedi.
Yazmaya devam etti.
Bu sefer kendi için.
Çünkü bazı hikâyeler birilerini kötü göztermek için değil, gerçeği göstermek için anlatılmalıydı.
Deftetinin son ssyfasına şunu yazdı:
" Gözü kör olmayanın, gönlü kör olmaz".
Not:
[ Gerçek kişilerden esinlenilmemiştir, kurgusal karakterleri bulunan kurgusal bir hikâye’dir. Kısacası edebi bir kurgu ]
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.