0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
155
Okunma
Bir zamanlar, ruhu kelimelerle örülü, her dizesinde bir parça yaşanmışlık taşıyan bir şair vardı. Onun dünyasında hayaller, tıpkı Artvin’in dumanlı dağlarından süzülüp gelen berrak sular gibi saf ve coşkuluydu. Ancak hayat, bazen en sakin görünen pınarların önüne bile sert kayalar çıkarırdı.
​Bir gün, büyük bir emekle inşa ettiği, her bir satırına ömrünü sığdırdığı o devasa hayal gemisi, beklenmedik bir fırtınaya yakalandı. Dokuz ay boyunca uzak kaldığı o kıyılara geri döndüğünde, bıraktığı izlerin silinmeye yüz tuttuğunu gördü. Bir zamanlar gürül gürül akan o nehir, sanki yatağını değiştirmiş; beslediği hayaller birer birer suya düşmüştü. O an kalbi, rüzgarda titreyen son bir yaprak gibi sızladı.
​Ancak o, sıradan bir yolcu değildi. O, hayatın fırtınalarına karşı dimdik durmayı seçen, sarsılsa da yıkılmayan o vakur duruşun sahibiydi. Suya düşen hayallerinin ardından bakarken, babasından aldığı o sarsılmaz iradeyi ve evlatlarının gözlerindeki ışığı hatırladı. Evet, hayaller suya düşmüştü ama su canlıydı, su umuttu. Suya düşen her şey ölmezdi; aksine, toprakla buluştuğunda yeni filizlerin habercisi olurdu.
​Gözlerini ufka dikti ve mırıldandı: "Suya düşen hayallerim, belki de ıslanıp daha ağır ve daha gerçek olarak geri dönecekler."
​Yeniden masasına oturdu. Kalemini eline aldığında, bu kez sadece bir şair olarak değil, küllerinden doğan bir yazar olarak yazmaya başladı. Artık yazdığı her makale, her şiir, suya düşen o hayallerin serinliğiyle yıkanmış, daha olgun ve daha güçlüydü. Çünkü biliyordu ki; gerçek bir ruh, hayalleri suya düştüğünde boğulmaz, o suda yüzmeyi öğrenirdi.
​Güneş yeniden doğarken, şairin kaleminden dökülen ilk cümle şu oldu: "Düşen her şey kalkar, yeter ki umut suya düşmesin."
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.