3
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
340
Okunma


Erkenden uyandı. Uyuyamadı. Uyku problemleri yaşıyordu. Geceleri bir türlü uykuya dalamıyordu. Düşünceler ve düşünceler. Hayatı pek ciddiye alıyordu. Halbuki hayatı bu kadar ciddiye almaması gerektiğini içten içe kendi kendine tekrarlıyordu. Bir gece uyusaydı ve hiç uyanmasaydı. Ne hoş olurdu. Sık sık böyle düşüncelere kapılıyordu. İntihar etme fikri kafasının bir köşesinde devamlı bekliyordu. Bir pskiyatri doktoruna mı gitmeliydi? Doktorun verdiği ilaçlarla zihnini bulandırmalı ve hayatının geçeklerini daha az mı hissetmeliydi? Bilemiyordu. Hayatındaki kaosu bir türlü dindiremiyordu. Peki, neydi bu hayatın rahatsız edici gerçekleri?
Her şeyden önce Anadolu’nun orta yerinde yoksul bir ailede doğmuş olmanın tüm ağırlığını ömrü boyunca omuzlarında hissetmişti. Koskoca bir imparatorluğun tarih sayfasından ayrılmasının ardından kurulan yeni ve modern devlet elbette vatandaşlarına yeni ve modern haklar vermişti. Ama imparatorluk boyunca sömürülen Anadolu halkı hala bu eski sömürü düzeninin pranga izlerini bileklerinde taşıyordu. Zamanla sömürgeci güçlerin dünyaya hâkim olmasıyla birlikte bu yeni kurulan devlette modern yapıdan sıyrılıp yerine eski gelecekler getiriliyordu. Yoksul hala yoksuldu ve ağalar, beyler hala ağa ve beydi. Yoksul Anadolu halkı yeni kurulan devlet ve devrimlerle birlikte prangalarından kurtulmuş olsa da aynı prangalar farklı isimlerle tekrar takılmaya çalışılıyordu. Aslında kimin kime ve neye hizmet ettiği oldukça açıktı. Ancak insanlar savaşlardan ve baskılardan usanmış olduklarından gözlerini ve kulaklarını kapatmayı tercih ediyorlardı. İşte böyle topraklarda doğmuştu. Tam bir kaosun kucağında. Siyasi kavgalar, askeri darbeler ve ezilip suyu çıkarılan halk. Ne kadar çalışırsan çalış erişebileceğin menzil ancak ve ancak ailenin, memleketinin ve tanıdıklarının uzanabileceği yer kadardı. Maalesef bu topraklarda bu düzen bir türlü değişemiyor, topluluk ve kabile bir türlü toplum olamıyordu.
Polise işin düşerse bir tanıdık, mahkemeye işin düşerse bir tanıdık, devlet kurumlarına işin düşerse bir tanıdık, üniversiteye giderken bir tanıdık, hastaneye giderken bir tanıdık, işe başvururken bir tanıdık, iş yerinde huzurla çalışmak istersen bir tanıdık, iş yerinde yükselmek istersen bir tanıdık, tayin olmak istersen bir tanıdık, sanayide tamircilerden kazık yemek istemiyorsan bir tanıdık velhasıl-ı kelam memlekette tanıdık, referans, hemşeri, torpil olmadan yaşamak oldukça zor ve neredeyse imkansızdı. Böyle bir ortamda insan nasıl ruh sağlığını koruyabilirdi? Böyle bir şey mümkün müydü? Elbette mümkün değildi. Bu yüzden de her ne kadar yaşadığı ruhsal bunalımlar normal olmasa da ruhsal bunalımlar yaşaması gayet normaldi. Doğru ve dürüst bir insanın böylesi bir ortamda ruhsal bunalım yaşamaması mümkün değildi. Yaşananlar ve var olanlar tam bir ortaçağdı. Koskoca bir distopya oluşturulmuştu. İtaat et ve koşullar ne kadar zor olursa olsun yaşamaya devam et. Bu kast sisteminin içerisinde elbette bir şeyler hedeflemesi ve o hedeflere ulaşması pek mümkün görünmüyordu.
İntihar etmek gayet makul bir seçenek olarak görünmeye başlamıştı. Yüksek bir yerden atlamak, zehir ya da birçok hap içmek, kendini asmak, bileklerini kesmek, hızla giden bir kamyonun önüne atlamak, tren yolunda yatmak ve hatta kendini ateşe vermek seçenekler arasındaydı. Acısız bir ölüm için ne yapmak gerekirdi? Ama intihar etme fikrini hep başka bir fikir ile alt ediyordu; madem ölmeyi göze alıyorum o zaman hayatımda bana ölmeyi göze aldıracak kim varsa onları da öldüreyim. Yani zaten işin sonunda ölmek yok mu? Yalnızca kendimi öldürsem ne olacak? Küçük bir internet haberi olacağım o kadar. Hiç kimse neden öldüğünü bile merak etmeyecek. “Ne derdi vardı zavallının kim bilir?” diyecekler ve birkaç dakika konuşup sefil hayatlarına devam edecekler. Bunun yerine hayatında canını sıkan kim varsa; mobbing uygulayan torpille gelmiş liyakatsiz müdür, o liyakatsiz müdürü müdür yapan sendikacılar, tüm bunlara göz yuman kurum amiri, haksız yere kiraya zam yapan ev sahibi, ait olduğu kabileye, siyasi görüşe, tarikata, cemaate sığınarak zorbalık yapan iş arkadaşları hepsini öldürse. Hepsini belki öldüremez ama bu uğurda ölse daha değerli bir iş yapmış olmaz mı? Böylelikle intihar etmenin ahmak yükünden de kurtulup bir amaca hizmet etmiş olur. Belki birilerine örnek olur ve insanlara; “Madem ölmek istiyorsunuz, madem hayatınızdan vazgeçtiniz o zaman ulvi bir amaca hizmet etmek istemez misiniz?” diye haykırmış olur. İşte tam olarak da bu yüzden her ne kadar zihninin bir köşesinde intihar etme fikri parlak bir yıldız gibi parlıyor olsa da bu ışıltıyı görmezden geliyordu. Günün birinde bu ışıltı tüm zihnini sardığında ve başka hiçbir şey görünemez hale geldiğinde elbette intihar edecekti. Ama bu intihar şekli yalnızca kendini öldürmek şeklinde olmayacaktı. En azından o buna inanıyordu.
Uyuyamıyordu. Uyusa da dinlenemiyordu. Her zaman yorgundu. Zihni her zaman meşguldü. Zihnindeki fırtınayı bir türlü dindiremiyordu. Belki de bu bir tür bencillikten, bir tür kibirden kaynaklanıyordu. Yani “Bunu bana nasıl yaparlar?”. “Ben bu davranışlara layık değilim.” gibi haksızlığa uğrama düşüncelerinin temelinde az da olsa yüceltilmiş bir benlik yok muydu? Burası dünya ve burada herkese her türlü davranış sergilenebilir. Ama herkese her türlü davranış sergilenmiyordu. Herkesin çırılçıplak geldiği bu dünyada kimileri ipek kumaşlarla örtünüyor, altınlarla süsleniyorken kimileri yalnızca keten beze sarılıyordu. Dünya adaletli bir yer değildi ve dünyanın adaletli bir yer olmaması için insanlar ellerinden geleni yapıyorlardı. İnsanın doğduğu aile ne kadar geniş ve ne kadar zenginse doğan kişi de o kadar zengin ve imtiyazlı oluyordu. Hayatta adil olan tek bir şey vardı; ölüm. Ölüm zengin ya da yoksul demeden herkese eşit davranıyordu. Bunun dışındaki hiçbir şey adil değildi. Her şeyden önce insanlar “özel mülkiyet” adında bir saçmalık uydurmuşlardı. Dünya nimetlerinden dünyada yaşayan tüm canlıların eşit bir şekilde faydalanması gerekirken bu özel mülkiyet saçmalığı yüzünden tüm dünya nimetleri yalnızca birkaç ailenin elinde toplanmıştı. Ayrıca saçmalık yalnızca “özel mülkiyet” değildi. Bir de bu özel mülkiyet miras yoluyla “özel mülkiyeti” elde eden kişinin ya da kişilerin çocuklarına, torunlarına aktarılıyordu. Böylesi zalim bir düzen az bulunur türdendi. Yani bir insanın dedesi insanları kandırmakta, hırsızlıkta mahir ise kendisi de dünya nimetlerine kolayca ulaşabiliyordu. Bu kabul edilemezdi ama insanlar bu bozuk düzenin içine doğdukları ve bu bozuk düzenin içinde büyüdükleri, yetiştikleri için düzenin bozukluğunu görmüyorlar ve görmek istemiyorlardı. Devlet kuralları, toplum kuralları ve hatta din kuralları bile özel mülkiyet ve miras hakkında aynı görüşlere sahiptiler. Evreni yaratan yaratıcı da dünya nimetlerinin özel mülkiyet yoluyla gasp edilmesine ve miras yoluyla bu zulmün nesilden nesile aktarılmasına ses çıkarmıyordu. Üstelik için daha da korkunç tarafı bu zalim kanunların korunmasını da hakkı gasp edilen insanlara yaptırıyorlardı.
Yanlış mı düşünüyordu? Yanlı mı düşünüyordu? Belki düşünceleri yanlış ya da yanlı olabilirdi ama yaşadıkları ve hissettikleri de yanlış ya da yanlı olamazdı ya. Ömrü boyunca yoksulluk çekmiş, ezilmiş, ötelenmiş, ötekileştirilirmiş birisinden bir Polyanna olması beklenebilir miydi? Bu doğru olur muydu? Şimdilik hayattaydı ve ömrü boyunca hayatta olmanın iyi bir şey olduğu söylenmişti kendisine. Halbuki bunu söyleyenler bunun doğru olduğunu da nereden biliyorlardı? Yani hiçbir ölünün fikrini almışlar mıydı? Belki de ölü olmak hayatta olmaktan daha iyi bir şeydi. Bunu kim bilebilirdi? Ölü ya da hayatta olmak aslında pek de bir şey ifade etmiyordu. Ancak hala hayattaysa kendisine zulüm eden zalimlerden intikam almak istiyordu. Yani intikam alma isteği gayet insani bir duygu değil miydi? Yaşadıklarının sebebi her neyse ondan intikam almak. Yani doğduğu aile mi, içinde bulunduğu düzen mi, çevresindeki insanlar mı? Kim ya da ne olduğu hiç fark etmez. Kendi canı ne kadar yanmışsa kendi canının yanmasına neden olanların da canını yakmak istiyordu. Bunu yapabilir miydi? Mevcut düzende bunu yapabilecek güce sahip değildi elbette. Ancak dinlerin vaatlerinden birisi de buydu. Yaratıcı sizin intikamınızı alacak. Zira cehennem bu yüzden vardı. Hemen hemen her inanç sisteminde de bir cehennem öngörülmüştü. Yaratıcı sizi ve size zulmedenleri yarattı. Size zulmedenlere size zulmedecek gücü ve iradeyi verdi. Ama aynı yaratıcı size zulmedenlerden sizin intikamınızı da alacak. Onları doğduklarına pişman edecek ve onları sonsuz azapla cezalandıracak. Sevinin zulme uğrayanlar, çünkü siz de zalim olabilirdiniz. Ama yaratıcı sizi bir zalim olarak yaratmadı, sizi bir mazlum olarak yarattı. Yaratıcı sizi sevdiği için sizi bir mazlum olarak yarattı. Eğer sizi sevmeseydi sizi bir zalim olarak yaratırdı ve sizi sonsuz cehennemle cezalandırırdı. Peki, mazlumu da zalimi de yaratan yaratıcı zalimi sevmiyorsa zalimi neden yarattı? Şeytanın lanetlenmiş bir şeytan olacağını daha şeytanı yaratmadan biliyorsa neden şeytanı yaratmaktan vazgeçmedi? Evreni yaratan ve her şeyi bilen yaratıcı neden kötü ve zalim olanları yarattı? Bunu neden yaptı? Acıyı, hastalığı, zulmü yaratan yaratıcı ne amaçlıyordu? İnsan hayatı boyunca yaptığı tercihlerle zalim ya da mazlum oluyorsa o tercihleri kim yarattı? Her zaman önünde diz çökülmesini, kendisine yalvarılmasını, yakarılmasını isteyen yaratıcı nasıl oluyor da özel mülkiyet, miras ve hatta kölelik hakkında insanlarla aynı fikirde olabiliyor? Sorular, sorular ve sorular. Acaba bir ruh doktoruna gitse ve ruh doktoru ona ilaçlar yazsa, o yazılan ilaçların etkisiyle uyuşan beyninde de bu tür sorular doğar mıydı? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Çünkü hiçbir zaman doktora gitmeyecekti. Belki zorla doktora götürülürse istisna olabilirdi. Dünyaya hâkim olan bu bozuk düzen öyle iyi korunuyordu ki. Eğer bu bozuk düzenin dışına çıkmak istiyorsanız ya hasta ilan ediliyordunuz ya da mahkûm. Bunun başka bir yolu yoktu.
Uyumak istiyordu…
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.