4
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
216
Okunma
TÜRK DİLİ
Dil üzerine konuşurken çoğu zaman farkında olmadan “Saf dil” diye
romantik bir yanılsamanın içine düşeriz. Oysa yeryüzünde, tarih boyunca başka hiçbir dille temas etmemiş, kendi içine kapalı kalmış tek bir dil dahi yoktur. İnsan hareket eder, ticaret yapar, savaşır, göç eder, âşık olur. Dil de onunla birlikte yol alır. Bu yüzden diller, sınırları cetvelle çizilmiş alanlar değil; sürekli alışveriş hâlinde olan canlı organizmalardır.
Türkçe de bu hakikatin dışında değildir. Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan, İngilizceden ve daha nice dilden kelimeler almış; aynı şekilde başka dillere de kelimeler vermiştir. Bu durum bir zayıflık değil, bilakis bir zenginliktir. Çünkü her alınan kelime, beraberinde bir tecrübe, bir kültür kırıntısı, bir tarihsel temas getirir. Türkçeden Farsçaya geçen binlerce kelime de bunun açık bir göstergesidir. Diller arasındaki bu geçişkenlik, insanlık tarihinin ortak hafızasını oluşturur.
Ne var ki mesele, bu etkileşimi inkâr etmek ya da bundan utanmak zorunda değildir. Asıl mesele, bu etkileşimin bir dili kimliksizleştirip kimliksizleştirmediğidir. Kanaatimce, bir dilin başka dillerden kelime alması, onun kendine özgü bir dil olma vasfını ortadan kaldırmaz. Çünkü dili dil yapan yalnızca kelimeler değil; o kelimelerin nasıl işlendiği, hangi bağlamda kullanıldığı ve hangi ruhu taşıdığıdır. Türkçe, aldığı kelimeleri kendi sesine, kendi yapısına uydurmuş; onları adeta yeniden yoğurmuştur. Bu yönüyle Türkçe, sadece alıcı değil, aynı zamanda dönüştürücü bir dildir. Türkcede, 617.000 kelime vardır. Bunun 17.000 yabancı kelime olsa bile, kabahat kendisini entellektüel sayan zat-ı muhteremlerdedir.
Bugün “Bu dilde şu kadar yabancı kelime var” diyerek bütünüyle dili değersizleştirmeye çalışmak, bana göre örtük bir düşmanlıktan farksızdır. Çünkü bir dili yok saymak, o dili konuşan toplumun hafızasını, kültürünü ve varlık alanını yok saymak demektir. Eğer mesele gerçekten “öz dili korumak” ise, bunun yolu şikâyet etmek değil, üretmektir. Nitekim Türk Dil Kurumu gibi kurumların varlık sebebi de budur; yabancı kökenli kelimelere karşılıklar üretmek, dili zenginleştirmek ve yaşatmaktır.
Ancak burada da bir samimiyet sınavı ortaya çıkar. Günümüzde özellikle sanat ve edebiyat çevrelerinde, kimi insanların kendilerini daha “entelektüel” göstermek adına Türkçede karşılığı olan kelimeler yerine yabancı sözcüklere yöneldiğini görüyoruz. “Bienal” yerine “sergi”, “lansman” yerine “tanıtım”, “prömiyer” yerine “ilk gösterim” demek varken, yabancı olanı tercih etmek bir ihtiyaçtan ziyade bir gösterişe dönüşebiliyor. Dilin doğal akışıyla gelen kelimelerle, bilinçli bir özentiyle seçilen kelimeler arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.
Bu noktada eleştiri kaçınılmazdır. Çünkü dil, yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda bir duruş, bir aidiyet meselesidir. Kendi dilinin imkânlarını hiçe sayarak sürekli dışarıya yönelmek, zamanla o dilin ifade gücünü köreltir. Oysa yapılması gereken, Türkçenin içinden yeni kelimeler türetmek, onu beslemek ve geliştirmektir. Üretmeyen bir dil bilinci, eleştirme hakkını da büyük ölçüde kaybeder.
Sonuç olarak, diller arası etkileşim kaçınılmazdır ve bu durumdan kaçmak mümkün değildir. Ancak bu gerçeği kabul etmek, kendi dilimize karşı kayıtsız kalmayı gerektirmez. Aksine, bu bilinçle hareket ederek dilimizi daha da güçlendirmek, ona sahip çıkmak gerekir. Çünkü dil, sadece kelimelerden ibaret değildir; bir milletin hafızası, ruhu ve geleceğidir. Ona sahip çıkmak ise şikâyetle değil, emekle ve üretimle mümkündür.
Efkan ÖTGÜN
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.