0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
54
Okunma

Dışarıda rüzgarın dili sertleştiğinde, pencerelerimize cam niyetine gerilen naylonlar dev bir canlının hırıltılı nefesi gibi hışırdamaya başlardı. O ses, yoksulluğun evimizdeki şarkısıydı. Gecenin karanlığında bu hışırtıyla uyandığımda, soğuğun naylonun gözeneklerinden sızıp çıplak tenimize değdiğini hisseder, korunmak için kardeşlerime daha sıkı sarılırdım. Odanın içinde, yoksulluğun kendine has ağır bir kokusu vardı: Eski dikiş makinesinin keskin yağı, ahşabın tozlu rayihası ve mutfaktan sızan boş tencere sessizliği...
O siyah dikiş makinesi sadece bir eşya değil, babamla aramdaki gizli anlaşmanın kalesiydi. Babamın elime tutuşturduğu o 5 kuruşlar, avucumun içinde terlerdi. Onları harcayamazdım; çünkü o paranın babamın inşaatlarda döktüğü her damla terin karşılığı olduğunu o çocuk aklımla bile biliyordum. Babam harcadığımı sansın diye parayı sessizce makinenin sağ gözündeki o ahşap çekmeceye bırakırdım. Metalin ahşaba değdiğinde çıkardığı o "tın" sesi, babama verdiğim sessiz bir yemindi: "Seni anlıyorum baba, seni eksiltmeyeceğim.
Sabahları ev, dökme demir ütünün içindeki közlerin çıtırtısıyla uyanırdı. Babam, o ağır metalin içindeki ateşi canlandırmak için hafifçe üflerken, yanık kokusu odayı kaplardı. Ütü masasının üzerindeki o sararmış, yer yer yanık lekeleriyle dolmuş bezin üzerinde siyah önlüğüm canlanırdı. Babam o devasa ütüyü tek hamlede kaldırır, sonra başını kaldırıp bana bakardı. İşte o an, ömrü bir saniye bile sürmeyen ama içimi ısıtan o kısacık gülümsemesini bırakırdı üzerime. Tertemiz önlüğüm ve bembeyaz yakamla okula giderken, sanki tüm fakirliğimizi o ütünün sıcaklığıyla düzeltmişiz gibi hissederdim. Okulda beslenme saati geldiğinde, midemdeki açlığı hayallerimle bastırırdım. Diğer masalardaki zeytin ve peynir kokuları arasında sınıftan süzülürken, kahramanım Mustafa Öğretmenimin jilet gibi kahverengi takım elbisesine bakardım. O düzen, o titizlik benim kaçış noktamdı. "Bir gün," derdim içimden, "ben de onun gibi dimdik duracağım ve evimizdeki o naylonlar cam olacak. Ancak hayatın keskin dişleri olduğunu, bir 23 Nisan arefesinde öğrenecektim. Annem sarı saçlarımı taramış, üzerine bayramın ve çocukluğun kokusu olan o gül esansını sürmüştü. Mustafa Öğretmenimin takdirini kazanmış bir çocuk olarak pırıl pırıldım. Ama o gece, mutfaktaki eksik bir limonun peşinde düştüğüm yolda, Kont isimli o köpeğin dişleri şakağımda son buldu. Kanımın üzerine dökülen şekerler pıhtılaşırken, babam kilometrelerce ötede bir inşaatın tozundaydı. Beni hastaneye, o her zaman hayranlıkla izlediğim kahverengi takım elbisesiyle Mustafa Öğretmenim yetiştirdi. Onun kucağında koridorları geçerken, babamın yokluğunu onun şefkatiyle yamamaya çalışıyordum. Sonra babam geldi; elinde teselliyle değil, beni günlerce yatağa mahkum eden o devasa iğneyle... O gün yürüyemezken, kulağımda yine o naylonun hışırtısı vardı. Ama bu kez babam yanımdaydı. İnşaatların yorgunluğunu taşıyan o güçlü elleriyle beni bir tüy gibi kucağına aldı. Başım babamın omzuna düştüğünde, yorgun nefesini duyduğumda içimdeki o derin üzüntü ve çaresizlik bir kat daha arttı. “Neden?” diye sordum kendime, “Neden babam bu kadar çok yorulmak zorunda?
Babam beni yatağa bıraktığında, gözüm köşedeki siyah dikiş makinesine kaydı. Onun yağı, babamın teri ve benim saklı 5 kuruşlarım... O gün yatağımda yürüyemeden yatarken anladım ki; babamın o kısacık gülümsemesi için dünyaları feda edebilirdim. Ve o gece, naylonların hışırtısı altında kalbime büyük bir imza attım: Bu çaresizlik benim kaderim olmayacaktı. O dikiş makinesinin çekmecesine bıraktığım 5 kuruşlar gibi, sabrı ve emeği biriktirerek kendi camdan pencerelerimi kendim yapacaktım.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.