0
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
301
Okunma

Birlikte bir ömür düşlediğimiz şiirin, en önemli dizesi silindi.
Artık yoksun
Yeniden yazılamayacaksın
Şimdi şiirler konuşuyor
Biz susalım.
Beklerken kapkara bir sıvı gibi inen gecenin içinden korkularımla birlikte artık bir şey olması gerek gibi beklediğim sabahı, sabahın içinde seni, nasıl olsa sensiz gecelemiştim yine, gelmesen de olurdu gibi parlıyordu sabah önümde. Gözlerimi kapayınca ağırlaşan yapışkan gibi o ağdalı zaman ile, dakikaların saatin üzerine yapışıp kalmış gibi, hiç ama hiç geçmeye niyeti yokmuş gibi, saniyelerin bile sesinin çıkmadığı tüm o zamanla birlikte bekledim. Zihnime hücum edip, geceleyin düşünmeye uygun olmayan şeylerle birlikte, dinlemeye yüreğim yetmediğinden, sıkılmış gibi yapıp, atladığım şarkılarla birlikte bekledim. Halbuki tüm bunların içinde seni benden başka bekleyen bir şey yoktu, ben onları da yanıma katıp, yalnız değilmişim gibi yapıyordum. Bilmiyorum kelimesinin tüm ağırlığı ile, bilmiyorum kelimesinin aslında bildiğin ama diline dökmeye cesaret edemediğin için tam tersini söylediğim şeyler ile bekledim. Bilmediğimi anladım, bildiğimi unuttum. Hata yapmaktan korkarken, düştüğüm tüm hatalarla birlikte bekliyordum, güzel kelimelerin artık ulaşamayacağımız yerlere gittiğini anlıyordum, yine de seviyordum, o kelimeler yasak olsa da orada olduklarını, bir gün mutlaka kullanabileceğimi, ama bu arada kullanmak için hiçbir nedenin de kalmayacağını, içten içe, belki de sevdiklerim nefret ettiklerim olacaktı, belki bu nefrete kelimelerden başlayacaktım, hepsine bir bahane bulacaktım gizlice, onlar bile bilmeyeceklerdi. Anlamlarına başka manalar verecektim, zaten artık hiçbir şey olduğu anlamlara ait değillerdi, zaman böyleydi, her şeyin içi ivedilikle boşalmıştı, belki bu manasızlık bize, bu yoksunluğa ilham olabilirdi. Tüm sabırsızlığımla, sönmekten korktuğum o ateşle, acıyla ve can havli gülümsemesi ile bekliyordum. Bu kadar bekleyince elbette ki manası değişecekti beklemenin, daha derin, daha uzak, daha ruhanî, daha başka bir şey olacaktı, hatta bu beklemedeki anlam beni de aşacaktı, aşacaktı ama sana yine ulaşmayacaktı. İnsan anladığı kadar değil, hissedebildiği kadardı, hissizlikler sırasında ilk ona girerdin sende benim içimde.
Mecalim beni terk etmişti, aşkın da hâli kalmamıştı. Yan yana gelsek bile yan yana olmayacaktık artık. Bu mecalsizlik beni öldürür, seni de uzaklaştırırdı, o yasağın içine, yasak kelimelerden biriymişsin gibi, önümüzdeki bir yüz yıl ismini anmaz, hatırlamaktan kaçar, hatta bunun için aklımın içine beton bile dökerdim. Hiç tanımadığım, hatta tanıyamayacağım biri kadar uzaklarda olurdun zihnimden, nedensizce gülümserdim sonra, nasıl da unuttum seni diye. Zihin unutsa, beden unutur muydu? Ya da iç, neyi ne kadar boş verebilirdi?...
Bu kadar yağmur nereye sığar, nerede birikir, nasıl yağar, kendini nasıl bırakır yeryüzüne diye düşünürdüm bazı günler gökyüzüne bakarken. Görebildiğimiz kadar zannettiğimiz için her şeyi, aklın daha ilerilere gidemeyeceğini ayırt edebildikçe, ileriye de aklımızın ermeyeceğiyle ilgili bir his sadece, gereği böyle olduğu için ve yağmurlar da dâhil aslında bu dünyaya ait olmadığımız için, bunu fark edince tuhaf bir rahatlama geliyordu, saf, bembeyaz bir yalnızlık, gözleri kamaştırandan değil ama. Çiğliği sevmiyorum, çiğ ışıkları, çiğ kelimeleri. Pürüzsüz bir yalnızlık, hani dibi olsa, dibine kadar, dopdolu bir yalnızlık. Görkemli, kimseyi içine alamayacak kadar uzak bir yalnızlık. Artık dökülmeye uygun olmadığım yerlerde bırakmışım gibi renklerimi çünkü kendine ait olmayanı mahveder dünya, beni de sen. Bu kadar romantizme ne gerek var, pişmanım, değmeyeceğini hissedemediğim için, tedirginliklerimin tüm sorunluğunu buna bağladığım için, hiçbir şeyin aslında burada başlamadığı hâlde, kendi ellerimle bile isteye buraya bağladığım için, her tökezlemenin sonunda adını ağzıma almayıp, kalbimde hınçla geçirip, buruşturup, attığım için. Pişmanlığımdan pişmansın, en çok da bu dokunuyor içime. Kendimi kapıp koy veremediğim için, ruhumu bir parça olsun dinlendiremediğim, dinlemediğim ve huzur vermediğim için. İçimden geldiği hâlde sokaklarda haykıramadığım için, ne çok yittiğimin farkına bile varmadığım için en fazla.
Şimdi lüzumsuz bir yerden kalkıp, anlamsız bir zamanın içinde, tüm geç kalmış içtenliğinle, affıma sığınıyorsun, yapma, sığındıracak yerim kalmadı benim, zamanında tüm yanılgılara cömertçe yataklık ettiğimden. Olsaydı kendimi sığdırırdım oraya, bir daha hiç çıkmazdım. Şimdi ben de bunun için senden af diliyorum, en azından o kadarcık yerin vardır senin. Kalmıştır, gelmiştir belki beni azıcık da olsa anlayacağın zamanlar. Ama hevessizim, anla ama dinleme. Anla ama anladığını belli etme artık, bu hikâye başlamadığı gibi bittiği için, bittiği yerden yeniden hortlamasın. Bu yoksunluk hacmimi aştı çünkü. Herkes olması gerektiği kadar vardı aslında, endişelenmeye yer yok, göz ardı ettiğin her şeyin bir gün karşına çıkacağı aşikâr. Başkalaştım, günden güne, en çok senin olmadığın zamanlarda değiştim, daha doğrusu içim değişti, yabancılaştı, ben bile bazen tanıyamadım onu. Ötekileştirmedim ama ne kadar öteye itersem o kadar iyi olur diye düşündüm. Söz geçiremediğim de oldu tabi, aynı şarkıyı birlikte dinlesek bile farklı şeyler hissedeceğimizi kabullenmem zaman aldı. Bu zaman içinde kendimi ne kadar koparabilirsem senden, o kadar kendime kalırım diye düşündüm. Koparırken bir yerlerimin parçalanacağı ya da eksileceğimi hesaplayamamışım, bu da beni aştı, diğer aşan her şey gibi.
O kadar da anlaşılmak istemiyordum aslında, ama sen dünyadaki herkesten daha fazla anladığını ima etmiştin bir kere. Halbuki akıl var, izan var, kalp var, ruh var, aynı ahengi bulabilmemiz mümkün müydü aynı seste, aynı melodide, aynı sözde? Kendimize söylediğimiz yalanların birincisi buydu belki de. Bu yalanların gizemine kapılmış, kendi ahengini bulmuş, dünyadaki diğer yalanlardan ayrılmıştık, sade bir ritimdi bu, hayatta kalmak için birbirimizi bahane ettiğimiz. Ölmeye uğraşmaya gerek yoktu hiç kuşkusuz ama yaşamak öyle değildi, uğraş isterdi, emek isterdi, bahane beklerdi. Hayal etmediğim için belki de her şeyin bunca kolay olmasına şaşırmıştım, ummadım, ama bir kere umunca ömür boyu bekliyor insan, ıstıraplar içinde, hatta o kadar ileri gidiyor ki, olmayacağı kesinleşen şeyleri bile beklemekten kendini alamıyor. Sıradan, doğal akışına bırakamadım o yüzden beklemeyi de. Bir kere ummak zehri zerk olmuştu damarlarıma. Sen olunca daha kolay uğraşırım, daha güzel baş ederim, mücadele edebilirim zannettim, zannettim kelimesinin de ahengine sarılıyorum şu günlerde, oysa ne acıklı bir kelimedir zannetmek, en hüzünlü kısmından damlayan bir damla gözyaşı gibi, içten. Bu bilmişliği içimden geldiği gibi birçok kelimede deniyorum yine de karşıma çıktıkça, geziniyorum. Bir olunca öyle güç falan da gelmiyormuş, aksine gücünü alıyormuş, takatinden de oluyormuşsun. Ummalarla gelip, masallarla uyuyup, efsanelerle koptuk biz. Her insanın kendine göre derdi, sevinçleri, birikimi vardı, benimkileri sen biriktirdin, yine benim içimde, kendi içini katmadan, buna katlanmadan. Art niyetsiz yaklaştığım her şeyin içinden bir aksak yan çıktı, tekinsiz gecelerin günlere karıştığı, kâbus dolu bir bekleyişti.
Sorular doğruydu ama cevaplar yerli yerinde değildi, biz milimetre ile ıskaladık birbirimizi. Üzerimizden zaman aktı ama ters yönlere, teğet bize hayattan bir mirastı, güzelce konduk tüm cehaletimizle, reddedemedik. Sorular soru hâlindeydi ama cevapları önceden içindeki o bilmiş, mağrur ifadeyle çarpıyordu yüzümüze. Gözlerinin gözlerimden isteği ruhumu çıkartmamdı, ruhsuz kalınca hiçbir şey olacak, karşılıklı acılarımızı birbirimize karıştırabilecektik, ruh yoktu ama yürek vardı bunu yapmaya. İçime yayıldın hesapsızca, aklımı kilitledin, kafama dağıldın. Dumanı tüttü ruhumun, keşke orada olsaydım da orada olduğumu fark edebilseydim, sarhoşluğun bilmem kaçıncı boyutuydu gözlerinden süzülüşüm, bilemedim, boyutlar arası gidip, gelirken, ortada kaldım. Ne gidebilir ne gelebilirdim artık, tıpkı hiçbir şey kazanıp da kaybetmediğim gibi. Sorgusuz ve sorunsuz. Sonrası kimsenin varlığına dönüşemeyecek bir yalnızlıktı benimkisi. Ortak bir çıkış kapısı bulamadık bu boyutta, başka boyutta kendi yalnızlığımla kalmıştım üstelik, sen geçerken bile uğramadın. Bir şey olduğunda aklım değil de kalbim dağılıyor artık, ikisini bir arada tutamıyorum. Gönülden ırak yerlerde deniyorum hüzünlerime gem vurmayı, önce gözümden uzaklaştırıyorum, sonra da gönlümden, bu da belki hataların en şahanesi olur.
Nevin Akbulut
23.02.2026 16:00
5.0
100% (1)