0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
94
Okunma
Mehdi: Beklenen Bir Şahıs mı, İnşa Edilen Bir Şuur mu?
Yazar:Murat Kerem
Bazı kavramlar vardır; çok konuşuldukça anlaşılmaktan uzaklaşır. Mehdi de onlardan biridir. Asırlar boyunca bu isim, dillerde dolaşmış; fakat çoğu zaman hayata temas etmemiştir. Nice insan, adaletsizliğin arttığı dönemlerde “gelecek olan”ı anlatmış; fakat bugün yapılması gerekeni konuşmamıştır. Oysa hakikat, yalnızca beklenen bir gelecekte değil; yaşanması gereken bir şimdide anlam kazanır. Bu yazı, Mehdi’yi bir takvim meselesi olarak değil; bir yön tayini, bir ahlâk pusulası ve bir şuur imtihanı olarak okumaya davet eder.
Bekleyiş mi, Sorumluluk mu?
Ahir zaman bahisleri açıldığında, en çok konuşulan isimlerden biri Mehdi’dir. Asırlar boyunca bu isim, umutla birlikte beklentiyi; beklentiyle birlikte de zaman zaman bir duraklamayı doğurmuştur. Nice insan, adaletsizliğin arttığı dönemlerde gözlerini ufka dikmiş, “gelecek olan”ı konuşmuş; fakat “yapılması gereken”i ertelemiştir. Oysa El-Fiten hadislerinin dili, insanı beklemeye değil; sorumluluğa çağırır. Zira hakikat, edilgen bir bekleyişle değil; şuurla yoğrulmuş bir yürüyüşle tecelli eder.
Efendimiz (s.a.v.), ahir zamana dair haberler verirken, mü’minin elini kolunu bağlayan bir kader anlayışı öğretmemiştir. Aksine, insanın iradesini diri tutan bir iman bilinci inşa etmiştir. Bu sebeple Mehdi meselesi, yalnızca “kim gelecek?” sorusuyla değil; “biz ne yapacağız?” sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Zira iman, sorumluluk doğurur; sorumluluk ise hareket ister.
Kur’ân bu bilinci şöyle hatırlatır:
“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra‘d, 11)
Bu ayet, ahir zamanın tamamına yayılan temel bir ölçüdür. Değişim, gökten beklenen ani bir müdahale değil; kalpte başlayan bir inşa sürecidir. İnsan iç dünyasını düzeltmeden, dış dünyanın düzelmesini beklediğinde; beklenti tembelliğe, umut atalete dönüşür.
Hadislerde Mehdi’nin zuhuru açıkça haber verilmiştir. Bu rivayetler, Ehl-i Sünnet inancının sahih bir parçasıdır. Ancak bu inanç, insanı sorumluluktan azade kılan bir beklentiye dönüştürülmemelidir. Aksi hâlde kurtarıcı beklentisi, zulüm karşısında susmaya, haksızlık karşısında geri durmaya gerekçe hâline gelir.
Bu noktada Bediüzzaman Said Nursi, Mehdi meselesinin en çok yanlış anlaşılan alanlardan biri olduğunu özellikle vurgular. Ona göre ahir zamanda Mehdi’ye yüklenen vazifeler, tek bir şahsın omzuna sığmayacak kadar büyüktür. Bu sebeple Mehdi, yalnızca bir kişi olarak değil; bir şahs-ı manevî, yani iman, ilim ve ahlâk etrafında kenetlenmiş bir cemaat ruhu olarak anlaşılmalıdır.
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Mehdi’nin vazifesini üç ana başlıkta ele alır:
Birincisi, imanı kurtarmak ve tahkikî imanı yerleştirmek;
ikincisi, İslâm ahlâkını ve adaletini ihya etmek;
üçüncüsü ise, Kur’ân hakikatlerini hayatın merkezine taşımak.
Bu vazifeler, bir şahsın gelip tek başına yapacağı işler değil; zemini hazırlanmış bir şuurun neticesidir. Bu yüzden Bediüzzaman’a göre asıl vazife Mehdi’yi beklemek değil; Mehdi’nin yapacağı hizmete bugünden talebe olmaktır. Zemin hazır değilse, gelen şahıs yalnız kalır; şuur inşa edilmemişse, hiçbir hareket kalıcı olmaz.
Bu bakış, Mehdi’yi yalnızca bir kişi olmaktan çıkarır; onu bir istikamet, bir şuur ve bir ahlâk hâline getirir. Böylece Mehdi, sadece gelecekte zuhur edecek bir isim değil; her çağda yaşanması gereken bir sorumluluk bilinci olur. İnsan, “Mehdi gelince düzelir” demek yerine, “Ben bu çağda neyin tarafındayım?” sorusuyla yüzleşir.
Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu bir diğer husus da şudur:
İman hizmeti, siyasetle değil; ahlâkla ve sabırla yürür.
Bu yüzden Mehdi meselesi, güç merkezli bir kurtuluş hayali değil; ahlâk merkezli bir diriliş çağrısıdır. Zira ahlâk olmadan gelen güç fitneyi; iman olmadan kurulan düzen ise zulmü büyütür.
Sahabenin İnşa Ettiği Şuur
Sahabe hayatı bu anlayışın en berrak örneğidir. Sahabe, kıyametin ne zaman kopacağını değil; o ana hangi hâl üzere girileceğini dert edinmiştir. Onlar için iman, ertelenen bir vaat değil; her gün yeniden yaşanan bir ahittir.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), halife seçildiğinde yaptığı ilk konuşmada şu ölçüyü koymuştur:
“Ben doğru olursam bana yardım edin; eğrilirsem beni düzeltin.”
Bu söz, kurtarıcı beklentisinin değil; sorumluluk bilincinin ifadesidir.
Hz. Ömer (r.a.) ise adalet korkusunu şöyle dile getirir:
“Dicle kenarında bir koyun kaybolsa, hesabının benden sorulacağından korkarım.”
Bu cümle, Mehdi’yi bekleyen bir neslin değil; Mehdi şuurunu yaşayan bir neslin cümlesidir.
Sahabe, zulüm karşısında “bir gün biri gelir” demedi; ellerinin ulaştığı her yerde adaleti ayakta tutmaya çalıştı. Çünkü onlar biliyordu ki iman, yalnızca inanmak değil; bedel ödemeye hazır olmaktır.
Kur’ân bu inşa ruhunu şöyle över:
“Onlar, iman edip salih amel işleyenlerdir.”
(Asr, 3)
Bu kısa ama kuşatıcı ayet, iman–amel dengesini ortaya koyar. İman, amel ile tamamlanmadıkça; bilgi, ahlâka dönüşmedikçe; bekleyiş, sorumluluğa evrilmedikçe ahir zaman fitneleri karşısında ayakta kalmak mümkün değildir.
Mehdi beklentisi, eğer insanı kendi vazifesinden uzaklaştırıyorsa; eğer zulüm karşısında susmaya, haksızlık karşısında geri durmaya mazeret üretiyorsa; orada ciddi bir yanlış okuma vardır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.), ümmetine zulme rıza göstermeyi değil; zulme benzememeyi öğretmiştir.
O şöyle buyurur:
“Zulme yardım eden, zulmeden gibidir.”
(İbn Mâce, Ahkâm)
Bu hadis, ahir zaman mü’minine ağır ama kaçınılmaz bir sorumluluk yükler. Beklemek, insanı sorumluluktan muaf kılmaz. Aksine iman iddiası, insanı daha dikkatli, daha adil ve daha cesur olmaya çağırır. Zira zulüm, yalnız yapanı değil; sessiz kalanları da kuşatır.
Kur’ân bu dengeyi şöyle kurar:
“Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan kimseler olun.”
(Nisâ, 135)
Bu emir, belirli bir zamana veya kişiye mahsus değildir. Ahir zaman da dâhil olmak üzere her çağda geçerlidir. Mehdi beklentisi, bu ilkeyi askıya almaz; bilakis daha da ağırlaştırır.
Mehdi meselesi, bu açıdan bakıldığında korku ve pasif beklenti üretmek için değil; ümidi ve gayreti diri tutmak için vardır. Zira ahir zaman, sadece karanlığın arttığı bir dönem değil; ışığın en çok arandığı bir zamandır. Işığı arayanlar ise bekleyenler değil; yanmayı göze alanlardır.
Efendimiz (s.a.v.), dualarında bu dengeyi ümmetine öğretmiştir. O şöyle niyaz ederdi:
“Allah’ım, bana hakkı göster ve ona uymayı nasip et.”
(Müslim, Mesâcid)
Bu dua, Mehdi şuurunun özüdür: Hakkı tanımak ve ona uymak. Beklemek değil; yürümek. Konuşmak değil; yaşamak.
El-Fiten hadisleri bize şunu öğretir:
Mehdi, yalnızca bir gelecek tasviri değil; bugünün ahlâkî çağrısıdır. O çağrıya kulak verenler için ahir zaman, bir çöküş değil; bir diriliş imkânıdır.
Ahir zaman mü’mini için asıl soru şudur:
Mehdi kimdir değil; ben hangi istikamette yürüyorum?
5.0
100% (2)