1
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
277
Okunma

Bahçe, sabahın ilk ışıklarıyla şefkatle uyanıyordu. Çiğ taneleri, bahçedeki gül fidanlarının yaprakları üzerinde kayıp düşen gözyaşları gibi parlıyordu. Bahçenin ortasında, bir gül fidanı dimdik duruyordu. Tek bir tomurcuğu vardı , henüz açmamış, katmerli kırmızısıyla ipek gibi kıvrımlarını özenle saklıyordu. Toprak, köklerine derin bir sessizlikle sarılmış, ona besinini, var oluşunun temelini sunuyordu. Dal ise onu göğe doğru kaldırıyor, rüzgârla dans ettiriyor, güneşe yaklaştırıyordu. Gül, bu ikisi arasında asılı kalmış bir sırdı sanki. Toprağın karanlık sırrı mıydı, yoksa dalın göğe uzanan duası mı?
Bir sabah, tomurcuk nihayet açıldı. Taç yaprakları, âdeta bir sabah ezanıyla genişleyerek, içindeki altın sarısı tozlarını dünyaya sundu. Kokusu, bahçeyi bir rüya âlemine çevirdi. O sırada bahçıvan, gülü gördü. Kalbi, o kırmızı ihtişam karşısında tek bir vuruşta durdu. Gül, onun gözlerinde, dünyadaki bütün güzelliklerin tohumu gibiydi. İşte o an, gül bir üçüncü sahibin kalbine yerleşti. Dalından koparıp, ona dokunmak isteyenin kalbine...
Bahçıvan, gülü koparmak için uzandı. İlk dokunuşunda, parmağına bir diken battı. Sivri, keskin, acı verici bir sızı... Kan, kıpkırmızı bir boncuk gibi belirdi derisinde. İçinde bir tereddüt dalgası geçti. Diken, gülün dili gibiydi: "Beni seviyorsan, acıma da katlanacaksın," diyordu sanki. Bu acı, gülün sadece güzelliğinin değil, varlığının da bir parçasıydı. Onu dalından koparmak, bir parçasını yaralamaktı. Bahçıvan , kanayan parmağını gözlerinin önüne getirdi. Kırmızı, gülün kırmızısıyla aynıydı. Acı ve güzellik, aynı kökün iki meyvesiydi.
Narin bir dikkatle, dikenlerden sakınarak, gülü dalından ayırdı. Koparırken, köklerin topraktan derin bir inilti çektiğini, dalın da gökyüzüne sessiz bir çığlık attığını hissetti sanki. Gül artık ne toprağın, ne de dalındı. Bahçıvanın terli avucundaydı, sıcak, kırılgan ve ölüme mahkum...
Bahçıvan, gülü odasına götürdü. Su dolu bir vazoya koydu. Pencerenin önüne yerleştirdi. Gül, orada, yapay bir hayatla birkaç gün daha solmadan durdu. Bahçıvan her baktığında, o ilk dokunuştaki acıyı hatırlıyor, parmağındaki küçük yara izini hissediyordu. Bir gün, gül solmaya başladı. Taç yaprakları önce uçlarından karardı, sonra birer birer döküldü. Vazonun kenarına, kırmızı bir matem örtüsü gibi serildiler. Gül, toprağa ya da dala dönemiyordu; artık sadece onların hatırasıydı. Bahçıvanın hatırasının merkezinde ise dikenin acısı parlıyordu.
Adam solmuş gülü eline aldı. Dikenleri hâlâ keskindi. Birini hafifçe okşadı. Acıtmadı, ama derisinin altında bir titreme hissetti. Dikenler, gülün gerçeğini taşıyordu: Sevgi, sadece güzellikle değil, ihtimalle ve ıstırapla da var olurdu. Gülü toprağa gömmeye karar verdi. Bahçede, onu kopardığı dalın dibine küçük bir çukur açtı. Solmuş gövdeyi, dökülen yaprakları ve hatta o keskin dikenleriyle birlikte toprağa yerleştirdi. Üzerini örttü. Gül, toprağa dönmüştü, ama artık farklıydı. İçinde adamın dokunuşunun sıcaklığı, avuç teri, gözlerindeki hayranlık ve parmağından akan kanın anısı vardı.
O gece rüyasında, gül ona göründü. Işık saçan bir varlıktı artık. Sesi rüzgârın hışırtısı gibiydi:
"Ben kiminim? Toprağın mı, beni besleyen? Dalın mı, beni taşıyan? Yoksa senin mi, beni seven?"
Bahçıvan, rüyasında bile parmağının izini hissederek cevap verdi:
"Sen, sen olanınsın. Toprak, köklerini tuttuğu için . Dal, seni büyütüp göğe doğru tuttuğu için sahibin. Ben ise... Seni özenle diktiğim için sevdiğin için, seni bana ait sandım, seni kopardığım için çok üzgünüm , sonunda toprağa, aslına geri döndün... Ben artık senin sevginde yaşıyorum."
Gül, ışıldayarak söndü:
"İşte bu yüzden, aşkın gülü... Dikensiz olamaz. Seven, acıyı da göze almalı ki, sevginin kökü toprağa, dalları göğe, çiçeği ise kalbe dokunsun..."
Sabah uyandığında, bahçıvan bahçeye çıktı. Gülü gömdüğü yerde, minik, yeşil bir filiz göründüğünü fark etti. Filizin dibinde, küçük bir diken yaprağı vardı. Gül ölmemiş, sadece şekil değiştirmişti. Bahçıvan, tebessümle eğildi ve o narin dikene dokundu. Parmağına bir sızı saplandı. Bu sefer, gülümsedi. Acı, varlığın kanıtıydı. Sevgi ise, o varlığı kendi kalbine taşıyıp, onları ölümün bile ayıramayacağı bir mucizeydi ..
Gülün ,gül olması için, toprağın karanlığına, dalın ona sahip çıkmasına , duasına ve onu dikenine rağmen koparıp, acısını kalbinde taşıyacak bir sevene ihtiyacı vardı...
Ve gül dalında GÜZELDİ...
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.