0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
54
Okunma

TAŞINMA
Hüma Efkan, emekli olmaya karar verdiği sabah pencereyi açtı.
Üç odalı evin içindeki sessizlik, omuzlarına çöken görünmez bir yük gibiydi.
“Bu ev artık bana fazla,” dedi kendi kendine.
Sesi duvara çarpıp geri döndü. Eskiden bu cümle bir kahkahayla bölünürdü. Şimdi yalnızca saatin tik takları vardı.
Yıllardır yalnızdı. Önce çocukları başka şehirlere gitti. Ardından eşi, “Ben çocuklarımdan ayrı yaşayamam,” diyerek çekip gitti. Üç oda bir salon olan ev, genişliğine rağmen dar gelmeye başlamıştı.
Küçük, açık mutfaklı bir eve taşınacaktı. Şehre yakın ama kalabalıktan uzak.
“Arabayla o kadar yol gitmeye gerek yok,” diye mırıldandı. “Tren var, otobüs var. Canım sıkılınca inerim şehre.”
Ama mesele ulaşım değildi.
Mesele, her köşede bir anının duruyor olmasıydı.
Taşınmasına iki hafta vardı.
Salonun ortasında durdu. Koltuğun üzerindeki çöküklük, eşinin yıllarca oturduğu yerdi. Duvarın soluk izi, bir zamanlar asılı duran tablodan kalmıştı.
“Bunlar yeni eve sığmaz,” dedi yüksek sesle.
Eşyaları ayıklamaya başladığında içinden bir ses yükseldi;
Bunu atarsan, o günü de atmış olacaksın.
Peki saklasa ne değişecekti?
Elindeki at tablosuna baktı. Rüzgâra karşı koşan kahverengi bir at…
Bir zamanlar özgürlük demekti. Şimdi bir kavganın akşamı.
“Ne kötü bir resim,” dedi.
Oysa çirkin olan resim değildi.
Büyükannesinin masa örtüsünü eline aldı. Küçük lekeye dokundu.
“Bu reçel değil,” diye geçirdi içinden. “Bu çocukluğum.”
Kitapları koliden çıkarırken gülümsedi. Namık Kemal, Sabahattin Ali, Halit Ziya… Tolstoy, Dostoyevski, Shakespeare…
“Kürk Mantolu Madonna… Ne çok inanmıştım aşka.”
Çatlak sürahiyi ışığa tuttu.
“Biz de böyle çatladık,” dedi fısıltıyla.
Cumartesi sabahı, hava hâlâ karanlıkken minibüsün kapısını kapattı.
“Bugün kurtuluyorsun, Hüma Efkan,” dedi kendine.
Tabaklar, fincanlar, koltuk, kitaplar… Hepsini yerleştirdi.
Komşusu seslendi;
“Taşınıyor musunuz?”
“Evet. Küçük bir eve.”
“İyi yapıyorsunuz. İnsan yaşlandıkça hafiflemeli.”
Bu söz içine oturdu.
Hafiflemek mi?
Yoksa eksilmek mi?
Tam o sırada gökyüzü karardı. İlk damla at resmine düştü. Ardından sağanak boşandı. Rüzgâr kolileri devirdi. Kitapların sayfaları savruldu.
Hüma Efkan eşyaları toplarken içindeki ses yeniden konuştu;
Anısı olan hiçbir şey gitmek istemiyor.
Islak kolileri minibüse koydu. Direksiyona geçti ama motoru çalıştırmadı.
Bir süre yağmuru izledi.
Dönüş yolunda konteynerlerin önünde durdu.
At resmini aldı.
“Koş artık,” dedi ve bıraktı.
Kitapları tek tek attı.
Çatlak sürahiye baktı.
“Bizden daha dayanıklıydın.”
Son olarak masa örtüsünü tuttu.
“Affet,” dedi. “Hatıralar eşya değildir.”
Onu da bıraktı.
Yeni eve vardığında minibüs neredeyse boştu.
Duvarlar daha geniş görünüyordu.
Mutfağın ortasında durdu.
“Bitti,” dedi.
Bu kez sesi yankılanmadı.
Çünkü içinde bir şey yer değiştirmişti.
Az eşya, çok alan.
Pencereyi açtı. Şehrin sesi uzaktan geliyordu; bir tren, ayak sesleri, bir çocuğun gülüşü.
Sandalyeye oturdu.
“Meğer evi değil,” dedi, “yüklerimi taşıyormuşum.”
Derin bir nefes aldı.
Konteynere bıraktıkları yalnızca eşya değildi.
Suçluluktu. Kırgınlıktı. Yarım kalmışlık.
İlk kez içinde boşluk değil, genişlik vardı.
“Şimdi,” dedi gülümseyerek,
“gerçekten sığarım bu eve.”
Ve Hüma Efkan yalnızca taşınmadı, kendine kocaman bir özgürlük alanı açtı.
Efkan ÖTGÜN
5.0
100% (1)