7
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
95
Okunma

Dakika dokuyorum yürek tezgâhımda; hafta içinin usandıran yoğunluğu sessizliğe dönüşüyor ellerimde. Ne bir yaprak kımıldıyor sanki ne bir kuş sesi. Adına cumartesi–pazar dediğimizden beridir, yalnızlığın ve kimsesizliğin aynası olmuş hafta sonları.
Radyodan gelen içli türkü sesleri, eskinin hüzne karışan neşesi bölmese yalnızlık uykumu, kendimi terk edilmiş gibi hissedeceğim kalabalıklar içinde. Sözlerin içli dokunuşları vurmasa yüreğime, hiç yaşamamış sayacağım kendimi uzun bekleyişler içinde.
Oysa anlamlı koşuşturmacalar öğretti bize hayatı; acıların ve meşguliyetlerin içinde yoğrulmayı. Hırslara yenilmeden üretmekte bulduk huzuru. Dünyayı yaşanılır kılan mutluluğu. İlla bir şeyler yapmalıydı, küreyi kötülüklerden kurtarmalıydı. Kimse tek başına cesur kralı oynayamazdı, biliyorum; ama insanlar olmasa krallar da olamazdı. El ele vermeliydi belki, takılmadan olumsuz düşüncelere. Güçleri birleştirmeliydi; sonunda huzur ve barış gelecekse.
Yüreğinde acıma duygusu olmayanlar, bir çocuğun açlığını ya da özgürlüğü alındığı için attığı çığlıkları bilemez. Oyuncak yerine silahlarla oynayanları anlayamaz. Bir çocuk için özgürlüğün, oyuncaktan daha önemli olduğunu bilmez. Bir çocuk neden oyuncağından vazgeçer ki? Ya da neden oyuncaktan kuş lastiklerine terfi ettirilir, daha büyümeden, henüz yaşı gelmeden?
Kuşları bile incitmek istemezken çocuklar, neden özgürlüğe tuttuğu umutlarını bir lastiğe bağlar? İsabet ettiremediği her taşta umudunu sonra lastiğe mandallar. İçlenir her dakika; gücü yetmediği için kendisine ve “kendim” dediği ülkesine. Soluk alamaz, özgürlüğü soluyamadığı için. Damlalar düşer susuzluktan kurumuş yüreğine. Acının iç burkan damlalarıdır bunlar.
Hafta sonları tembelliğe döşek olduğunda nasıl sıkıcıysa her şey, dünyayı saran savaşlar da o kadar sıkıcı ve kısır bir döngüdür hepimize. Biz kurtulmayı istedikçe içine itildiğimiz, biz küçültmeye çalıştıkça ekranlarda büyüttüğümüz kocaman, aşılmaz bir döngü.
“Uriydu ebiy!
Babamı istiyorum!”
Ve tekrar tekrar aynı çığlık bozar hafta sonu için kurduğum bütün düşlerimi. Sessizliğe gömülürüm koltuğumda; gülüşlerim bölünür. Kaçar bütün alışverişlerimin tadı. Damak tadıma uygun hazırladığım yemekler gözlerimde acır. Kavgalarla geçse de hayat, insanın babasının olmasının ne kadar önemli olduğunu anlarım; beynimde tekrar eden çığlığın gizli kodlarından.
Dünyanın bir yerinde çocuklar ağlarken, mutluluk avcılığının anlamsızlığını anlarım. Eşsizliğim ve işsizliğim koymaz dünya çocuklarına baktıkça. Hüznü okurum en çok onların yüzünde; savaş kalıntıları vücutlarının her yerindedir. Mermiler dökülür yüreğime, daha ilk mermide ölürüm. Ben hiç mermi yemedim ki daha önce. Nasıl güçlü olunur, nereden bileyim mermiler karşısında?
Ben hiç kuş lastiği kullanmadım ki. Nasıl isabet ettirebilirim savaşların kör gözüne özgürlük için fırlattığım çakıl taşlarımı? Ben çakıl taşlarıyla oyunlar oynadım sadece. Evlerin önünde nehirler kurdum. Su savaşları yoktu o zamanlar. Kan değmemiş beyaz suları yeşilliklerin içinden bolca akıttım. Kimse kimsenin evine göz dikmemişti. Evlerin önünden serbestçe geçerdim. Esareti hiç tatmadım. Acı, yemeğe yakışırdı sadece.
Onlar gülen kuşları yediler, ben acılı kebaplar. Onlar özgürlüğün kanadını kırdılar, benimse şimdi yürek kanadım acıyor. Kebap oldum; bu defa aşktan değil, aşktan ve hayattan mahrum edilen çocuklardan dolayı. Onlar da isterdi eminim benim sahip olduğum şeyleri. Ben daha fazlasını isterken, şükrederek yetinmeyi. Eminim çok mutlu olurlardı, hayal ederken bile.
Gülücükler gelirdi anında; savaştan kurtulacaklarını düşündüklerinde bütün dünya çocuklarının yüzlerine. Barış gülücüğü. Karnı tok çocuklar. Yalanlara, barış getirme bahanesiyle soygunlara tok nesiller. Seyreyle, derim kendi kendime. Seyreyle, şaşıp kalacaksın Mevlâ’nın kudretine. Türküler yetişir dermansızlığıma.
Güç bulmak için güneşten yola vururum ruhumu. Güneş bedenimi yakar, ruhumu serinletir. Ocağı yananlar gelir aklıma; ocağına ateş düşenler. Sonra başka bir yerde ocağı söndürülenler, aynı sebepten. Hepsi de ruhumu dağlar. Yanıp yanıp sönerim bir yıldız gibi. Işığım yetmez dünyayı aydınlatmaya, nerede olduğunu bilmediğim yangınları söndürmeye.
Herkesin ocağında mutluluk tütsün isterim. Akşam sofrasında aşları, huzurları olsun en çok da. Herkes barışa doysun isterim. Savaşlar yok olsun; karanlığın sabaha erişmesi gibi.
Bir çift beyaz ayakkabı seçerim kendime. Birkaç damla özgürlük için yürürüm ben de, içimde hiç bilmediğim ülkelere. Adını duymadığım çocuklar gelir peşimden. Beyaza toz kondurmayız hep birlikte. Yol dumanlı olsa da nefesimiz yetişir esaretimize, özgürce alıp verdikçe. Savaşın verdiği kasveti dağıtır, el ele yürürüz.
Filistin’de bir çocuk gülümser. Somali’de başka bir çocuk,
— Anne, ellerine sağlık; doydum, der.
Irak’ta çocuklar top oynar. Afganistan’da öğrenciler Savaşsız Barış adlı kitabı bahçede okur. Dünya menfaat olmaksızın birbirine gülümser. Barış için bütün eller semaya açılır. Herkes kendince dua eder, en sevdiği sahibine.
Afrikalı bir bebeği kucağıma alırım. “Hiç çocuğum olmamıştı benim,” diyorum. Rengi, şaşkınlığımı bir anda teşekküre çeviriyor. “Anne oldum,” diyorum ben de, siyahi bebeği bağrıma basarken. Birkaç damla mavi gözyaşı yere düşer. Toprağın suya kandıkça verimlileştiği iklimlere. “İlk damla bizim damlamız olsun,” diyorum. Mavi bir kuş olup, gökyüzüne uçuyorum.
Bütün dünya çocuklarına:
“Umut, aşk, barış adına.”
17 Eylül 2011
5.0
100% (8)