0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
17
Okunma
Frankfurt’da Römer’de – Demir köprü önünde sağuğa rağmen oturdum ve Main’i seyrediyorum yine bilinmez sebeplerden dolayı daldığım hayaller arasında. Zamanı, yaklaşık birbuçuk ay kadar önce girdiğim atmışıncı yaşımın tedirginlikleri arasında.
Bankta oturuyorum, gelip geçenlerin ruhlarına dokunarak, düşüncelerini anlamaya çalışarak, güneş yine bu günde cimriliğini gösterdiğı için ve soğuk havaya uygun giyindiğimden üşümüyorum; buna seviniyorum. Sonra kendime doğru bir adım atıyorum; kendi üzerime doğru geldiğini görüyorum, kendimi 26 yıl önce başlayan „Milenyum’un“ bir çeyreğini aşındırdığım, gerçeği söylemek gerekirse mutsuz hissediyorum ve geldiğini gördüğüm bir kar çığından kurtulmuş gibi ellerimi havaya kaldırarak isyankar bir davranış biçimine giriyorum. Zaman tomurcuk güllerinin solduğu gibi solarak bazen teğet, bazen delerek, bazende oklayarak geçti acımasızca üzerimden. Bu yüzden ağır bir yükü taşımanın sorumluluğu bilinci içinde olmama rağmen, bu kadar sorumluluğun üzerimden geçerken beni silindir gibi ezmesine neden bu kadar müsamaha gösterdiğim için kendime kızıyorum. Zamanı durdurmalıyım, bana attığı kazıkları ve benim de ona attığım kazıkları eşitçe paylaşmalıyım, kalbimin ve ruhumun olduğu yerde dağılan acıları bir kez daha bedenime ve ruhuma girmeden, girse de yayılmadan durdurabilmeliyim.
Düşünüyorum, düşündükçe düşünüyorum, düşlüyorum düşünüyorum, şarkı söylerken düşünüyorum, hırslandıkça düşünüyorum, çözemedikçe çözemediğim, her köşesine hem hayranlıkla hem de lanetler okuyarak baktığım bir bulmaca gibi olduğum yerde duruyorum. Aynaların önünde saatlerce vakit geçirenler gibi ben de suya bakarak, nehirin azizliğine ve karakışa rağmen ılgın ilgın akışına bakarak uzun uzun seyrediyorum. Öyle ki, sanki aniden bir şey olacakmış gibi de tetikteyim, biri dokunsa dalından düşen bir nar gibi her tanem bir tarafa saçılacak, bunca yıl biriktirdiklerim bir anda uçup gidecek benden. Korkuyorum bu yüzden içimde ki Kafka tedirginliğiyle konuşurken. Bütün sırlarım, özenle veya özensiz sakladığım her şeyim ortalığa saçılacak, insan familyasına, tüm gün beraber çalıştığım iş arkadaşlarıma bakar gibi bakıyorum; kendime, kendimi sorgularken. İnsanım, insan bunu yanlızca, iyice bakıp, daha önce insan olarak farkına varmadığı bir şeyi görürse, üzerinde hak idia etmeye hak kazanacağını sanan kişiler gibi davranıyorum kendime … Biraz daha umutlanıyorum, baktığım yerde tiksinecek bir şey görmediğim için yine de sevinçliyim, oturduğum yerde, zemine döşenmiş arnavut taşlarının kimbilir kaç yıldır, kaç insan eksilttiğini hissediyorum birden taşları seyrederken, içimde ki esarettende kurtuluyorum birden. Ya da çözdüğüm bulmacada kalan iki karenin yeterince dolmaması beni sıkıyor, yazboz düşüncesinden sıyrılmaya çalışıyorum sırıtarak. Geçen zaman yordu diyorum kendimi, hep, içimde çırpınan, konacak bir dal arayan tedirgin bir sarıasma kuşu gibi, o da olmazsa gönlünce içine girip ısınacağı bir kafese bile razı gelecek biri oluyorum. Yüreğimde ki yorgun sıkışkanlık, ne yerse midesine oturan, hüzünlü burukluk arasında dolaşan, zaman zaman nefes almaz hale getiren bu hislerin birdenbire yok olacağı anların özlemiyle, kendi içimde yaşayan ama kendimden bağımız olan, söz geçiremediğim, dizginleyemediğim bir elik keçisinin inadıyla …
Sonra eve geliyorum ve devam ediyorum düşünmeye ...
Bacak bacak üstüne atmışım ve koltukta oturuyorum, elimde üç kitap var, dimdik koltukta otururken kendimi önümde bir sandalye gibi hissediyorum, kökleri toprağa sağlamca yayılmış çınar ağacı gibi. Kendimi üç kitabın hangisini okuyup okumayacağıma karar verirken; „Cervantes’in – Don Quijote’si“ gibi hissediyorum monoton bir hayat sürerken. İşe gitmek, kitap okumak, raporlar yazmak, ders çalışmak, protokol yazmak, … vs. gibi şeyler yazmak dışında bir yenilik yok hayatımda. Yinede kendimden orta derecenin orta üsütünde bir yerlerde ve iyi görüyorum, sessiz nefesler alıp verirken oksijeni azalmış oda denen dört duvarım arasında … Elimde ki kitabın sayfalarını özene bezene dikkatle çeviriyorum, tümcelerin üzerinde gözlerimi dolaştırıyorum. Okumuyorum besbelli, gözüme ilişen kelimelere şöyle bir göz atıp geçiyorum. Aklımdan şu an, odadan çıkınca bir yer aramayı düşlediğimi, o an anımsadığım birini, ödemem gereken faturaları, otursam da akşam akşam bir filim izlesem daha iyi olmaz mı diye mücadele veriyorum kendime karşı. Yol üzerinde ki Frankfurt’un en iyi pizzacısından olan Cimono’ya gitme düşüncesini, buz dolabımda neden rakı veya beyaz peynir olmadığını, odamın camlarının kirliliğini listeliyorum kafamda gereksizce. Günlük hayatın küçücük ve dişe dokunmaya bile gerek görülmeyen rutin ayrıntılarını aklımın koridorlarında sıraya diziyorum. Hepsinin içinde ben de varım maalesef. Yine de kıskanıyorum onları bir sevgilinin kıskanıldığı gibi. Hayatımın günleri bir tüy hafifliğinde akıp gittiği için, kendimi kimsenin bilmediği bir bilgiye haiz olan bir alim gibi hissediyorum. Ve hemen toparlanıyorum, acaba egom tavan mı yaptı diye kendime saldırırken. Benim içinde yoğrulduğum rüyalarıma eşlik eden uykusuz gecelerim var diyorum, tutamadığım ellere uzanmak, öpemediğim dudaklara hasret, gerçekleşmeyen hayallere öfke, geride kalan keşekelere ve ihtimallere dayalı pişmanlıklarda duymuyorum artık, Bozulan ufak tefek eşyaları tamir etmek, bir şeyin yerine başka bir şey eklerken zorlanmıyorum, neyin peşine düşüp neyi kendi halinde bırakacağıma hiç düşünmeme bile gerek kalmdan karar verebiliyorum. „Eh artık yani“yi de ekliyorum fütursuzca! İhtiyaç duyduklarım ihtiyaç duyulduğunda zaten yanımda yoklar, „zaman“ pahalı … O, hiçbir şey için bana ihtiyaç duymuyor, sadece arada sırada bir uğrayıp karşımda oturuyor, benimle konuşuyor, ama ben onu göremiyorum, her şeyi öyle bir heyecanla anlatıyor ki, onu takip etmekte zorlanıyorum. Ona anlatmadığım için önemini yitiren o küçük zaferlerden başlasam duyar mı? Acaba! Gideceğim uzun yollar, aldığım yeni kararlar, okuduğum kitplar, herhangi bir şeye tedirginliklerimi ve şaşkınlıklarımı o anlarla beraber anı ceplerime dolduruyorum. Yine de onunla aramda kalınlığını bilmediğim ve ölçemediğim görünmez bir duvar örülü; balyozlarla kıramadığım, tutuşturup yakamadığım ve kaldırıp atamadığım.
Yirmibeş sene önce okuduğum bir kitap geliyor aklıma içeriğini kararsızca ve gelişigüzel bir şekilde hatırlamaya çalışırken! Yirmibeş sene önce, ne kadar zaman ediyor: yirmibeş sene, yirmibeş tane 365 gün. Bunu saatlerle hesaplarsak işin içinden çıkamayız diyerek düşünüyorum. Zamanı bir uzunluk birimne dönüştürürsem anlam kazanacağını hesaplayarak evirip çeviriyorum. O zaman kaç yaşımda olduğumu hesaplıyorum. Küçük değilim, sadece atmış eksi yirmibeşim, Yani yetişkinim ve „Dante gibi ortasındayım“ ömrümün. Şimdikinden pekte farklı olmayan sıradan sade, hayata tutunmaya çalışan, başka bir ülkede yabancı olarak yaşamak, geç tamamlanan üniversite eğitimlerim, çocukların eğitimi, doktora çalışması, göz koyduğum birisi, onun bu kitabı okuyup okumadığından emin olmama rağmen, ben çocukca meselelerle meşgulum. Yine de seviyorum kendimden uzaklara gitmeyi, dağlara tırmanmayı. Önümde uzanan bir yaşamın sonsuz değilde sınırlı bir zamanla çizildiğinin bilinciyle hangisini avuçlarıma dolduracağımı da bilmiyorum. Ama bildiğim ve kafamda kurguladığım tek bir şey var. Sadece her türlü ihtimale eşit uzaklıkta olmanın hem heyecanını hem de insanı kemire kemire tüketen acılarını taşıyorum. Çünkü insanım. Kalbin yanlızca insanın kanını zirkule ederek damarlara kan pompalamasının dışında bir görevinin olduğunun da bilincindeyim. O sadece bir kas değil vücudu dengede tutan! Daha çok görevinin olduğuna da inanıyorum. Herkese inanıyorum, herkesten korkuyorum. Beynimin atlasi coğrafyasında insanın görünmez kancalarının, vücut sınırlarını ihlal ettiği insanlara takıldığını, kimilerinden parçalar koparıp belindeki kemere astığını çocukken dinlediğim o korkutucu hikayelerin beni sonsuza kadar korkutmasına da izin vermeyeceğimi bilmek zorunda kalıyorum.
O halim gözümün önünde dururken, az önce yukarıdaki satırlarda izah ettiğim tümcelerin aslında bir cevap beklediğini anlatmaya çalışıyorum. Bir çok traumalara ev sahipliği yapmış beynim ve kalbim; „Güzel miydi? Neden ve ne hakkında bu kadar kafa patlatıyorsun? Bu zamanı bilime ayırsan, matematiğin integral hesaplarını, trigonometriyi, diferensiyal hesapları çoktan ögrenmiş olurdun“ Hasan Hüseyin diye çemkiriyorum kendime. Cevaplarını beynimde, gözlerimde, yüreğimde, bedenimde bendeniz olarak saklandığını da biliyorum. Zaman diyorum, değirmeninde beni unlaştıran. Odamda yaktığım birkaç mumun zamanla azaldığını farkediyorum bu arada. Bu ışıklar bana nedenini anlamadığım bir iyimserlik sunuyor. Saksıda büyüttüğüm yaprağı güzel, bir saksı begonya ve yağotu veya halk arasında kaya kovuğu olarak bilinen üç zarif ve bakımlı çiçek var binlerce kitap arasında bana gülümseyen va beni gülümseten. Mevsim kış, dışarıda hava soğuk, ev sadece yürek perdesiyle örtülü. Perdeyi sevediğim için ömrümde yaşadığım hiç bir yerde perde olmasına sıcak bakmadığım gibi burada da öyle yaşıyorum. Odam sapsarı, ölgün ışıklar arasında. Dışarıda rüzgarlı bir hava var, karla karışık yağmur yağıyor. Yağmuru da, karıda, tipiyi de sevmeye başladığımı anlıyorum yaşlandıkça ve bunun Doğa’nın ekolojik dengesi için gerekli olduğna kesinlikle inanıyorum. Sonra birden bir şeyler almak için mutfağa giriyorum ve yeni aldığım ve mutfak tezgahına bıraktığım, tel süzek, sarımsak rendesi, bir takım çay bardağı, Küba şekeri ve diğer ıvır zıvırı yerleştirmeye çalışıyorum zamanla yarışırken. Baktıkça şaşırıyorum bu untensillere … Bir zamanlar siz toprakta kendi kendine duran birer metaldiniz ve şimdi benim evimde bir yerlere yerleştirmek için ellerimi bekliyorsunuz gibi düşünceler geçiyor içimden. Sonunda silkinip kendime geliyorum, üzerimden bir ürperti geçiyor, zamanın eli ruhuma dokunuyor, kafam kel olduğu için okşamıyor da kerata kafamı.
Ama kafamın içinde ki boşluğu dolduramıyor, okuduğum kitapları sıralanmış gibi hissediyorum. Beni en çok etkileyan ustalardan birisi olan aynı zaman da feminist hareketin en devrimci öncülerinden olan hanımefendi felsefeci yazar ve edebiyaçı; Simon de Boeuvoir. Kitabının adı Yaşlılık! Kitabı Almanca okudum ve o zamanlar yetersiz Almanca’ma rağmen, beni en çok etkileyen bir fiil faliyete geçirmişti. Fiilin Almanca ismi „brabbeln“. Bu fiil beni gerçekten en çok etkileyen ve Türkçe’ye; mırıldanmak, gevelemek, kendi kendine anlamsız bir şekilde konuşmak, saçmalamak, ve çocukların dilinde ise „balbalamak“ olarak çevrilmiş bu fillin azizliğine uğradığım gerçeği zamanla yaşlanacağımı da bana haber veriyordu. Oysa şu anda kendimi ne kadar zorlasamda zamana yenilmenin etkisiyle o kelimeler, cümleler, bilgiler ve hisler buharlaşıp uçmuş gibiler. Oysa henüz belleğimi, yetilerimi kaybetmedim, bunamadım, şaşırmadım. Zaman her şeyi devasa ve acımasız bir silgi gibi silebilir mi? Aslında bu muhteşem bir şey diyorum kendi kendime. İstemediğim, istemediğimiz her şeyi hemen unutsak ve ara ara artık bize fazla gelen anıları belleğimizden silebilsek daha güzel olmaz mıydı hayat?
Üzerime doğru geliyor zaman, beni bir çağdan diğerine fırlatırken. „Sen“ diyorum ben de hızımı alamadan ona kızarak. „Neden hep ensemdesin? Neden hep beni takip ediyorsun? Neden birdenbire karşıma çıkıp, bir solukta gözümün önünden kayıp oluyorsun? Karşıma geçip bana hislerimin kayıp olduğundan neden bahsediyorsun? Benden ne istiyorsun?“
Şaşırıyorum onun bana sırıtarak verdiğı cevaba. Kütahça olduğunu düşndüğüm bir cümle bile etmeyen cevap: „Hiçbir şey“ diyorsun. Bu beklenilmedik cevap belkide felsefe veya insanlık tarihinde verilmiş en acımasız, küstah, bir o kadar da bencil ve megolomanlık bu olsa diye düşünüyorum. Kelimeler yine kifayetsiz kalıyor bilgisayarın tuşlarında. Benim cevabım ise kıssa ve öz oluyor: „Susacak gücüm yok“, sesim düşündüğünden ve gücümden daha sert çıkıyor. İrkiliyorum. „Kim kazanacak diye bu savaşı.“ Oysa hiçbir savaşın kazananı olmaz. Savaşlar kaybedilen insanlığın yıkım tarihidir. Bizimkisi de zaman!
Sosyolog Hasan Hseyin Arslan - 07.02.2026