Alıcılar almaz, vericiler alır. eugene benge
Ünal Çagabey
Ünal Çagabey

En Tatlı Uyku

Yorum

En Tatlı Uyku

0

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

215

Okunma

En Tatlı Uyku

En Tatlı Uyku

Bilal sabaha doğru gözünü araladığında üzerinde ne olduğunu bilmediği, kendisini yatağa adeta bağlamış gibi bir ağırlık vardı. Sanki üzerine bir öküz oturmuş ve kalkmak bilmiyordu. Dudaklarının kuruduğunu hissediyordu. Ayaklarından yukarı ince bir sızı halinde soğukluğun ilerlediğini, buna rağmen kendini hareket ettiremediğinin farkındaydı. Gözlerini açtığında aklında kalan tek şeyin ayaklarının altına iğnelerin batması olmuştu. Rüyasında da onu görmüştü zaten. En sevdiği çocukluk arkadaşı Mehmet ile Tatvan sahil yolunda yürüyordu. Yalnız Mehmet hep ondan iki adım geriden geliyordu. Onun bastığı yerlere basıp onu takip ediyordu. Bir ara ayağının altındaki yerin çivilerle olduğunu gördü. Çiviler Sahil yolundaki betonun içine yerleştirilmiş sivri uçları yukarı bakıyordu. Bir çift çivinin topuğuna temas edip topuğundan içeri girdiğini hissetmişti. Can havliyle ayağını geri çekmiş ve bu arada da Mehmet’e bakmıştı. Her zaman iki adım arkasında duran Mehmet bu sefer çok uzağındaydı. Neredeyse sahilin diğer ucuna gitmişti. Nasıl olurda bu kadar kısa bir süre içinde arkadaşının bu kadar uzaklaştığını bir türlü anlayamamıştı. Sonra ayağına baktı. Hayret etti. Çivilerin deldiği iki delikten birer damla kan sızmış ve ayağının üstünde kurumuştu. Tam bu esnada gözlerini açmış. Yatakta olduğunu, rüya gördüğünü anlamıştı. Yataktan kalkmak istemiş ama bir türlü yerinden kıpırdayamamıştı. Ablasına seslenmek istemiş fakat bütün sesler boğazına düğümlenmiş gibi ağzından tek kelime ses çıkmıyordu.
Bilal o gün ablasının evinde misafirdi. Ablasının evi üç oda ve bir mutfaktan oluşuyordu. Ortada kare, yirmi beş otur metrekare büyüklüğünde bir hol vardı. Bütün odalar, mutfak, banyo ve tuvaletin kapıları dahi bu hole açılıyordu. Ablası gece yatması için ona kanepelerden birini açmış ve üstünde gül resmi çiçekli çarşafı sermesine rağmen Bilal ille de yerde yatmak istemişti. Yün döşekte yatmayı çocukluğundan beri çok seviyordu. Ona göre içi koyun yünü ile dolu olan döşeğin rahatlığı hiçbir yatakta yoktu. Aslında ablası da Bilal’in yün döşekte yatmayı sevdiğini biliyordu. Ama her seferinde Bilal geldiğinde ona kanepeyi açar döşeği indirip kaldırmanın zor olduğunu, kendine çok ağır geldiğini dile getiriyordu. Bilal’de ablasına ‘tamam’ deyip geçiyordu. Ama bu sefer ablası yine döşeğin ağırlığından, getirip götürmesinden bahsedince çok ısrarcı davranmıştı. Ablasına ‘biliyorum sana çok ağır geliyor ama ben sererim sabahta ben kaldırırım’ demişti. Ablası da buna razı olmuştu.
Bilal daha önceki gelişlerinde hiç ısrar etmemişti. Çünkü döşeklerin ve yorganların istiflendiği dolap ablasının yatak odasındaydı. Ona göre oraya iki eşten başkasının girmesi doğru değildi. O da girmek istemediği için ısrar etmemişti. Ama bu akşam üstünde dura dura ısrar ede ede yün döşekte yatmaya can atıyordu.
Gözlerini açtığında göğsünün üzerine bir öküz oturduğunu hissetmişti. Ağrıdan gözlerinin içi yanıyordu. Kulaklarından alevler kor halinde dışarı çıkıyordu. Bu ağırlığa ne kadar dayanacağını bilmiyordu. Seslenmeye çalışmasına rağmen ağzından tek bir ses dahi çıkmıyordu. Sanki ruhu çekiliyor, kapının eşiğinde Azrail onu bekliyordu. İçinde fırtınalar kopuyor, bağırdıkça bağırıyor, sesini duyurmaya çalışmasına rağmen hiçbirşey olmuyordu. Biraz da daha bu halinin devam etmesi durumunda kapının eşiğinde bekleyen Azrail’in gırtlağından tutup ruhunu ağzından çıkarıp götüreceğini biliyordu. Ama elinden de hiçbirşey gelmiyordu. Yavaş yavaş kulaklarının sağırlaştığını, göz bebeklerinin çatladığını hissediyordu. Öyle bir çatlama ki büyük gökdelenlerin çökerken çıkardığı sesler kulağını tırmalıyordu. Dilinin günlerdir çölde susuz kalmış ve toprak gibi döküldüğünü hissediyordu. Bilal rüya da olduğunu düşünüyordu ama rüya da değildi. Yere serdiği döşeğin ve üstüne attığı kalın yün yorganın altında buz gibi eriyor, su gibi buharlaşıyordu. Kimsenin ondan haberi yoktu. O son yolcuğuna ablasının evinde çok sevdiği yün döşeğin üzerinde çıkma üzereydi. Sonra birden tık diye bir ses duydu. Artık feri iyice kaybolmuş gözlerinin önüne hafif bir aydınlık geldiğini hissetti. Ama artık çok geç olmuştu.

Zehra hanım o gün kardeşi Bilal’in ona geleceğini biliyordu. Onun için çarşıya uğramış iki tane büyük lahana almıştı. Kardeşi lahana dolmasını çok seviyordu. Bi de üstüne sarımsak yoğurt olursa onun için bulunmaz nimetti. İki tane büyük lahana ile kendini zar zor şehir içi minibüsüne atmıştı. Allahtan ineceği durak tam evlerinin önündeydi. Aksi halde bu iki kocaman lahanayı hayatta taşıyamazdı. Mecburen bir tane almak zorunda kalacaktı.
Zehra hanım her zaman böyle yapardı. Ne olursa olsun aldığında fazla fazla alırdı. Evde bulunmasının zarar olmayacağını düşünürdü. Acil bir şey olduğunda herşeyin fazladan olması mahçup olmasını engellerdi. Bugün öyle yapmıştı. Kardeşi tek gelmesine rağmen o yine fazladan bir lahana almış ve evinin yolunu tutmuştu. Evi sahile yakındı. Mahallenin adı da Sahil Mahallesiydi. No yirmi dörtte üçüncü katta oturuyordu.
Evin önünde minibüsten inmesine rağmen üçüncü kata çıkana kadar ter içinde kalmış çok yorulmuştu. İki lahanayı ayrı poşetlere koymuş sıkıca bağlamıştı ağızlarını. Merdivenler uzadıkça poşetlerin elini sıktığını, parmaklarını koparacak gibi olduğunu hissediyordu. Kapının önünde poşetleri yere bıraktığında derin bir soluk alıp iyice rahatlamıştı. Anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Ayakkabılarını kapının dışında bırakmıştı. Lahanalardan birini mutfağın tezgahının üzerine bıraktı. Diğerini ise mutfak balkonunun kapısını açtı balkona bıraktı.
Bilal ikindi ezanının sesini duyduğunda Tatvan çarşısında hala oyalanıyordu. Birçok dükkana girip çıkmış, kiminden bişeyler almış kimine sela verip ayaküstü biraz çene çalmıştı. Sahilde biraz yürümüş temiz havayı ciğerlerine doldurmuştu. Bütün sanki havanın ayrı bir güzelliği ve serinliği var gibiydi. İlk defa içine dolu dolu çekmiş ciğerlerinin şiştiğini ve rahatladığını hissetmişti. Bölgenin insanları buraya Van gölü demez Van denizi derdi. Bilal içinde denizdi. Öyle ya niye Hazar gölüne Hazar denizi diyorlardı da buraya Van denizi demiyorlardı. Buranın ne eksiği vardı. Sadece küçük bir alana sahipti. Lakin bölge insanı için devasa bir alan bir cennet, ferahlık, sakinlik yeriydi. Onlar için bütün bunlar ancak deniz ile ifade edilebilirdi. Göl demek ruhu baskılamak, küçük düşünmekle eş değerdi.
Sahildeki turunun ardından ablasının evine doğru yola koyuldu. Küçük adımlarla yol almaya çalışıyordu. Yürürken bu güzel havayı teneffüs ede ede gitmek istiyordu. Sahil mahallesindeki ablasının evine varıp zili bir kere çaldığında kapıdan bir ses gelmemişti. İkinci çalıştan sonra yukarıdan birinin otomatiğin düğmesine bastığını gördü. Apartmanın kapısı açılmıştı. Sahil ayrılmak istemiyorcasına küçük adımlarla geldiği binanın merdivenlerini ikişer ikişer çıkmaya başlamıştı. Üçüncü kata çıktığında dahi ne bir yorgunluk ne de nefesinde daralma vardı. Beş on basamak aşağıdan göz ucuyla dairenin kapısına baktığında kapının o gelmeden önce açılmış olduğunu gördü. Ablası onu kapıda bekliyordu. Zil çaldığında ablası mutfaktaydı. Lahanaları sıcak suda iyice yumuşatmış süzgeçle bir tepsinin üzerine almıştı. İşini bitirmeden zilin çalındığını duymuş kapıyı açmıştı. Kardeşinin olduğunu bildiği için diafondan kim olduğunu dahi sormamış hemen kırmızı düğmeye basıp kapıyı açmıştı.
Zehra hanım kardeşi Bilal’e sıkıca sarıldı. ‘Niye geç kaldın?’ diye sordu. Kardeşi ‘bugün canım sahilde biraz yürümek istedi’ diye karşılık verdi. Zehra hanım çok üstünde durmadı bunun. Ama yine de merak etmişti. Kardeşi sahilde yürüyüş yapmayı seven biri değildi. Daha çok çarşı da tanıdıkların yanında oturup sohbet eden, çay bahçelerindeki ufak kürsülü masalara çömelip çay içerken sağdan soldan konuşmayı seven biriydi. ‘Neyse’ dedi içinden. Ama aklına başka birşeyinde geldiğini hissetmişti. Acaba kardeşi aşık mı olmuştu. Birinin aklına ve yüreğine düşmesi mi ilk defa onu sahile götürmüştü. Tek başına yürürken onu düşünür, ona dair hayaller kurardı. Kaşının karalığından, gözlerinin mavisinden, saçının sarısından, endamından, nazından, cilvesinden bol bol kendi kendiyle sohbet ederdi. Böyle bir sohbet içinde en iyi yer tek başına kalmaktı. Belki bugün bunun için gelmişti yanına. Ablasına ondan bahsedecekti. Ne yapması gerektiğini soracaktı. Kardeşinin böyle şeyleri annesi ve babası ile konuşmaya utanacağını biliyordu. Daha doğrusu bu bölge de gençlerin hemen hemen hepsinin böyle şeyleri anne babalarıyla konuşması ayıp kaçardı. Yanlış anlaşılmak değildi mesele. Büyüklere duyulan saygıyla alakalıydı. Toplum öyle öğrenmiş öyle gidiyordu. Ama son yıllarda çok şeyde kırılmalar olduğu gibi bunda da kırılmalar yaşanıyordu. Birçok genç ailelerini karşılarına alıp utanmadan, sıkılmadan herşeyi anlatıyordu. Doğru olan da bu değil miydi zaten. Bir aile de herşey açık ve aleni olmalıydı. Beraber yapılmalı, birbirine destek olunmalı, ailenin içinde gizli saklı birşey olmamalıydı. Aksi takdirde iş başka yöne evrilirdi. Aile demek herşey demekti.
Zehra hanım kardeşinin bu sefer ki gelişini buna bağlıyordu. İçindeki bu bilinmezliği buna bağlıyordu. Nasılsa kardeşinin ona anlatacağını biliyordu. Eğer düşündüğü şey buysa büyük bir mutluluk ile dinleyecek elinden ne geliyorsa herşeyi yapacaktı. Ama önce ‘beni bekleyen şu lahana sarmasını yapmalıyım’ diye düşündü. Buraların lahana sarması da çok güzel olurdu. Bir de üzerine sarımsaklı yoğurt döküldü mü enfes olurdu. Tabi yapan elinde maharetli olması lazımdı. Zehra hanım yemeklerini pek methetmez ama onun evinde bir defa yeme yiyeninde dilinden düşmezdi. Yemeğin kıvamını, baharatını, tuzunu öyle ayarlardı ki ne eksik ne fazla olurdu. Birçok kişi yaptığı yemeklerin tadını nasıl böyle bir aşçı gibi ayarladığını ona sorduğunda ‘her zaman yaptığım gibi yapıyorum’ der geçiştirirdi. Soranlara aynı tarifi verir ama daha sonra yapanların aynı lezzeti yakalamadığı dönütüyle karşılanırdı.
Mutfakta ki işini bitirip kardeşinin yanına gittiğinde kardeşinin kanepe de televizyonun karşısında uyuyakaldığını görmüştü. Yavaşça televizyonu kapattı. İnce bir örtü attı üstüne. Sonra salondan çıkıp kapıyı ses yapmadan ardından çekti. Mutfağına geri döndü. Kardeşi uyurken yemeğini bitirmiş bir de tatlı yapmıştı. Kardeşi trileçe tatlısını çok sevdiği için bir tepsi de bu tatlıdan yapmıştı. Balkan mutfağının efsane tatlısı olarak bilinen bu tatlının aslında yirminci yüzyılın başlarında Güney Amerika ülkelerinden dünyaya yayıldığını da birçok yer söylüyordu. Ama Bilal için bunun önemi yoktu. Neyin nerden çıktığı önemli değildi ona göre. Çok sevdiği bu tatlı önüne geldiğinde yudumladığı çayı unutup bardak bardak içiyor üstüne de üçer beşer dilim tatlıdan midesine indiriyordu. Bu akşam onun için herşey hazırdı. Rahat bir döşek, istediği yemekler ve çok sevdiği tatlıdan bol bol yiyebilirdi. Ama gecenin sonunda onu bekleyen kötü bir sürpriz vardı ve bu aklının ucunda bile geçmeyecek birşeydi. Bilal kanepe de uyuyordu.
Saat akşam yediyi vurunca kapının ziliyle uyandı. Eniştesi gelmişti. Ablası anahtarını kapının arkasında bıraktığı için kapıyı anahtarla açamamış ve zile basmıştı. Uyandığında üzerinde bir örtünün olduğunu ve televizyonun kapatıldığını gördü. O akşam hep beraber keyifle yemek yemiş havadan sudan bol bol sohbet etmişlerdi. Söylemek istediği şeyi ve ablasının dinlemek istediği konuyu ise açmamıştı. Yatmadan önce ablasına ‘yarın seninle önemli birşey konuşmam lazım’ deyip ertesi güne ertelemişti. Önceki her gelişinde bir çarşaf serilip yattığı kanepe de yatmak istememiş ablasına yer döşeği açtırmıştı. Nedense bu sefer döşekte yatmak için çok ısrarcı olmuş ablası da ses çıkarmamıştı. Bilal ablasının getirdiği eniştesinin yedek pijamalarını giyip ağır yün yorganın altına girdiğinde bir rahatlık hissetmişti. Ağır yün yorganın verdiği huzuru ve rahatlığı nedense son zamanlarda herkesin kullandığı elyaf yorganların ve battaniyelerin hiçbirinde bulamıyordu. Gözlerini bir daha kapatıp uykuya daldığında saat sabaha karşı üçü gösteriyordu.
O akşam saat gece yarısını geçip sabaha doğru ilerlerken hala hepsi uyanıktı. Ancak saat gece yarsından sonra ikiyi gösterdiğinde Bilal’in yatağı açılmış, çok istediği döşeği serilmişti. Ablası ve eniştesi yatak odalarına giderken Bilal kendisi için bırakılan epey kullanıldığı her halinden belli olan pijamaları giydi ve kalın yorganın altına girdi. Yatakta sağa sola döne döne uyumaya çalışıyordu ama uykusu gelmiyordu. Çünkü akşam üzeri uyumuş ve bedeni rahatlamış üstündeki bütün ağırlığı atmıştı. Şimdi ise gözlerinde yarım bir güneş aydınlığı vardı. İçinde hal gündüzü taşıyordu. Bedeninin uyumaya niyeti yok gibiydi. Fakat kendini zorlayarak, sağa sola dönüp durarak saat gece yarısından sonra üçü gösterdiğinde Bilal uyumuştu. Sanki ruhunu kapıda duran birine teslim etmişcesine uykuya dalmıştı. Artık ne kimsenin ondan ne de onun kimseden haberi yoktu. Babasını her zaman dediği gibi ‘yalnız Allah görüyordu.’
Zehra hanım sabah saat altı da uyanmış lavaboya gitmişti. Bir ses kulağını hafiften tırmaladı. Mutfağa gidip bir bardak su içti. Bardağı tezgahın üzerine bıraktı. Sonra odasına geri döndü. Odasına girip kapıyı kapattığı esnada aynı sesi yine duydu. Bu sefer hışırtılı ses sanki sürünüyordu. Önce anlam veremedi. Yatağının başucuna gitti ama yatağa girmedi. Terliklerini hala çıkarmamıştı. Tekrar kapıya yöneldi. Odasının kapısını açtı. Holun ışıklarını açmak için düğmelere elini uzattı. Bir tık sesiyle orta yer aydınlandı. Bir an mutfak kapısından ince küçük bir kuyruğun kaybolup içeri girdiğini gördü. Fare zannetti. Ama sonra üçüncü kata farenin çıkamayacağını düşündü. ‘Belki de bir boşluk bulmuştur ya da borulardan tırmanmıştır’ diye düşündü. Fareler kuyruklarının geçtiği her yerden geçerdi zaten. Muhtemelen öyle olmuştur diye akletti. Zehra hanım kadınların bir çoğunun fareden korkup köşe bucak kaçmasına rağmen hiç korkmazdı. Hatta eliyle kuyruğundan yakalayıp attığını bile hatırlıyordu. Herkes pis ve iğrenç olan bu hayvandan kaçarken onun için sadece ufak gereksiz ve hastalık yayan bir canlıdan başka birşey değildi. Önemli olan ortamın bu hayvandan ve pisliğinden temizlenmesiydi. Aksi takdirde çok çabuk yavrulayarak çok hızlı ürüyorlardı.
Zehra hanım fare olduğunu düşünerek mutfak kapısına yöneldi. Kapıyı hafiften araladı. Mutfağın ışıklarını bir tık sesiyle açtı. Etrafına bakındı. Gözleri çok hafif aralık kalmış mutfak balkona döndü. Dönmesiyle fal taşı gibi açılması bir oldu. Mutfak kapısının dışına bıraktığı lahananın içine yarısı dışarda kalmış bir yılanın süzülerek girdiğini gördü. Ne olduğunu nasıl olduğunu anlamadan bir çığlık koptu boğazından. Olduğu yerde donmuştu. Öyle ki eşinin geldiğinin bile farkına varmamıştı. Eşi onu sakinleştirmeden zilin çalındığını duydu. Gelenler karşı komşularıydı. Sabah namaz için kalktıklarında kopan çığlığın hikmetini ve gerekirse yardımlarını esirgememek için üstlerine birşey almadan pijamalar ile kapılarına dayanmışlardı. Zehra hanım hala şoktaydı. Tezgahın üzerine bıraktığı su bardağına bu sefer kocası biraz su koymuş bir yudum içirmiş kalanını avucuna döküp yüzünü ıslatmıştı. Kendine gelir gibi olduğunda kocasının gözlerine baktı. Daha kimse sormadan ‘yılan’ dedi. ‘Yılan lahananın içine girdi’ dedi bir daha. Eşi üzerinden şaşkınlığını attıktan sonra hemen ayaklanıp balkonun kapısını çekti. Kapı tamamen kapanmıştı. Ama Zehra hanım korkudan titriyordu. Eşi ve karşı komşuları Aysel hanım ile Nihat bey de başucundaydı. Hala onu sakinleştirmeye çalışıyorlar, korkusunu yenmesi, kendine gelmesi için uğraşıyorlardı. Belki ufak bir gölge, halisünasyon ya da uyku hali gibi birşeydir diye düşünmüşlerdi. Aksi takdirde üçüncü kata yılanın çıkmasını akla mantığa sığdıramıyorlardı. Komşuları Nihat bey ve Aysel hanımda, eşi de böyle birşeyin olamayacağını düşünüyordu. Ta ki birden Zehra hanımın gözleri fal taşı gibi yine açılana kadar sürdü düşünceler. Birden zehra hanımın kalbine düşmüştü. Kocasına baktı. Gözleri dolmuştu. ‘Kardeşim, Bilal’ diyebildi. O an eşi de daha iyi fark etmişti olanları. Kopan çığlıkla karşı komşuları gelmesine rağmen Bilal’den çıt çıkmamıştı. Yattığı odanın kapısı ile mutfağın kapısı yan yanaydı. İki kapıyı ayıran sadece bir kirişti. Hızlıca toparlanıp ayağa kalktılar. Bilal’in yattığı odanın kapısını açıp ışığın düğmesine bastı eniştesi. Ortalık aydınlanmış olmasına rağmen Bilal yorganın altında uyuyordu. Saçının bir teli bile görünmüyordu. Zehra hanım kapının kenarına tutunmuş komşusu Aysel hanım ile beklerken eşi ve Nihat bey Bilal’in yatağına başucuna gelip durdular. Bilal’in eniştesi yorganına çekip kaldırdığında yorganın altında dili boğazında mosmor olmuş, kaskatı kesilmiş bir halde canı çekilmiş cesediyle karşılaştılar. Rüyasında kapının eşiğinde onu bekleyene ruhunu gerçekten teslim etmişti. Bedenini de soluksuz, hoşçakalsız kalın yorganın altında bırakmıştı. Aynı kapının eşiğinde duran ablası kardeşini öyle görünce dünyanın etrafında döndüğünü hissetti. Sonrasını da hatırlamıyordu zaten. Kardeşinin cenazesine ne olduğunu, yılanın nereye gittiğini, balkondaki lahanadan haberi yoktu. O acının kuyusunda kardeşi için dövünürken, bunun sebebi olarak kendini paralarken, ölmeden ölümü yaşarken herşey halledilmiş cenaze defnedilmişti. Ve ateş ancak düştüğü yeri yakmıştı.

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
En tatlı uyku Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz En tatlı uyku yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
En Tatlı Uyku yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL