7
Yorum
20
Beğeni
5,0
Puan
152
Okunma
Sen misin Kars’ta sabaha karşı sokak lambalarının altında ağır ağır yağan kar…
Taş binaların suskunluğunda içime çöken o eski yalnızlık, sen misin?
Her düşündüğümde boğazımı düğümleyen bir sızı var; adı konmamış, yeri belli ama tarifi zor. Ani Harabeleri’ne bakarken oluyor bu. Yıkık bir duvarın gölgesinde asırlarca beklemiş bir dua gibi… Taş taş üstüne yığılmış ama her biri ayrı bir hikâye fısıldıyor. Rüzgâr, Arpaçay’ın kıyısında dolaşıp geliyor; suyun sesi tarihle karışıyor. “Sen misin?” diyorum, cevabı olmayan bir soruyla.
Kars Kalesi’nden şehre bakınca kalbim daralıyor. Genişliyor sonra. Aynı anda. Bir şehir hem insanın içine sığar mı? Sığıyor işte. Bir fincan çayın buğusunda, eski kaşarın keskin kokusunda, soğuk sabahların sertliğinde sığıyor. Eski kaşar… Bekledikçe değerlenen, zamanla ağırlaşan. İnsan da öyle değil mi? Bekledikçe hasret oluyor, zamanla özlem.
Ardahan’a geçiyorum düşüncelerimde. Kura Nehri akıyor; acele etmeden, gösterişsiz ama kararlı. Nehir gibi olmak istiyorum bazen. Ardahan Kalesi dimdik; geçmişin nöbetçisi gibi. Serttir bu topraklar ama adildir; az verir, çok öğretir.
Ve Yalnızçam… Ardahan Yalnızçam Kayak Merkezi…
Burası başka bir yalnızlık anlatır insana. Adı gibi, sessiz ama mağrur. Çamların arasından süzülen rüzgâr, yüzüne değil doğrudan yüreğine çarpar. Kar burada sadece kar değildir; insanın içini arıtan bir beyazlıktır. Kayarken aşağı, düşünceler yukarı çıkar. Her iniş bir yük bırakmaktır sanki. Zirvede durup etrafa bakınca anlıyorsun: Yalnızlık bazen eksiklik değil, insanın kendisiyle baş başa kalabildiği en saf hâlidir.
Sarıkamış Kayak Merkezi ise bambaşka bir sessizliktir.
Çam ağaçlarının arasından süzülen kristal kar, dünyada eşi az bulunan o meşhur Sarıkamış karı… Burada kayan sadece insan değildir; hatıralar da kayar. Her inişte bir tarih susar, her duruşta bir dua içten içe yükselir. Sarıkamış’ta kar örtmez, sarar. Acıyı da sarar, umudu da. Kayak pistlerinde çocukların kahkahası, geçmişin ağırlığını bir anlığına hafifletir. Soğuk serttir ama insanın içini ısıtan tuhaf bir merhameti vardır buranın.
Çıldır’a uzanıyor yolum. Çıldır Gölü… Kış gelince buz tutan, sessizliğin en gür hâli. Buzun üstünde yankılanan ayak sesleri, kış festivali, atlı kızaklar… Soğuğun içinde sıcacık bir kalabalık. İnsanlar gülüyor, nefesler buhar oluyor. O an anlıyorum: Soğuk üşütmüyor, uzaklık üşütüyor.
Şeytan Kalesi çıkıyor karşıma. Adı ürkütücü ama manzarası büyüleyici. Sarp kayalara tutunmuş bir yalnızlık abidesi. Orada durup soruyorum kendime: Sen misin beni çağıran, yoksa ben mi sana geliyorum?
Iğdır’a indiğimde renk değişir. Pamuk tarlaları bembeyaz, kayısı ağaçları bereketli. Dağın gölgesinde başka bir sıcaklık. Tuzluca’da kaya tuzu… Sert ama şifa gibi. Yeryüzü, insanı iyileştirmek için ne çok şey saklıyor içinde.
Arpaçay’da suya eğilip yüzüme bakıyorum; gölgesini tanıyamadığım bir ben. Göle’de eski kaşar bir dilim daha kesiliyor; sohbet koyulaşıyor. Sözler ağır ağır geliyor, tıpkı bu toprakların insanı gibi. Az konuşup çok hissedenlerden.
Kars ve Ardahan kaleleri, Çıldır Gölü’nün buzu, Ani’nin suskunluğu, Kura’nın akışı… Hepsi bir araya gelip içimde tek bir cümleye dönüşüyor: Sen misin?
Her düşündüğümde boğazımı düğümleyen, gözlerimi uzaklara diken o şey… Adı memleket belki, adı çocukluk, adı yarım kalmış bir cümle.
Sen misin özlem?
Sen misin hasret?
Yoksa ben miyim bu topraklara her defasında yeniden dönen?
Cevabı bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Düşündükçe içimde çoğalıyorsun.
Ve her çoğaldığında, adını sessizce fısıldıyorum: Sen misin…
ALİ RIZA COŞKUN
5.0
100% (11)