12
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
437
Okunma

İş hayatını bana unutturan şey, hiçbir zaman büyük mutluluklar olmadı.
Bazen yalnızca bir evin mutfağında kaynayan çay, fırından çıkan börek kokusu, çocukların birbirine karışan sesleri yeterdi. Ablamın evi de öyleydi işte; kapısından girer girmez insanın omuzlarındaki yükü biraz olsun indiren cinsten.
O evin içi hep kalabalıktı. Bir kurbağa göleti gibi…
Her köşeden ayrı bir ses yükselir, hiçbir ses tam olarak duyulmazdı ama hepsi birlikte hayatın gürültüsünü oluştururdu. Çocuklar koşar, bağırır, mızmızlanır; kimisi ağlar, kimisi gülerdi. Sesler bazen başımı ağrıtırdı ama yine de orada olmayı severdim. Çünkü o seslerin içinde yalnızlığım biraz kaybolurdu.
Mutfakta baş gelin Necla vardı. İş yapmayı seven, elleri hiç durmayanlardan. Kirli tabakları sudan geçiriyor, makineye diziyor, bir yandan da salondaki gürültüye laf yetiştiriyordu. Balkonda ise ortanca ablamın kızı Selin, arkadaşı Elgin’le yan yana büzüşmüş, sigaralarını içiyordu. Duman açık havada dağılıyor, gökyüzü sanki demleniyordu. İçerideki kalabalıktan kaçmış gibiydiler; ben de biraz onlara imreniyordum.
Çocukların önüne konan cipsler, çekirdekler çoktan anlamını yitirmişti. Hiçbiri yerinde durmuyordu. Hayat, onların bedenlerinde bir fazla enerji olarak dolaşıyordu.
Tam o sırada, içimde yıllardır sessiz duran bir kapı aralandı.
Bir cümle ağzımdan döküldü, neden söylediğimi ben bile bilmiyordum:
“Gidelı otuz yıl geçti… Çok bilgim yok.”
Ablamın bakışlarını o an fark ettim. Kaşlarıyla, gözleriyle beni susturmaya çalışıyordu. Önce anlamadım. “Eniştem mi geldi?” diye düşündüm. Onun arkadaşlarının yanında bu konulardan hoşlanmayacağını sandım. Oysa mesele bu değildi. Ablamın bakışlarında acele vardı, telaş vardı… hatta korku.
Bir süre sonra bana yaklaştı. Sesini, odadaki kadınların duymayacağı kadar alçaltarak konuştu:
“Misafir odasında yatıyor.”
Kalbim, o an göğsümde bir yere çarptı sanki.
“Kim yatıyor?” dedim.
Bir an durdu. Sanki bu cümleyi kurmak ona da ağır geliyordu.
“Hüseyin burada.”
Dizlerim gevşedi. Ayakta durmak zorlaştı. Zaman, sanki bir anlığına durdu; evin içindeki sesler boğuklaştı. Gözlerim çantama, montuma kaydı. İçimden bir ses “git” dedi. Kimseye bir şey söylemeden, iz bırakmadan çık git.
Çünkü o adam…
Ömrümün yarısında çoğu hüzünle, elemle geçmişti. O gitmişti. Başkalarının hayallerinin üzerinden yürüyerek, benim en güzel yıllarımı ardında bırakmıştı. Yetmemiş, kendi hayatını kurmuştu. Bir kadınla evlenmiş, iki kız çocuğu olmuştu. Ben anne olamazken o baba olmuştu.
Ben ise anneliği hep başkalarının çocuklarından ödünç almıştım. Yeğenlerimi severken içimde eksik kalan yeri susturmayı öğrenmiştim.
Hayır…
Bu kadar kolay affetmeyi kabul edemezdim. Onunla aynı havayı solumak bile canımı yakıyordu. Yaralarımın kenarında etler çürümüşken, o oturma odasında uyuyordu. Üstelik bu eve geldiğimden haberi var mıydı?
Evin içinde amaçsızca dolaştım. Öfke bir an kabardı. Odaya girip yüzüne her şeyi haykırmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü hâlâ sevdiğimi anlarsa, beni takıntılı bir kadın olarak hatırlayacaktı. Oysa ben, yıllar boyunca susarak hayatta kalmıştım.
Ablam beni izliyordu. Gözleri üzerimdeydi; sanki attığım her adımın gölgesi onun bakışlarında büyüyordu. Dayanamadı, yanıma geldi:
“Merak etme,” dedi. “Bugün geleceğini bilmiyor. Enişteni gece aramış. Türkiye’ye gelmiş. Havaalanından almasını istemiş. Enişten de otele değil eve getirmiş. Ben de şaşırdım.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“Suçlama enişteni. Herkes hayatında mutlu. Hüseyin yıllardır gelmedi ülkeye. Davalarının bittiğini bile bilmiyormuş.”
“Sorun değil abla,” dedim. “Ben çıkamam.”
“Gitme,” dedi. “Kolay kolay uyanmaz. Uyanırsa da kadın seslerini duyup odadan çıkamaz.”
Tam o sırada bir çocuk koşarak oturma odasına daldı.
Ve ben onu gördüm.
Koltukta oturmuş, elinde bir kitap vardı. Başını hafifçe kaldırdı. Gözlüğünün üzerinden baktı. Yıllar geçmişti… Saçları beyaz bir bulut gibiydi. Bedeni küçülmüş, yorgunluk kemiklerine sinmişti. Camlı büfeden yansıyan siluetinde bile bunu görmek mümkündü.
Beni henüz fark etmemişti.
Ben ise onu izliyordum. Hem fark etmesini istiyor, hem de korkuyordum. Görse ne değişecekti? Köyden okumak için çıktığı o hayattan beni hatırlayacak mıydı? Sanmıyordum.
Gözüm alnının ortasındaki yara izine takıldı.
Gençtik. Zaranın gözbebeği olan Kızılırmak kıyısındaydık. Taş çektiren çocukları izliyorduk. Bir gösteri yapmak istemişti. Bir taştan diğerine adım atarken ayağı kaymış, suya yuvarlanmıştı. Herkes çığlık atmıştı. Alnı kanıyordu. Adaşı Hüseyin Amca yarasına bez bastığında onun canı yanmıştı; benim içimde ise bin bir acı aynı anda renk değiştirmişti.
O, bendim.
Ben de oydu.
Sessizce ablamın yanaklarından öptüm. Son bir kez daha oturma odasına baktım. Koltukta kitap okuyan yüzüne…
Hâlâ beni görmemişti.
"kendinde gidince insan kendini bulurmuş" ne kadar doğru olduğunu ablamın evinden dışarı çıkınca anladım.
Evet Gökyüzü o sabah beni tanıyormuş gibiydi. Ne fazla parlak ne de ürkütücüydü; sanki uzun zamandır konuşmadığımız bir dost gibi, sessizce selam verdi. Dışarı çıktığımda ilk gözlerim ona değdi. Gözlerim kısıktı, ışığa değil, hayata alışmaya çalışıyordu sanki. Bedenimdeki uyuşukluk ise geceden kalma bir yorgunluk değildi; bu, zamana yayılmış bir tükenmişlikti.
Ablamın Güngören’deki evi arkamda kalırken, bunun onunla ilgisi olmadığını kendime defalarca söyledim. Onun… Adını içimden bile geçirmemeye çalışıyordum. İnsan bazı isimleri anmadan da taşır; kalbin içinde, dokunulmaz bir yerde. Belki de kendimi avutuyordum. Belki de bir ihtimal yaratıyordum kendime. İnsan bazen hayatta kalmak için hikâyeler uydurur. Merak edildiğine inanmak ister. Birinin hâlâ gözlerinde kendine yer ayırdığını düşünmek ister.
Ama ihtimaller, gerçekleşmedikçe insanın omuzlarına yük olur. Hafifletmez. Sadece geciktirir.
Kalbimde onu yaşamış olmam, onu beklediğim anlamına mı geliyordu? Bu soru, günlerdir zihnimin içinde dönüp duruyordu. Beklemek… Güzel bir kelime gibi durur ama insanı zayıf düşürür. Beklediğini kabul eden biri, savunmasızdır. Ben savunmasız görünmek istemiyordum. Çünkü yıllar insana şunu öğretir: Herkes kırılganlığı kaldırmaz.
Adımlarım ağırdı. Sanki ayaklarımın altındaki asfalt, beni tanıyor ve bırakmak istemiyordu. Bir araca binmedim. Nedenini düşündüm. Parasızlıktan değildi. Kaçmak istemiyordum aslında; sadece durmak istemiyordum. Arkama bakmadan yürümek, geçmişe borçlanmamak gibiydi.
Bir an, zihnim bana oyun oynadı. Eski bir Türk filmi sahnesi gibi geldi her şey. Kadın koşar, adam arkasından gelir. Yıllar geçmiştir ama aşk değişmemiştir. İnsan bu sahneleri sever. Çünkü umut taşır. Ama sonra kendime güldüm. Hayat, sinema kadar cömert değildir. Peşinden gelen biri olsaydı, o gün gelirdi. Sessizce çekip gitmezdi.
Ana caddeye çıktığımda kalabalık arttı. Arabalar birbirine değecek gibiydi. İnsanlar aceleyle bir yerlere yetişiyordu. Ben ise her şeyi beyaz bir bulutun içinden izliyordum. Sesler boğuk, görüntüler uzaktı. Burası Zara değildi. Ve ben artık o kız değildim. Zara’da bırakmıştım bazı şeyleri: gençliğimi, acele kararlarımı, bazı yanlış sevdaları.
Onun kurduğu dünyanın kapıları bana açık mıydı, kapalı mıydı bilmiyordum. Belki de artık böyle kapılar yoktu. Belki o da kendi özlemlerini söküp atmış, belleğinin bir köşesine atmıştır. İnsan bazen unutmaz; sadece bakmamayı öğrenir.
Yol ıslaktı. Ne zaman yağdığını hatırlamıyordum. Dizlerimin üstüne çöktüğümü fark ettiğimde etrafta kimse yoktu. Ya da vardı da ben görmüyordum. Kaybettiğimi bir daha bulduğuma nasıl sevinirdim ki? İnsan, kaybın kendisiyle yaşamaya alışınca, bulmak bile yabancı gelir.
Yaşım altmışı geçmişti. Dallarım çiçeksizdi. Meyve vermeyen bir ağaç gibi hissediyordum kendimi. Ama kalbim… Kalbim hâlâ çarpıyordu. Nedensiz değil belki; sadece sebebini artık anlatacak kelimelerim yoktu.
Ayağa kalktım. Üzerimdeki ıslaklığı silmedim. Bazı izler silinmemeli. İnsan, yürümeye devam edebilmek için her şeyi temizlemek zorunda değildir.
Yol uzundu. Ve ben, ilk kez, nereye varacağımı bilmeden yürümeyi kabullendim.
21-01-2026
İST
5.0
100% (10)