7
Yorum
19
Beğeni
0,0
Puan
171
Okunma

Bir ülkede kelimeler anlamını yitirmeye başladığında, ilk bozulan şey hakikat değil, utanma duygusudur. Medyada bağıranların çoğalması, bürokraside susanların makbul sayılması, yargıda geciken adaletin rutinleşmesi, akademide sorunun değil soruyu soranın sorun haline gelmesi bir tesadüf değildir. Bunların hepsi, adı konmamış ama her yere sirayet etmiş bir düzenin belirtileridir.
Ekranlarda sürekli konuşan ama aslında hiçbir şey söylemeyen bir dil hakimdir artık. Soru sormak kışkırtıcılık ve tahrik cevap vermemek ise strateji sayılmaktadır. Hakikatin yerini sadakat, bilginin yerini ezber, vicdanın yerini ise reyting ve talimat almıştır. Medya, olanı anlatmak yerine olması isteneni tekrar eden bir yankı odasına dönüştüğünde, toplum gerçeği değil sadece gürültüyü duyar.
Bürokraside usul, evrakta değil, yukarı bakışta aranır olmuştur. Doğru olanlar değil, uygun olanlar ilerler. Yanlış kararlar imzayla kutsanır, ama yapılan doğru itirazlar ise uyumsuzluk gerekçesiyle elenir. Liyakat, bir ölçüt olmaktan çıkıp bir tehdit gibi algılanır. Çünkü bilen insan, itaat eden insandan daha zor yönetilir.
Yargı salonlarında geciken her karar, yalnızca dosyaları değil, adalet duygusunu da çürütür. Adaletin terazisi gözleri bağlı değil; başı öne eğik duruyorsa, orada hukuk değil, korku konuşuyordur. Kimse açıkça “adalet yok” demek zorunda değildir, insanlar artık hakkını aramaktan vazgeçtiğinde sistem kendini ele verir.
Akademide ise suskunluk bilgelik, tekrar cesaret sanılmaktadır. Soru sormayanlar yükselir, soru soranlar etiketlenir. Bilim, artık hakikati aramanın yeri değil, sınırları aşmamayı öğrenmenin alanına indirgenir. Oysa üniversite, iktidarların konfor alanı değil, toplumun vicdan ve akıl deposu olmalıdır.
Bütün bu alanları birbirine bağlayan ortak nokta ne yazık ki şudur, Usul vardır ama adalet yoktur, düzen vardır ama ahlak yoktur, güç vardır ama temsil yoktur. Herkes belki yerini bilir ama kimse haddini bilmez. İşte çürüme tam da burada başlar.
Bu düzende en tehlikeli olan, kötülüğün olağanlaşmasıdır. İnsanlar her şeye alışır, bağırmaya, susmaya, görmezden gelmeye… Bir süre sonra itiraz eden tuhaf, kabullenen makbul olur. Böylece sorunlar çözülmez sadece üzerileri örtülür.
Ve sonra biri çıkar, hala güçlü olduklarını anlatır. Kağıt üzerinde, ekranda, protokolde… Oysa gerçek güç, bir toplumun sabaha korkuyla mı yoksa güvenle mi uyandığında belli olur. İsimler değişir, yüzler değişir, ama insan kalitesi değişmiyorsa, hikaye de değişmez.
Adı konmamış bu düzenin en ağır bedeli şudur,Kimse kendini sorumlu hissetmez ve herkes bir üstünü işaret eder. Oysa günün sonunda soru basittir ve herkesi kapsar, biz neye sessiz kaldık, ve bu sessizlikten kimler güç devşirdi?
Esas olan bu
*
Mehmet Demir
7124