Dünyadaki bütün insanlar, biri dışında aynı fikirde ve o tek kişi karşı fikirde olsa, o tek kişinin iktidarı ele geçirip tüm insanları susturma hakkı ne kadar yoksa, tüm insanların o tek kişiyi susturma hakkı da aynı derecede yoktur.. john stuart mill
Tevfik Tekmen
Tevfik Tekmen
VİP ÜYE

Istrancalar'da Gündöndü Tarlası (ROMAN) sonuca yakın bir bölüm

Yorum

Istrancalar'da Gündöndü Tarlası (ROMAN) sonuca yakın bir bölüm

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

272

Okunma

Istrancalar'da Gündöndü Tarlası (ROMAN) sonuca yakın bir bölüm



ÖĞRETMEN HASRET


Bir ikindi vaktiydi köyüne döndüğünde. Sene 1975


Mavi minibüs yol boyundaki Ali Bey’in küçük kavesi yanında durdu. Açılan kapıdan indi. Her zamanki gibi elinde gene iki çanta, birinde kitapları birinde de giysileri vardı. O inince eski minibüs kara dumanlar çıkararak Dereköy’e doğru uzayıp gitti…

Haziran ayının ilk günüydü. Hava kapalıydı ve Istrancalar üstüne ılık bir yağmur çiseliyordu. Eski minibüs her yeri dumana verip gidince yol üstünde bir süre kararsız dikilip kaldı. Hemen köye mi gitsem, biraz bekleyip dağ havasını ciğerlerime çeksem, yaz yağmurunu dinlesem gibi kararsızlıklar içindeyken çeşmenin şırıltısını duyunca fazlaca düşünmeden çantalarını kenara bırakıp oraya gitti.
Akşamüzeriydi. İkindi vaktinden biraz öte. Güneş çeşmenin arkasındaki dağın ötesine gitmiş, dağın ve meşelerin koyu gölgesi yolu karşıya geçip köye dönen toprak yere kadar uzamıştı. Burada akşamüzerleri dağlar bir başka güzel olur. Gölgeler uzamışsa ve günün yakıcı sıcağı kaybolup hoş bir serinlik olmuşsa işte o vakit bu vakittir.
Hey gidi günler hey!
Hey gidi dağlar hey!
Hey gidinin Meşeköy’ü!
Hey gidinin seneleri nasıl da geçip gitmişlerdi. Arkadaşı Cin Kerim, yanı başındaydı ve gene kulağına fısıldıyordu:
"Hoş geldin Hasret öğretmen!"
Hasret:
"Hoş bulduk iyi Kerim."
Cin Kerim:
"Hadi geçmiş olsun, okul bitti."
Hasret:
"Bitti şükür."
Cin Kerim:
"Diplomayı aldın, hayrını gör."
Hasret:
"Sağ ol Kerim, sağ ol arkadaşım."

Az ötede bir köy vardı. Uzak değil yakın. Uzansa eli değecek. O kadar yakın. Bu köy onun köyüydü. Cephesinde değişen hiçbir şey yok, dün nasılsa gene öyle. Altı sene önce nasılsa bugün de öyle. Seneler geçmiş, zaman değişmiş olsa bile bu köyde değişen hiçbir şey olmamış. Duvarları gene taştan, sıvaları gene kırmızı veya ak topraktan, çatıları saptan samandan. Bahçeler ottan, çöpten, avlular gürgenden, dikenli güvemden. Kara zivitten yol gelmiş ama tuğla, kiremit, çimento hala gelmemiş…

Dünyada vahşi bir Kapitalizm vardı. Kapitalin verdiği güçle hükmünü sürdürüp gidiyor, güçsüzü ve yoksulu sömürüp semiriyor, semirdikçe sömürdüklerini yerlere serip çizmesiyle, tekeriyle, paletiyle çiğneyip eziyordu.
Bir garip Meşeköy’e yol mu gelmiş? Bir fukara köye medeniyet mi gelmiş? Bir garip köyün kenarından petrol zengini hantal Araplar, Haçlı ruhlu kinci Avrupalılar, burnu büyük Amerikalılar mı geçiyordu?
Bu köyün kenarından kara bir yol geçiyordu. Evet, eskisinden farklı olan bir şey varsa o da buydu. Bu yoldan Mersedesler, Fortlar, Şavroleler geçiyordu. Evet, eskisinden farklı olan buydu. Onlar salam sosis yiyorlarsa, Meşeköylüler gene mercimek, fasulye, nohut yiyordu. Farklı olan buydu. Onlar buzlu viski, köpüklü bira, Meşeköylülerse soğuk su veya ekşi ayran içiyordu.
Meşeköy’e asfalt yol gelmişti ama tuğla, kiremit, kireç, çimento hala gelmemiş. Evler barklar yıkık dökük, her şey eski püskü, duvarlar taştan, sıvalar topraktan, damlar sapla örtülüyken avlular diken olsa, gürgen çalısından, taştan, briketten olsa ne fark eder ki! Varsın bokluklar da kokup duruversinler…

Kapitalizm mi çok güçlü, yoksa kapitalsizler mi güçsüzdü?

Ilık yaz yağmuru ince ince çiselerken, Sırakayalar’dan beriye ılık bir yel ince ince eserken, seneler sonrasında kara zift yolun kenarında durmuş dikilirken ve karmakarışık duygu ve düşünceler içindeyken güçsüz köylü insanına mı kızsın, parayla güçlü insanlığı unutmuş züppe zenginlere mi bilmiyordu...

*
Bu altı sene içinde köylüler bağ dikmemişlerdi. İyi topraklı ve sulak yerlere kavak, tarla boylarına, sınır diplerine ceviz ekmemişlerdi. Küçükaynaklar suyuna bent çekip önünü kesmemiş, kanal kazıp suyu bahçelere getirmemişlerdi. Uzunca Ahmet gibi Karatopraklıktan mavi taşlar söküp kale gibi duvarlar örmemişlerdi. Ahmetçe gibi gündöndü bile ekmemişlerdi. Köy altı sene önce ne kadar eski, içinde yaşayanlar ne kadar fakirse bugün gene öyle, köyse eskisinden de eskiydi. Zamanı ileriye işletemiyorlar, bir ileri iki geri yapıp bir adım gidemiyorlar, bu ne biçim iş? Neden birlik olmuyorlar? Birlikten güç doğar deyip elele, omuz omuza verip neden güçlü olmuyorlar? Bir Kooperatif düşüncesini beyinlerinde neden kurmuyorlar? Ölü toprağını üstlerinden atsalar ya! Önce kadere, sonra ezenlere, sömürenlere, kendilerini bit gibi ufacık görüp insan yerine koymayanlara baş kaldırıp biz de insanız deseler ya! Kaderleri fakirlik fukaralık mı? Kaderleri boyun eğmek, el etek öpmek mi? Ya da küsüp yitmek mi? Böyle bekleşip duruyorlar sus pus. Elleri kolları bağlı gibi tepkisiz, ayakları prangalı umutsuz köleler gibi. Elini taşın altına sokmadan, başını kaldırıp az ileriye bakmadan, hiçbir şey yapmadan çaresizler gibi boyun büküp neyi bekliyorlar böyle? Başları niye yerde, kime boyun eğiyorlar? Kime beyim efendim diyorlar? Böyle olmalarını kim söyledi onlara. Tanrı mı? Onlar fakir ve güçsüz, ötekiler zengin ve güçlüyse ve bu düzeni böyle kuran tanrı ise…
Düzen kuran kim? Kurulmuş düzenleri bozmak isteyen kim? Hangi düzen kim içindi ve gayesi neydi? Güçsüzler güçlenmek için zerre kadar çaba göstermezken, esas mesele bu ki, güçlüler bıkıp usanmadan güçsüzler güçlenmesin diye uğraşıyorlardı. Dişe diş, ete et, kora kor, kana kan, cana can, başa başla karşı koymak mı lazım, kader denilen şeye razı olup sus pus beklemek mi? Bunu onlara kim anlatacak? Horlanan, ezilen, hayvan gibi iteklenen, tekme tokat dövülen, yerlerde sürüklenen bu zavallı insanlar gerçekleri ne zaman görecek? Ne zaman öğrenecek, yetti be deyip ne zaman diklenecek?
Cin Kerim:
"Heey Hasret öğretmen!" diyordu ona. "Kör bir siyaset… Ve de yobaz bir siyaset. Memleketi idare edenler kim, bunları başa getirenler kim? Talip olanlar kim, müsaade eden veya etmeyenler kim? Bir karış ileriyi göremeyen, kim olduğunu dahi ifade edemeyen, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek geçmişi unutup geleceğin ne getireceğini tahmin bile edemeyip âlim geçinen cahil siyasiler varken, kendi akılları kendilerine dahi yetmez ama ahkâm kesen böylesi akılsızlar, ya da satılmışlar kime liderlik önderlik edip de doğru yolu kimlere nasıl gösterecek? İnsan çıplakken insandır. Giyinik insan yok. İnsan çıplaktır. İnsan örtünüp kendini gizlememişken insandır. Gerçekleri gizleyen giysidir. Örtüdür, perdedir. Dünya yüzünde milyonlarca giyinik insan var. Bunların kimisi zengin, kimisi de fakir. Kimisi aç ve cılız, kimisi tok ve şişman. Kimileri sarı benizli, kimileri kara tenli. Kimileri güzel kimileri çirkin. Güzel giysileri eskiyse çirkin, giysileri yeni olan çirkinse güzel oluyor, öyle kabul görüyor. Yoksa çıplak Emperyalist bir Amerikalıyı, doyumsuz ruhlu çıplak bir Avrupalıyı, çıplak Çinliyi, çıplak Japonu, çıplak Rusu, Arabı, Afganıı, Doğuluyu, Batılıyı, Kuzeyliyi, Güneyliyi, dinliyi dinsizi birbirinden kim ayırabilir? Bazıları topla tüfekle, uçakla jetle, bilmem neyle gücüne güç katmış ve bu güçle astığım astık kestiğim kestik mantık ve düşüncesiyle koca dünyaya hükmedip kendi keyfine göre yönetmek istiyor…"
Cin Kerim:
"Her şeyin başı cahillik... Bilgisizlik." diyordu ısrarla.
Hasret:
"Cahillik kader mi?"
Cin Kerim:
"Eğitimsizlik…"
Hasret:
"Kim cahil olmak ister Kerim? Bilgisiz kalmayı kim ister?"
Cin Kerim:
"Hiç kimse…"

İnsanların eğitimsizliği vardı. Bilgisizliğin getirdiği cahilliği vardı. Bir de en önemlisi, kaderciliği vardı. Önce kaderi es geçmeliler. Silkelenmeliler. Sonra inatla bilgilenmemeliler. Akıllı olduklarını bilip bilgili olabileceklerini görmeliler ve bu bilince ermeliler. Akıl ve bilgi paradan puldan, toptan tüfekten, uçaktan jetten, teknoloji denilen soysuz veletten daha güçlü değil mi? Silahın ası, gücün padişahı akıl ve bilgi değil mi? Güçlüler nasıl güçlü olmuş? Güçsüzlere boyunduruğu nasıl vurmuş? Boynu bükük fakir insanlara ne söylemeli, nasıl öğretmeli de onları feleğin çemberinden nasıl geçirmeli! Şeytanın bacağını nasıl kırsınlar, çemberi nasıl yarsınlar, kurtuluşa nasıl varsınlar?
Cin Kerim:
"Seni niye okuttuk bunca sene?" diyordu. "Neden öğretmen yaptık? Sence neden?"
Hasret:
"Bir ben yeter miyim Kerim?"
Cin Kerim:
"Hasret olarak sen varsın. Bir de başka Hasret var. Başka bir yerde bir başka Hasret… Doğudaki Hasret, Batıdaki Hasret, Kuzeydeki, Güneydeki… Daha başka Hasretler… Bir sürü Hasret… Bu memlekette çok Hasret var. Siz Hasretler yeni yeni Hasretler yetiştireceksiniz. Memleketin her yerinden Hasretler fışkıracak bilgili, dirayetli, kuvvetli. Duyarlı… Bu memlekette akılsız siyasetçiler var dedim ama yanlış söyledim, memleketi yöneten akılsız değil satılmış siyasetçiler var. Siz yüreği insan sevgisiyle, memleket sevgisiyle, dünya sevgisiyle dolu öğretmenler bu memlekete, memleket yetmez bütün dünyaya yüreği sevgi dolu yeni siyasetçiler yetiştireceksiniz."
Hasret:
"Köy enstitülerini kapadılar. Böyle bir yere gidecek yolun önünü set çekip kestiler." diyordu. "Sosyalleşmek için atılan bu adım, adım adım yürüyüp Komünizme mi gidecekti? Bu yüzden mi korkmuşlardı? Fakir Baykurtlar, Yaşar Kemaller ve daha niceleri hep Komünist miydi? Onlar arı kovanına çomak mı sokuyordu? Vahşi Kapitalizmin, şiş göbeği doymak bilmeyen Emperyalizmin tekerine taş mı koyuyorlardı? Memleketi Patagonya sanıp istedikleri gibi at koşturanların önüne mi çıkıyorlardı? Zenginlerin, parasıyla güçlülerin, sömürücülerin, din tacirlerinin yolunu mu kesiyorlardı? Dikleniyor, birilerine gerçekleri anlatıp çıkarlarını mı törpülemek istiyorlardı? Uyuyanları mı uyandırıyorlardı? Hey insanlar uyanıp kalkın, siz de diklenin mi diyorlardı? Sonra ne oldu akıllı Kerim? Bunların adı Komünist olmadı mı? Yerlerinden yurtlarından evlerinden edilip sürgünlere gönderilmediler mi? Mahpushanelerin karanlık odalarına kilitlenmediler mi? Susup konuşmasınlar diye baskılar yemediler mi? Yazmasınlar diye kalemleri kırılmadı, yazdıkları yasaklanmadı yakılmadı mı? Sen şimdi bana bir sürü Hasret olun, bir sürünüz birlik olun, onların gözünde Komünist olun, ötekiler gibi sürgünlere gidin, mahpuslara girin, işkenceler görün diyorsun."
Cin Kerim:
"Korkuyorsan hiçbir şey yapma oğlum!" diyordu. "Öğretmen çıktın ya Anadolu’nun bir köyüne gider yıkık dökük bir okuluna girersin. Bozkırın bir köyünde, senin köyün gibi saptan samandan bir köyünde senin çocukluğunun çocuğu gibi olan çocuklara egemenlerin istediği şeyleri öğretip onlardan aldığın maaşla yaşayıp gidersin. O zaman senin onlardan ne farkın olacak oğlum? Madem öyle, madem korkaksın, o zaman burada dikilmiş ne bekliyorsun? Bu haziran ayında, bu ahmakıslatan altında neyi düşünüyorsun? Bakışların bir bu yıkık dökük köyde, bir şu dağların yükseklerinde, ayakların zift karası yolun üstünde niye ıslanıp duruyorsun? Ahmak ahmak... Bu dünyanın düzensizliğini, ezenini, ezilenini, her şeyi bir kenara atıp sevinsene! Sana ne insanlıktan? Sana ne fakirlikten fukaralıktan? Sana ne ezilenlerden? Birilerinin bozduğu bu bozuk düzenli dünyadan sana ne? Sen hayatını kurtardın işte! Buna sevinsen, devletin vereceği maaşla yaşayıp gitsen, hayatın sefasını sürsen ya."
Hasret, bana ne diyebilir miydi? O, aslında sevinçliydi. Her şey için… Büyüdüğü için sevinçli, gidip okuduğu için sevinçli, öğretmen olduğu için, zincirleri kırdığı, ateş çemberini yardığı, ufkunu açtığı, beynini çalıştırdığı için sevinçliydi. Dönüp köyüne geldiği için, yarın başka bir köye gideceği için sevinçliydi.
"Ben korkmam Kerim! Ben kim olduğumu biliyorum. Nereden geldiğimi, nereye gitmek istediğimi çok iyi biliyorum. Korku nedir bilmem. Ben bu köyü, bu ülkeyi, ben bütün dünyayı biliyorum. Ben tanıdım. İyiliği de kötülüğü de tanıdım. Kimler kimden ne istiyor, isteyenleri de kendisinden istenenleri de tanıdım. Bu dünyanın düzenini kimler bozuyor, savaşları kimler çıkarıyor, insanları kimler öldürüyor, insan öldüren bu canilere kimler yardım ediyor, kimler kol kanat geriyor. Kimler köpeklik, yataklık, yardakçılık yapıyor? Dalkavuklar kimdir hepsini biliyorum. Uzaklarda Emperyalist bir ülke, yakınımızda dinci Haçlının adam olmaz ruhu, Kuzeyde Sosyalizmin yüz karası, çöllüklerde kara altının kalın kafalıları… Kara Afrika’nın insanları aç ve susuzken, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan sömürülüp ezilirken, benim şu garip köyüme kiremit bile gelmemişken, bir avuç aç gözlü sömürgeci insan buzlu viski içip havyarı meze ederken, koca dünyayı güzelim insanlara dar edip kendi çıkarları için yol haritaları çizerken, bu güzelim dünya huzur yüzü mü görecek? Ben her şeyi öğrendim biliyorum Kerim! Kimler şiş göbek, kimler fötr şapkalı, kimler kravatlı tanıdım. Ben mavi mintanlı ak güvercin uçuranları da tanıdım. Conileri biliyorum. Özgürlük anıtını, Kızıl Meydanı, Şanzelize’yi, Tianenmen’i… Yamuk kuleyi… Mavi ceketlileri, yeşil yeleklileri, sarı çizmeli kara postallı kimseleri, tek tip giyinenleri, fistan giyen erkekleri… Maoları, Borisleri, Henry’leri, Hitleri, Margreti… Hıristiyanın Haçını, Arabın sakalını, Müslümanın yeşilli bayrağını, öküze tapanı, ölüsünü yakanı… Yahudinin kurnazını ve milyonlarca aptalı da biliyorum. Ben kalemi kılıç gibi keskin olanı, kalemini satmış olanını da biliyorum. Ben onurlu insanlar tanıdım ama değil anasını kendini satan onursuzları da biliyorum. Ne zaman onur onursuzluğu yenecek, işte o zaman her şey düzelecek. Ne zaman insanlar hep çıplak, hepsi aynı düzlük üstünde olacak, herkes aynı yemeği yiyip aynı anlam dilini konuşup aynı çıplaklığı giyinecek, huzur ve mutluluk işte o zaman bulunacak."
Cin Kerim:
"O zaman ne zaman olacak ki?"
Hasret:
"İyiler ne zaman kötüler kadar cesur olacak, ne zaman onursuzlar onurla tanışacak işte o zaman…"
Cin Kerim:
"İyi insan birinin söylediği bir sözdür bu ama olacak, olacak." diyordu. "Önce Üniversiteli genç beyinler uyandı. Ardından işçiler uyandı. Sonra köylüler uyanacak. Kendini patrona köpek etmiş yöneticiler iyice uyanacak. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen uyuklayanlar uyanacak. Uyuyan herkes hep uyanacak…"

Üniversiteler kaynıyordu. Öğrenciler ayaklanmış, bozuk düzene baş kaldırıyorlardı. Onlar ezilenler için baş kaldırıyor, egemen güçler de kalkan başları yılanbaşı ezer gibi eziyordu. Ülke için için kaynıyor, inatçı, basiretsiz, dirayetsiz ve hepbenci yöneticilerin elinde gün günden bir çıkmazın içine sürükleniyordu. Kukla yöneticilerin elinde geçmişi anlı şanlı, her karış toprağı kanla sulanarak kurtarılmış güzelim ülke manda edilip kuklaya çevrilmek isteniyordu...

Hasret, bu günlerde okumuş, beynini bilgilerle doyurmuş, aklını mantıkla yoğurmuş, bu günlerde öğretmen olup bir Haziran gününün ikindiüstüsü köyüne geri dönmüştü. Ilık bir yağmur ince ince yağıyordu. Karmaşık duygular içinde, Istrancalar üstünde, Meşeköy’ün hemen dibinde dikilip kalmış; gözleri buğulu, içi duygulu, başı bulutlu, ılık ılık çiseyen ahmakıslatan altında ıslanıyordu…

Yağmalar, talanlar, karaborsalar ve yokluklar vardı. Bir tarım ülkesinde şeker kuyrukları, yağ kuyrukları, domuz resimli paramız yokmuş diye gaz kuyrukları vardı. Şiş göbekler bu karaborsalarla biraz daha şişerken, anarşi dağlardan inip şehir merkezlerini mesken edinmişken, askerler kışladan çıkıp sokaklara gelmişken, arsız sömürgeciler memleketine poker oynarken mavi gömlekli, ak güvercinli birisi bunlarla nasıl baş edecekti?
Güçlü ve kalleş düşmanlar vardı. Ortadoğuda zengin yeraltı kaynakları, başka tarafta ise aç gözlü kurtlar vardı. Kimisi din deyip gelmek istiyor, kimisi Kudüs, kimisi petrol, kimisi bor, kimisi bol güneşli denizler istiyordu. Kimileri yenilmiş haçlı kompleksinde, kimileri Osmanlı düşmanlığı içinde, kimileri de yok olmuş Bizans topraklarının peşindeydi. Yani, kimi insanlar ekmek derdinde, kimileri de açgözlülük içinde. Meşeköy’e yol gelmiş ne olacak ki? O, Istranca yamaçlarında küçücük bir köy. Koca Okyanusta kum taneciği bile değil. İçindeki bokluklar koksa ne olacak, kokmasa ne olacak? Ceviz ekseler, bağ dikseler, bahçeleri sulayıp bol ürün yetiştirseler ne olacak? Biraz ayaklanıp kalkınsalar ne olacak? Memleket ne zaman ayaklanıp azıcık kalkınsa, biraz düzlüğe çıkıp rahatlasa dünyanın egemen güçleri kıskanıyor, hemen harekete geçip ayağına çelme takıyor, gene yere düşürüyor, gene üstüne çöküyorlardı.
Ne istiyorlardı ki? Ne vurup öldürüyor ne de elinden tutup kaldırıyorlar?
Cin Kerim:
"Öldürseler olmaz, elinden tutup kaldırsalar hiç olmaz!" diyordu "Bir kere ölüyü sömüremezsin! Ayağa kalkıp güçlenmiş birinin de önüne geçemezsin..."
Hasret:
"Böyle sürüp gidecek mi?"
Cin Kerim:
"Evet!" diyordu. "Çünkü onlar böyle istiyor. Sömürü oğlum, sömürü! Sömürünün kanunu bu! Dünyanın egemen güçleri ülkeyi sömürür, bizim egemen güçler de işçiyi, memuru, köylüyü sömürür. Bir güzel düzen kurulmuştur, bu böyle sürüp gider..."

Böyle sürüp gidemez. Gitmemeli. Çünkü bu düzen adaletsiz bir düzen. Bu düzen bozuk bir düzen. Bu düzen sadece bizi değil tüm dünya insanlarını mutsuz eden bir düzen. Ölü bir hayvanı paylaşamayan Akbabalar gibi kanlı canlı bir dünyayı paylaşamamak hayvanlıktan da hayvanlık değil mi? Savaşlar neden var? Kavgalar, dövüşler, sövüşmeler, itişmeler, didişmeler neden bitmiyor? Bunca zenginlik neden eşitçe pay edilmiyor? Herkesin aç değil tok olduğu, herkesin açıkta değil bir kuytuda olduğu, herkesin hasta değil sağlıklı olduğu, huzurun mutluluğun olduğu, dostluğun, paylaşımcılığın olduğu güzel bir düzen neden kurulmaz?
Dünya bir gemi, öyle mi? Uzay denilen boşlukta yüzüyor, öyle mi? Ama bir gün gelip batacak. Gemi batınca kim sağ kalacak? Bazı akılsız insanlar gemiyi delmiş. Delik büyüyor. Su alıyor. Bazıları da delikten giren su buhar olup uçsun diye gemi içinde ateş yakıp yangın çıkarıyor. Ateş yayılıyor. Delik büyürse, yangın söndürülmezse ne suyun önüne geçilir ne de ateşin. Gemi batacak. Delik küçükken tıkamak, yangın büyümeden söndürmek lazım…
Hasret öğretmen: "Oğlum," dedi Cin Kerim’e "ben Mustafa Kemalleri tanıdım. Ben Küba’nın Castro’sunu, Çin’in Mao’sunu, Vietnam’ın N’Guyen’ini tanıdım. Marks’ı, Engels’i, kendini insanlığa adamış Che Guavera’yı, kaç milleti bir eden Tito’yu tanıdım. Rusya’yı, Amerika’yı, Şili’yi, Nikaragua’yı, Sırpsındığı savaşını… Kan gölüne dönen Galiçya’yı, Hitler ruhunun Sibirya’da donuşunu, Allahüekber dağlarında doksan bin askerin aymaz akılsızlarca şehit oluşunu, Çanakkale’nin Gelibolu’sunu biliyorum. İsmet İnönü’yü, padişah Vahidettin’i, Japonya’daki Hiroşima’yı, Nagazaki’yi biliyorum. Bir gün gelecek İran’ın da Fizanın da atom bombası yapacağını biliyorum. Oğlum ben şiş göbekli, fötr şapkalı onursuzlar gördüğüm kadar mangal yürekli onurlu insanları da biliyorum. Ben Ecevitleri, Deniz Gezmişleri tanıdım… Ben Atatürk ilkelerini de biliyorum..."

Koyva Köyü tarafı kapkaraydı. Sırakayalar eteklerindeki yağmur bulutları kabardıkça kabarıyor, köyün üstüne doğru akıyordu. Küçük kahvenin kapısında dikilen Ali Bey de bağırıyordu;
"Heey!" diyordu ona. "Deniz Gezmiş! Orda dikildin galdın… Ahmakıslatan altıda... Islanacaksın. Birazdan gök çatlayacak, yağmur hızlanacak. Hadi kalk gel! Taze çay var. Yeni demledim…"
Hasret:
"Bana mı seslendin?"
Ali Bey:
"Saa ya! Orda başka biri mi var? Hadi, hadi!"
Hasret:
"İyi de benim adım Hasret…"
Ali Bey:
"Yaa! Seni Deniz sandımdı da ben…"
Hasret:
"Onu biliyor musun sen? Tanıyor musun?"
Ali Bey:
"Bilmeyen mi var çocuk? Yeşil bir kaputu vardı seninki gibi. Uzun boyu vardı. Gara saçları, kirli sakalları vardı. Demir gibi yumrukları vardı. Gözleri çakmak çakmaktı. İki de arkadaşı vardı. Onlar darağacında üç fidandı. Kahrolsun Amerika diye bağırıyorlardı. Bunu duymayan mı var?"
Hasret:
"Nerden biliyorsun ki?"
Ali Bey:
"Ohhoo! Sorduğun şeye bak! Iradıyo var, gazata var… Ya sen, ben kimim biliyon mu?"

Binlerce suçsuz ve günahsız insanın yok yere öldüğü bu anlamsız savaş bittikten sonra dünya ikiye bölünmüştü. Bir tarafta Emperyalist Amerika, öbür tarafta da bir başka emperyalist Sosyalist Sovyet Rusya vardı. Bu çaresizlik gibi görünen ortamda ya Amerika’dan yana ya da Rusya’dan yana olmak vardı. Bize sunulan iki seçenek vardı ki, ikisi de boktu ve orta yerde kalmak onlardan da boktu. Sovyet Sosyalizmi bir başka Emperyalist, vesikalı Emperyalist ise kudurmuş köpek gibiydi. Amerika’nın önü bir türlü kesilemiyordu. Kim karşı koymak istiyorsa, hangi ülke yöneticisini kukla edip oynatamıyorsa gözünü kan bürüyor, gidip saldırıyordu. Vietnam direndi. N’Guyen diye biri ülkesine gelen Amerikalı bir bakanı öldürmek istemiş ama yakalanmış. O hapse atılınca bir millet de uyanıyordu. Saygon sokakları bu direncin, bu karşı koyuşun coşkusunu yaşarken dünyanın bir başka yeri Venezuela’daki gerillalar bu özgürlükçü küçük işçiyi hapisten kurtarmak için Amerikalı bir subayı kaçırıp rehin alıyor. O zaman Vietnam’da Amerikan yandaşı bir yönetim var. Satılmış Saygon yönetimi N’Guyen’i saldık deyip herkesi kandırıyor, aslında özgürlükçü küçük işçiyi sessiz sedasız öldürüyor. Artık o bir halk kahramanı. Ve Saygon sokaklarında binlerce N’Guyenler var ve bu N’Guyen selinin önünde ne satılmış Saygon yönetimi ne de Amerika’nın durabilecek hali var...

Hasret, Türkiye üstünde kara bulutların dolaştığı böyle zor bir zamanda okumuştu. O yıllar zor yıllardı. Her şeyi o zaman görmüş, o zaman duymuş, o zaman öğrenmişti. Yağmalar, talanlar vardı. Grevler vardı. Karaborsalar, varlık içinde yokluklar. Amerika yandaş olmayan, kendisini satmayan yönetimleri çökertmek için her şeyi yapıyor, elinden geleni ardına koymuyor.
Teknik Üniversiteli öğrencilerin ve devrimci işçilerin ayaklanmaları, yürüyüşler, protestolar, grevler, çeşitli eylemler, siyasi cinayetler, öğrenci ölümleri, derken tutuklamalar ve yargılanmalar başlamıştı. Memleketin siyasi yöneticileri dizginleri kaçırmıştı. Olayları önleyemeyen çaresizlik içindeki Hükümet, ordunun muhtırasıyla tanışıyordu. Sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları, askıya alınmış demokrasi ve kısıtlanmış özgürlükler… Kısıtlanan özgürlüklerin özgürsüzlüğü şehirlerdeki özgürlükçüleri kırsallara götürüyordu.
Önceleri masum öğrenci eylemleri olarak başlayan olaylar boyut değiştirmiş, başka bir yöne doğru gidiyordu. Bir yerlerdeki ölüm silahının tetiği çekilmişti. Kıvılcım çakmış, ateş yanmış, yangın büyümüştü. Ve her yanı sarıyor, ülke bir baştan öbür başa cayır cayır yanıyordu. Pusuda duranlar meydanlara çıkmıştı. İşte bekledikleri gün bugün. Bankalar soyuluyor, olaylar yayılıyor, başka ülkelerden silahlar yağıyor, sağcılar solcuları, solcular sağcıları derken faşist milliyetçiler, kitap peygamber diyen din taciri gerici kimseler, ayrılıkçı Kürtler, kardeş insanlar birbirlerini öldürüyordu. Siyasiler koltuklarında direniyor, pusudan çıkanlarsa ellerini ovuşturup bayram yapıyordu.
Halkın çaresizliği…
Panik olup kaçmalar…
Korkular, baskılar, hapisler, işkenceler, adam kaçırıp öldürmeler…
Demireller, Erbakanlar, Türkeşler ve Ecevitler…
Altıncı filoyu İstanbul’a sokmayanlar…
Kahrolsun faşizm, kahrolsun Amerika söylemleri… Yaşasın özgürlük, yaşasın halkın ve halkların özgürlükleri naraları… Ve Yusuf Aslanlar, Hüseyin İnanlar, Deniz Gezmişler… Birbirini yiyen gençler… Makine kıran işçiler… Hedefine ulaşmış birilerinin ekmeğine yağ süren gelişmeler. Ve kaostan beslenen ibneler…

Not: Yazı çok uzun mu geldi size? Pardon olsun ama bu yazı Beş Yüz sayfayı aşan uzun bir romandan bir kısa bölümdür. Okuduğunuz için teşekkür ederim...

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Istrancalar'da gündöndü tarlası (roman) sonuca yakın bir bölüm Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Istrancalar'da gündöndü tarlası (roman) sonuca yakın bir bölüm yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Istrancalar'da Gündöndü Tarlası (ROMAN) sonuca yakın bir bölüm yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL