4
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
234
Okunma

BABALARIMIZIN ARABASI
Aynur ile Bekir, on yıl önce büyük umutlarla evlenmiş, iki çocukla hayatın hem yükünü hem sevincini paylaşmış mutlu bir çift olarak tanınıyordu.
Bekir uzun boylu, aceleci, biraz da çabuk parlayan bir adamdı. Aynur ise beyaz tenli, yumuşak yüzlü, sessiz ve biraz safça bir kadındı.
Birbirlerini severek evlenmişlerdi, ama yıllar geçtikçe küçük şeyler büyümüş, sessizlikler kalın duvarlara dönüşmüştü.
Bir günü evli genç arkadaşlarıyla Rheinpark kenarında bir yaz pikniğine gitmeyi arzu ettiler. Gelecek pazarı uygun gördüler. Kararlaştırdıkları günün sabahı gökyüzü masmaviydi. Güneş, şehrin kül rengindeki binalarına bile sıcak bir neşe serpiyordu. Üç yakın arkadaş olan bu çiftler, aileleriyle birlikte bu piknik için çok güzel hazırlandılar.
Bekir’in arabası önde, diğerleri arkada yola koyuldular.
Arabada radyodan 90’lı yıllardan kalma bir şarkı çalıyordu. Aynur, bir ara şarkıya eşlik etmeye çalıştı, Bekir ise direksiyona sıkıca tutunup önüne baktı.
Bir süredir aralarındaki konuşmalar kısalmıştı. Ama o gün, her şey güzel geçecek gibi görünüyordu.
Çayırlık bir alana vardıklarında çocuklar top oynamaya koştu, kadınlar, yere evden getirdikleri örtüleri serdiler. Bekir ile Caner de mangalı yakmak için uğraşıyordu.
Duman gökyüzüne doğru yükselirken, sohbetler açıldı, kahkahalar birbirine karıştı.
Evden getirilen börekler, patates kızartmaları, turşular, mezeler… Her şey tamdı.
Bir ara Bekir, elinde çayıyla Aynur’un yanına geldi.
“Şu var ya,” dedi, yan masadaki komşularına bakarak, “adam hâlâ babasının arabasını sürüyor. Yaş olmuş kırk!”
Aynur gülümsedi, ama o gülüşün içinde alay değil, hatırlatma vardı.
“Senin babanın arabası da hâlâ garajda, satmaya kıyamıyorsun.” Bekir’in yüzü bir anda değişti.
“Benim babamın arabası hatıra. O, emekle alınmış bir şey. Herkesin babası seninki gibi durmadan değiştirip hava atmaz!”
Bu sözlerle başlayan tartışma, yanlarındaki diğer çiftlerin araya girmesiyle büyüdü.
Gerginlik artıyor, kelimeler soğuyordu.
Sonunda Aynur sessizce ayağa kalktı, çocuklarını çağırdı ve eşyalarını topladı. Getirdiği bütün yiyecekleri, eşyaları ve hatta Bekir’i de orada bırakıp, çocuklarını alıp piknik alanından çekip gitti.
Geride yalnızca bir duman, birkaç buruk bakış ve sessiz bir pişmanlık kaldı. Fakat, bu olay sağın solun dedikodusu ile aradaki bağlılık telleri koptu ve her biri birbirine uzak yerlerde ev tutup taşındılar. Olan çocuklara olmuştu…
İki çocukla başka bir semte taşınan Aynur, hem çalışıyor hem çocuklarına annelik yapıyordu. Ayrılık kolay olmamıştı ama aradan acı tatlı beş yıl geçti.
Bekir de işine gömülmüş, ama içindeki boşluk büyüdükçe büyümüştü. Birbirlerini görmeden geçen beş yıl, aslında her iki yüreği de yarım bırakmıştı.
Bir ay önce, eski bir arkadaşlarının oğlunun düğününde Aynur, kalabalığın içinde Bekir’i gördü. Saçları ağarmış, gözlerinin feri sönmüştü. Göz göze gelmediler, ama Aynur’un içinde bir yerler cız etti.
O an, geçmişin ağırlığıyla gözleri nemlendi, fakat kimseye belli etmedi.
Neden ayrıldıklarını düşündü. Sahi ne için tartışmışlardı: babalarının külüstür arabaları için inatlaşarak aralarındaki gönül bağını koparmışlardı. Değer miydi gereksiz tartışma yüzünden bu ayrılık acısını çekip pişmanlık içinde yaşamak.
Aynur, “incir çekirdeğini doldurmayacak sudan sebepler yüzünden” dedi ve acı acı gülümsedi. Bir yandan da “birisi yardım etse de kopan teli tamir etsek” diye içinden geçirdi.
Bir gün, Bekir tek başına North Park’a gitti. Orası yıllar önce Aynur İle tanıştıkları, gizlice buluşup hayal kurdukları parktı.
Ağaçların ve bodur fundalıkların arasında, güllerin kenarındaki eski kahveye yürüdü. Kapıyı açarken içini bir ürperti sardı.
İlk oturdukları masa hâlâ yerindeydi. Ahşap masa, zamanla solmuş, ama anıları hâlâ tazeydi. Kalabalığın arasından yürürken, bir anda bir çocuk sesi duydu:
“Baba!”
Küçük bir oğlan koşarak gelip bacağına sarılmıştı. Bekir’in nefesi kesildi. Başını kaldırınca Aynur’u gördü. Masada oturuyordu; yanlarında büyük oğulları da vardı.
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Aynur, hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldin Bekir. Otursana…”
Bekir, şaşkınlıkla sandalyeye oturdu. Ellerini masadan çekti, sonra yeniden koydu.
“Ben… sadece bir kahve içip gidecektim,” dedi.
“Biz de çay kahve içiyoruz zaten,” diye cevap verdi Aynur, gözlerini kaçırmadan. İlk dakikalar soğuktu. Cümleler kısaydı, sesler tedirgindi. Ama çocuklar araya girip okuldan, öğretmenlerinden, kedilerinden söz ettikçe hava yumuşadı.
Yılların uzaklığı yavaş yavaş eridi. Bekir, kahvesini karıştırırken, Aynur’un ellerine baktı, hâlâ aynıydı, sade ve zarif olan yüzük parmağı boştu.
Aynur da Bekir’in yüzündeki çizgileri fark etti. O çizgiler, öfkenin değil, özlemin izleriydi ve onun da parmağında bir yüzük yoktu…
Dört saate yakın konuştular. Bir ara, küçük oğlan masadan kalkıp parktaki fıskiyelerin yanına koştu.
Bekir, sessizliği bozdu:
“Yahu, düşününce… Bizim ayrılığımız neyle başladı, hatırlıyor musun?”
Aynur, gözlerini yere dikti, sonra tebessüm etti:
“Babalarımızın arabası yüzünden…”
İkisi de bir anda kahkaha attı. Yıllar boyunca içlerinde biriken buz, o gülüşle eridi. Akşam çökmeye başlamış, parkın lambaları yanmıştı.
Bekir, kalkmak üzereydi. Ceketini giyerken Aynur, çocuklara baktı; sonra derin bir nefes aldı.
“Bekir…” dedi yavaşça.
“Efendim?”
“Haydi… evimize gidelim.”
Bekir, o an dondu kaldı. Kalbi, yıllardır ilk kez böylesine hızlı atıyordu. Ne geçmişti aralarında düşündü ve bir boş gurur yüzünden değer mi bu çektikleri, çektirdikleri açılar. Yalnızca başını eğdi ve gülümsedi:
“Peki Aynur, evimize gidelim.”
Dördü birden kahveden çıktılar. Küçük oğlan önde koşuyor, büyük olan gülerek arkasından sesleniyordu.
Aynur ve Bekir yan yana yürüdüler. North Parkın yollarında lamba ışıkları altında gölgeleri birbirine karıştı. O an Bekir düşündü:
Bir araba yüzünden başlayan kavga, iki kalbin yolunu ayırmıştı. Ama bir fincan çay, bir çocuk sesi, bir “evimize gidelim” sözü… İşte o, yılların kaybını bir anda sildi.
Parkın çıkışına vardıklarında, Aynur sessizce Bekir’in koluna dokundu.
“Babamın arabasını hatırlıyor musun?” dedi.
“Evet,” diye gülümsedi Bekir.
“Artık bizim arabamız olsun o. Yeter ki, bu sefer direksiyonda gururumuz değil, sevgimiz otursun.”
Bekir cevap vermedi.
Sadece elini uzattı.
Yıllar sonra ilk kez, elleri sıcacık birbirini buldu.
Halil GÜLEL
Düsseldorf / 2025
(Gönlümde Bir Sen Varsın)
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.