0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
294
Okunma

Hayallerin yerini anılar almaya başlayınca insan yaşlandığını hissedermiş. Pek yaşlı olduğumu söyleyemem. Geleceğe dair kurduğum birçok hayalim mevcut olmakla birlikte anılarım da azımsanmayacak dereceye ulaştı.
“Kulun boy vermesi yirmi ikisinde sona erer, yirmi sekizde aklı nihayete erer. Bundan sonra ömrünün sonuna kadar tecrübeler vardır.” Diye buyuran hazreti Ali’nin (k.v) sesine kulak vererek anılarımı, ki özellikle çocukluk yıllarıma ait olanları, hayattan edindiğim tecrübeler ve bilgi birikimi eşliğinde şimdi daha derinden analiz edebiliyor, geleceğe ışık tutması adına daha iyi yorumlayabiliyorum. Muhtemelen yaşım ilerledikçe, hayat tecrübem arttıkça yorumlarımda da değişiklikler meydana gelecektir. Bu da gayet tabiidir. İnsan, her an, her alanda ve her anlamda ilerlemesini bilmelidir. Zira; “İki günü müsavi olan, ziyandadır” diye buyuran Peygamberimiz hazreti Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ikazını dikkate almak hiç şüphesiz aklı başında olan herkesin boyun borcu, aslı vazifesidir!
Her canlının hayatının bir başlangıcı ve akış serüveni vardır. Bendenizin de Anadolu’nun küçük bir köyünde başlayan hayatı, eğitimim dolayısıyla şehirde devam etti, sonraları ise yolum ülke sınırlarının da dışına doğru uzadı gitti... Hal böyle olunca köyümüzden, köy yaşantımızdan üzerimizde pek bir şey kalmadı.
Gelin hep beraber çucukluğumuz ile günümüz arasında bir yolculuk yapalım. Hatırlıyorum da yedi sekiz yaşlarındayken köyün hemen yakınındaki küçücük tepelere tırmanır, kırlarda, çayırlarda türlü türlü oyunlar oynardık. Öyle ufak tefek haşerelerden, böceklerden korkmak, çekinmek şöyle dursun, onları dahi oyunlarımıza ortak ederdik. Mesela taşlık, kayalık yerlerde kendi hallerinde bir yaşam mücadelesi veren kertenkelelerin huzurunu kaçırır, onlardan yakalayabildiklerimizi ya bir iple ya da ıslak uzun telvari otlarla bellerinden bağlar, marifetmiş gibi tesbih misali elimizde sallar, bununla da yetinmez kızları korkutmak için kullanırdık. Çayırlarda daldan dala zıplayan çekirgeleri yakalar, onları birbiriyle dövüştürürdük. Köpeklerle aramız fena sayılmazdı. Ne de olsa köy yerinde herkes bir nebze çobandır ve çobanın belki de en iyi arkadaşı yanından ayrılmayan sadık köpeğidir. Evlerimize dadanan farelerle köşe kapmaca oynayan kedilerin müsabakaları seyretmeye değerdi doğrusu. Haliyle biz de trübündeki yerimizi alırdık. Maç sonunda zaman zaman cenazeyi kaldırma işi de bize düşerdi...
Şimdi durum nasıl mı? Bırakın az önce yukarıda zikrettiğim türden davranışlar sergilemeyi, yanlarına dahi mecbur kalmadıkça yaklaşamıyorum. Olur da evin içerisinde örümcek ya da benzeri bir haşeri görürsem kağıt mendili üç beş kat yapıp, tüylerim diken diken olarak, zor bela yakalayıp dışarıya atıyorum. Mecbur kalmadıkça canlarına kıymıyor, öldür gitsin, diyenlere de pek kulak asmıyorum. Neticede onlarında bir canı var.
Köy yaşantısına uzak olmayanlar veya hasbelkader yolu köyden geçmiş olanlar gayet iyi bilirler ki, oralarda çocuklar hayvanlarla adeta içli dışlı bir hayat sürerler. Sığırlar, koyunlar, keçiler, atlar, eşekler, tavuklar, horozlar, kazlar, ördekler, hindiler vs. insana korku değil, aksine güven hissi verirler.
Şimdilerde yaşadığımız yerin yakınlarında insan gücüyle yapılmış irili ufaklı göletlerin bulunduğu, etrafı ağaçlandırılmış, park alanı olarak halkın istifadesine sunulmuş alanlar var. Bazen çoluk çocuk dolaşmak için oralara gidiyoruz. Gölet olan yerde ördek olmaz mı? Elbette olur. Biz oralarda dolaşırken küçük sürüler halinde yaşayan ördeklerle de karşılaştığımız oluyor. Bu gibi durumlarda gayri ihtiyari üç beş adım geriye doğru çekiliyor, ördeklerle aramıza mesafe koyuyoruz. Bizim sözlerimizden çok hareketlerimize dikkat eden çocuklarımızda bizimle beraber geriye çekiliyorlar. Yine buralarda insanlar kedi, köpek türü ev hayvanları beslemeyi adet edinmiş durumdalar. Bebek bakar gibi o hayvanlara bakıyorlar, günün belirli saatlerinde gezintiye çıkarıyorlar. Olacak ya zaman zaman onlarla karşılaşabiliyoruz. Bu gibi durumlarda, daha çok azılı köpek türlerini görünce ya yolumuzu değiştiriyoruz ya da bir kenara çekilip, hayvanın sahibiyle beraber uzaklaşmasını bekliyoruz. Köpeklerin sahibi her ne kadar, köpeğimiz zarar vermez, dese de, ihityatlı davranmayı tercih ediyoruz, ki çoğu da komşularımız. Haliyle çocuklarımızda benzer davranışlar sergiliyorlar.
Köydeyken yamaçlardan, tarlalardan, dere kenarlarından çeşit çeşit bitkiler toplardık. Yok dikeni varmış, yok bir yerimize batarmış, yok elimizi, ayağımızı çizermiş, yakarmış diye düşünmezdik.
Şimdilerde yine yaşadığımız yerde halkın sessiz sakin yürümesi, kafa dinlemesi, bisiklet sürmesi içi tasarlanmış alanlar var. Bu alanlarda kenarda köşede böğürtlen, kuşburnu gibi bitkiler yetişiyor. Çok zaman dikenleri elimize, ayağımıza batar diye endişe ediyor, toplamaktan vazgeçip, marketlerden paketlenmiş halleriyle satın alıyoruz. Bakıyorum çocuklarda o güzelim bitkilerin yanına yaklaşmıyorlar.
Köydeyken harmanlarda koşturur, derede sırılsıklam olur, çamurların içinde oynar, ot yığınlarının arasında taklalar atar, samanlıklarda saklanır, hiç de üstümüz başımız kirlenecek endişesi taşımazdık. Annelerimiz de elbiselerimizle pek fazla ilgilenmezdi zaten. Ütülü elbise, boyalı ayakkabı falan ancak büyüklerimiz özel günlerde giyerlerdi.
Şimdilerde şehir içinde adım atılacak, gezilecek, oyunlar oynanacak parkların sayısı zaten az. Çocuklar eğlensin diye oralara gittiğimizde bu kez anneleri devreye giriyor, aman kuma girme üstün batar, aman çamura basma ayakkabıların kirlenir, aman her yere dokunma mikrop kaparsın diye diye çocukların o anki eğlencelerinin içine kelimenin tam anlamıyla limon sıkıyorlar. Bu hareketler üst üste tekrarlanınca çocuklar parklara da gitmeyi doğrusu çok fazla arzulamıyorlar. Neticede dört duvar arasında dijital aletlere mahkum, sanal bir hayatta çocukluklarını yaşıyorlar. Biz çocukken şöyle oyunlar oynardık, kabilinden cümleler kuramayacak bir nesille karşı karşıya olduğumuzu da ifade etmeden geçemeyeceğim.
Ottan kaçan, arıdan, sinekten, böcekten ürken, kediden, köpekten huylanan bizler hep sağlıklı mı kalıyoruz? Tabii ki hayır. Hastalanıp doktorun kapısını aşındırdığımız zamanlar da az sayılmaz. Ama bu hastalıklar çoğunlukla grip, nezle gibi mevsimsel salgınlar. Çocuklarda bu gibi salgınlar beraberinde yüksek ateş, bademcik şişmesi, orta kulak iltihabı gibi hastalıkları da beraberinde getiriyor. Bu tür şikayetlerle kapısını çaldığımız doktor, birkaç gün oyalama takdiği uygulayarak, çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesini sağlamak isitiyor. Fakat anne, baba olarak bizler çocuklarımızı o hallerde görmeye dayanamıyor, kısa zamanda hastlalığı atabilmesi için, gerekirse antibiyotik dahi vermesini doktordan rica edebiliyoruz. Allahtan doktorlar bizi dinlemiyorlar. Aksi halde yavrularımızın vücut dirençleri hiç gelişmez. Hatta bazı doktorlar modern tıbbın kontrolünde, doğal kaynaklardan da istifade edilmesini öneriyorlar. Biz de doktorun bu tavsiyesinden ilham alarak internetin başına geçerek ya da televizyonlardaki sözüm ona alternatif tıp programlarını takip ederek, güya kendi aklımızca vücut direncimizi artıracak bitkileri öğrenmeye çalışıyoruz. Her işin bir uzmanı olduğu gibi, hekimliğin de bir uzmanlık alanı vardır. Doktorlara danışmadan herhangi bir bitkinin şifa kaynağı olarak kullanılmasının, hele hele bunun ticaretinin yapılmasının doğru olmadığı kanaatindeyim.
Ah ninelerimiz, onların toplayın, yeyin dedikleri bitkileri şimdilerde kurutup, kavanozlarda fahiş fiyatlarla pazarlayanları görselerdi ne derlerdi acaba? Zira o bitkileri toplamayı bize öğütleyen ninelerimiz cahil, onları pazarlayanlar doktor (!) gibi gösteriliyorlar.
Sohbetimizin bu noktasında çocukluğumu ve o dönemlerde yöremizde yetişen bitkileri, beslenme alışkanlıklarımızı, aldığımız o tabii gıdaları düşününce neden daha az hastalandığımızı gayet iyi anlayabiliyorum. Hiç şüphesiz fabrika dumanlarından, zararlı gazlardan uzak olmanın da birçok faydası vardı.
Dünyamızın Bilgisayar Çağı’nı geride bırakmaya hazırlanıp, Uzay Çağı’na doğru yol aldığı bugünlerde, insanlık Antik Çağ’ın bitkileri olmaksızın neslinin devamlılığını sağlayamayacağını da keşfetti.Velhasıl bitkilerin her çağa lazım olduğu kesinlik kazandı. Bu bakımdan bazı aklı başında insanların bize yeniden tabiatı sevdirmeye yönelik çalışmalarını takdirle takip ediyorum. Ülkemizde de bu tür çalışmaların her geçen gün arttığını görmek umut verici.
Doğayı anlatan, sevdiren programların, kulüplerin, derneklerin sayılarının her geçen gün artması en büyük temennimiz olmalı. Dahası bu temennimizi hayata geçirmek için bizler de ter akıtmalı, mücadele etmeliyiz.
Çocuklarımızın iyi okullarda okumaları, güzel meslek sahibi olabilmeleri için hiçbir masraftan çekinmeyen bizler, yine çocuklarımızın yaşadıkları çağı daha yaşanabilir bir hale getirmeleri, kendilerinden sonrası için çok daha güzel bir dünya bırakabilmeleri için gayret etmeliyiz. Hiç değilse senede bir iki hafta doğayla iç içe vakit geçirmelerini temin etmeliyiz. Eğer bunu başarabilirsek göreceksiniz ki, çocuklarımız çevrelerine karşı daha duyarlı hale gelecekler, çağın hastalığı olan “sosyal medya”dan uzak kalmanın huzurunu hisssedecekler, sanal hayattan, gerçek hayata hicret edeceklerdir.
yusuf akkaya
(Şürçülisan ettiysem affola!)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.