8
Yorum
29
Beğeni
5,0
Puan
784
Okunma

Vitrin camı insanın yüzünü büyütür. Kusuru da büyütür, ışığı da. Saklamak için tasarlanmış her yüzey gibi aslında daha çok ele verir. İçerisiyle dışarısı arasında görünmez bir yalan çizer.
O çizginin önünde durduğum gece, şehrin bana ait olmadığını biliyordum. Şehir kimseye ait olmaz zaten. Sadece bazılarını daha çok sever. Ben o sevilenlerden değildim. Sokak lambalarının bile bana mesafeli yandığını hissediyordum. Işıkla karanlık arasındaki pazarlıkta hep eksik kalan bendim.
Camın içinde duran yüz benim olmalıydı ama emin değildim. Yüz dediğin şey bazen bir isim gibidir. Çağırırsın, gelmez. Kendime baktım. Dışarıdan bakan biri için sıradan bir görüntüydü bu. Gecikmiş, yorgun, biraz dalgın bir kadın.
Kimse içinde sayısız kadın taşıyan birini görmez. Kimse o yüzün ardında kaç sesin dolaştığını merak etmez. İnsanlar yüzleri okur. İçe bakmak pahalı bir alışkanlıktır.
Camdan uzaklaştım ve yürümeye başladım. Adımlarım normaldi. Fazladan bir ağırlık taşımıyormuş gibi. Oysa içimde ilk kıpırtı çoktan başlamıştı. Çocuk kalan yerden gelen, belli belirsiz bir sızıydı bu. Bir çocuğun karanlıkta elini uzatması gibi. Nereye dokunduğunu bilmeden, sadece bir şeye tutunmak için.
Bu bir ses değildi. Daha çok hatırlamaya benziyordu. Dizdeki eski bir yaranın hava değişince sızlaması gibi. Ne kadar büyürsen büyü, bazı yerler hep çocuk kalır.
Sokağın köşesindeki büfeye girdim. Işığı fazla parlaktı. Sesleri fazla canlıydı. Geceyi sevenlerin parladığı türden bir yerdi. Sigara istedim. Kasiyer paketi uzatırken parmaklarımız birbirine değdi. Kısa, önemsiz bir temas.
Ama beden için önemsiz diye bir şey yoktur. Dişi olan her zamanki gibi akıldan önce davrandı. Bedenin kendine ait bir hafızası vardır. Aklın unuttuğunu beden saklar. Aklın "ayıp" dediğini beden "açlık" olarak bilir.
O temas, aklımın kıyısında bir kapıyı araladı. Aralanan yerden imgeler değil, bir yönsüzlük geçti. Bedenin kendi kararını verme ihtimali. Kontrolün sevmediği türden bir özgürlük.
Dişi olanı bastırmaya çalıştım. Bastırdıkça büyüdü. Çünkü istek yasaklandığında ahlaksızlaşmaz. Sadece başına buyruk olur.
Büfeden çıktım. Bir sigara yaktım. Titremem dışarıdan bakana normal görünüyordu. Hava soğuktu. Kadın yalnızdı. Gece uzundu. İnsanlar sebepleri sever. Gerçeği değil.
Yürürken içimde bir ağırlık yer değiştirdi. Acı çeken olan gelmişti. Onun gelişi sessiz olmaz. Omuzlara, mideye, kalbin biraz altına oturan bir taş gibi çöker.
Her şeyin bir bedeli vardır. En çok da "geçti" demenin. Geçmemişti. Bu bir ses değildi. Bir kayıttı. Bedenin arşiviydi. Çürüyen ama silinmeyen.
Bir apartman girişinde durup duvara asılmış ilanlara baktım. Kayıp bir kedi. Aranan bir ev arkadaşı. Bir kurs duyurusu. Kimse "ben kendimi kaybettim" diye ilan asmaz.
Tam o sırada kucaklayan olan devreye girdi. Hep en düzgün, en toparlayıcı olandır. İçi kanarken bile şık durur. Çünkü kucaklamak kendini affettirmenin en kestirme yoludur.
Birini ara. Birilerini sev. Iyileşmek paylaşmaktır, diyordu.
Teklif cazipti. Çok insancıl, çok doğru ve bu yüzden çok tehlikeliydi.
Telefonumu çıkardım. Rehbere baktım. Her isim başka bir yenilginin başlığı gibiydi. Aramadım.
O an içimde en dipte duran şey yerinden kalktı. Tanrı’ya yakın olan.
Onun gelişi diğerleri gibi değildi. Ne sızıydı, ne ağırlık, ne açlık, ne de merhamet. Onun gelişi düzen gibiydi. Keskin, net ve ikna edici. Bir "böyle olmalı" hissi.
Tanrıya yakın olanın en tehlikeli yanı kendine inanmasıdır. Kendine inancın olduğu yerde şeytanın eli rahattır. Yürüyüşüm değişti. Omuzlarım düzeldi. Bakışım sertleşti.
Sanki yıllardır karanlıkta duran bir odada biri ışığı yakmıştı. Eşyalar yerini bulmamıştı ama kir artık görünüyordu.
Bu kadar yeter, dedi içimde bir yer.
İlk kez sesleri bu kadar net ayırdım. Ve ilk kez "ben" diye konuşanın ben olmadığını anladım.
Onun mantığı basitti. Zayıf olanı kes at. Acı vereni kopar. Insana benzeyeni buda. Bir kurtuluş planı gibi.
Oysa kurtuluş planlarının çoğu cinayetle başlardı.
Eve döndüğümde kapıyı açışım bile farklıydı. Kararlıydı. Merhametsiz bir kararlılık. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Kir o gece bana daha dürüst geldi.
Banyoya girdim. Aynanın karşısına geçtim. Ayna en iyi mahkemedir. Hakim sensindir ama hüküm hep acı çıkar.
Çocuk kalan yine kıpırdadı. Aynanın buğusuna çizik atar gibi bir iz bıraktı.
Beni incitme.
Tanrı’ya yakın olan gecikmedi. Bunun adı incitmek değil, arındırmak, dedi.
Musluğu açtım. Su aktı. Ellerimle birlikte vicdanımı da yıkamak ister gibi. Tam o sırada dişi olan bir kez daha çekti beni hayata. Tenin kabalığına. Kirin sıcaklığına.
O çekiş öfkeyi doğurdu. Ve karar verildi.
Çocuk olanın sesi kesildi. Tamamen değil. Boğazına bir el dayanmış gibi. Ben nefes alıyordum. O alamıyordu.
O gece içimde ilk cinayet işlendi.
Dışarıdan kimse bir şey fark etmedi. Komşular duymadı. Şehir hissetmedi. Şehir iç cinayetlere alışkındır.
Ama bir şey kapandı. İçimde bir odanın kapısı.
Çocuk olan içeride kaldı. Ben dışarıda.
Tanrı’ya yakın olan bana ilk kez "düzelmişim" hissini verdi. Oysa düzelmek bazen sadece bir şeyin sesini kısmaktır.
Yatağa uzandım. Uyku gelmedi. Uyku vicdan ister. Ben o gece vicdanı yıkamıştım.
Karanlığın içinde kapatılan odadan hafif bir tırmalama geldi. incecik ve ısrarcı.
Tanrıya yakın olan içimde bir dua gibi yükseldi.
Sus.
Tırmalama durdu. Bir süre.
Sonra acı çeken olan yerinden kalktı. Ağır ağır. Her zamanki gibi geç ama kalıcı.
Bir kayıt cihazı gibi konuştu.
Öldürdüğün şey ölmez.
O cümleyle birlikte içimde ilk çatlak büyüdü. Camın öbür tarafındaki yüz artık sadece bana bakmıyordu. Beni ölçüyordu.
Ve ben ilk kez anladım. Kontrol kurtuluş değildi. Kontrol yalnızca daha temiz bir felaketti.
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.