0
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
199
Okunma

Eski taşların arasından süzülen sabah güneşi, Yemen’in dağlık vadilerinde bir ağacın koyu yeşil yapraklarını ısıttı. Dallar, kirazı andıran kırmızı meyvelerle doluydu. Bir rüzgâr esti; meyveler, dünyaya tutunamayacak kadar narin dallardan kopup toprağa düştü. Kimse bilmiyordu ki o meyvenin çekirdeği, bir medeniyetin ruhunu demleyecek, yüzyıllar sonra bir âşığın yorgun kalbine merhem olacaktı. Kahve, işte böyle başladı yolculuğuna; sessiz bir düşüşle.
İstanbul’un daracık bir sokağında, tahta kapısı çalınmamış gibi duran bir kahvehane vardı. İçerisi, zamanın unuttuğu bir mabedi andırıyordu: Duvarları süsleyen sararmış hat yazıları, tavandan sarkan pirinçten dev şamdanlar, sedirlerdeki yüz yıllık çatlaklar… Ve havada, asırlık cezvelerin bıraktığı kadifemsi bir koku; kavrulmuş çekirdeklerin ruhu. Bir adam, köşedeki sedire ilişmiş, önündeki fincana bakıyordu. Fincan, porselenin beyazlığında bir kara delik gibiydi. İçindeki kahve soğumuş, telvesi dibe çökmüştü. Onun kalbi gibi.
Garson, pirinç tepside yeni bir cezve getirdi. Bakırın yanık kokusu, adamın dalgınlığını dağıttı. Cezve, ateşle buluştuğunda hafifçe tıslamıştı. Sanki "hazırım" demişti. Kaynama ânı geldiğinde, köpük incecik bir zar gibi yükseldi, titreyerek. Bir nefes kadar kırılgan, bir ömür kadar derin. Adam, fincanına dökülen koyu sıvıyı izlerken, Yemen’deki o ilk düşen meyveyi düşündü. Acaba hangi rüzgâr, hangi kader, onu insanın iç dünyasına taşımıştı ?
Kahve, kutsal topraklardan gemilerle İstanbul’a ulaştığında, Kanuni’nin vezirleri ona “siyah inci” demişti. Sokullu, sarayın divanında ilk yudumu aldığında, gözlerini kapayıp “Bu, Tanrı’nın insana armağanıdır” diye mırıldanmıştı. Kahvehaneler açıldı, şiirler yazıldı, felsefeler buharlı fincanlar üzerinde demlendi. Ama asıl mucize, cezvedeki kaynama ânında gizliydi: Suyun ateşle dansı, acıyla tatlıyı buluşturma çabası. Kimi cezvelere hiç şeker konmazdı; hayatın çıplak gerçeğini içmek isteyenler için. Kimine bol şeker; geçmişin tatlı yalanlarını arayanlar için. Çoğuna ise “orta”; ne tam acı, ne tam tatlı… Belki de kararsız kalplerin, arafta kalmış ruhların tercihiydi.
Adam, fincanı kaldırdı. Dudakları, sıcak porselene değdi. İlk yudum, şekersizdi. Dilinin ucuna değen acı, gözlerinin içindeki nemi artırdı. Neden şekersiz? Çünkü kaybettiği sevgilinin ardından, hayatın gerçek tadı buydu. Acı, hakikatin ta kendisiydi. Sonraki yudumda, telvenin tortusu ağzında dağıldı. Kum taneleri gibi… İşte bu tortu, diye düşündü, yorgun bir aşkın kalıntısı. Her yudumda, o tortuyu eritmeye çalışıyordu. Kahvenin telvesinde biriken her tortu, içimizde biriken pişmanlıklardı. Fincan boşaldığında, telvenin dibe çökmesi gibi, pişmanlıklar da ruhun karanlık köşelerine gömülmüştü.
Tam o sırada onu uzaktan izleyen yaşlı bir adam vardı , usulca masaya yaklaştı, yüzündeki her çizgi bir keder , alnındaki her çizgi bir kader gizliyordu. ’’Falına bakabilir miyim ? ’’ genç adam diye sordu. Adam ’’ Ne göreceksin ki ufacık fincanda ? ’’ diye yanıtladı. Yaşlı adam ; ’’ Aradığın her neyse onu görürüm ’’ dedi ve fincanı ters kapatmasını içinden bir dilek tutmasını istedi.
Bir süre sonra falı bakan yaşlı adam, fincanı düz çevirip tabağa koydu. “Bekle,” dedi, “telvenin ruhu dinlensin.” Adam, fincan soğurken, hayatının tortularını düşündü. Sevdiği kadınla ilk buluşmalarında içtikleri şekerli kahveler… Kavgalarının ardından dökülen şekersiz fincanlar… Barışma gecelerinin orta halleri… Kahvenin şekeri, aşkın şekeriydi. İçine ne kadar şeker kattıysan, sevmekten o kadar korktun demekti. Şekersiz içen, yüreğindeki yangını beslemek isterdi. Orta içen, kırık bir terazi gibi sallanırdı iki duygu arasında.
Fincan açıldığında, telve karmaşık bir harita gibiydi. Yaşlı adam parmağını desenlerde gezdirdi: “Burada bir yolculuk… Burada bekletilmiş bir adam… Şu koyu leke, derin bir hasret…” Adam, telvenin kıvrımları arasında sevgilinin yüzünü gördü. Kahvenin dibi, aşkın mezarlığıydı. İçilen her fincan, bir veda töreniydi aslında. Telveye bakarken, geçmişin küllerini seyrediyordu insan.
O esnada kahvehane boşalmıştı. Son müşteri, sedirdeki adamdı. Garson sessizce yanına geldi, pirinç tepside yeni bir cezve bıraktı. “Orta,” dedi adam, “bu sefer orta.” Belki de hayat, hep orta olmalıydı. Ne geçmişin şekerli yanılsamaları, ne geleceğin şekersiz korkuları… Sadece şimdinin dengeli acısı. Cezve tekrar ateşle buluştu. Kaynama ânı geldiğinde, köpük yine incecik bir zar gibi kabardı. Bu sefer daha güçlüydü. Adam, cezveden fincana dökülen kahveyi izlerken, telvenin fincanın dibine çöktüğünü gördü. Ama bu sefer, onunla savaşmayacaktı. Telve, orada kalabilirdi. Çünkü her tortu, yaşanmışlığın kanıtıydı. Her acı tat, hakikatin bir damlası. Ve her şeker tanesi, hâlâ umut olduğunun nişanesi…
Fincanı kaldırıp son yudumu aldı. Ağzında, acıyla tatlı arası bir denge vardı. Telve, dilinin ucunda hafifçe kumlu hissettirdi. Sonra yuttu. Sanki yılların yorgunluğu, o bir yudumla midesine indi. Kahvenin ruhu artık onunla bütünleşmişti.Bir sonraki fincan, belki şekersiz, belki şekerli olacaktı. Önemli olan, ikisini beraber söyleyebileceği kadınına ulaşmaktı.
Dışarı çıktığında, İstanbul’un taş sokakları sabah güneşiyle ısınıyordu. Yemen’de düşen o ilk meyve, şimdi onun kalbinde filizleniyordu: Acıyı kabul etmiş, tortuyu içine sindirmişti ama yine de sevdiği kadının onu bırakıp gitmesini sindirememişti.. Karşı kaldırıma gözleri ilişti , o muydu yoksa kahveyi fazla mı kaçırmıştı ?
Adam kahveye geri dönüp masaya oturdu ve bir kez de oradan karşı kaldırıma baktı.
Karşı kaldırımda, o duruyordu , bütün ihtişamı ve güzelliğiyle yıllar önce bir kafede ilk gördüğü haliyle.
Rüzgâr, Yemen’deki o ilk meyveyi koparan rüzgâr kadar narin, onun saçlarını da hafifçe oynatmıştı. Gözleri, kahvehanenin loş ışığında, cezvenin bakırı gibi derin ve ılık bir parıltı taşıyordu. Adım attı içeri. Ayak sesleri, sedirlerin, hat yazılarının, asırlık şamdanların sessiz tanıklığında yankılandı. Zamansız mabedin içine, zamanın ta kendisi girmişti.
Adam, yerinden kalkmadı. Kalkamadı. Fincanındaki soğumuş tortu sanki kalbine yapışmış, onu sedire mıhlamıştı. Onu görünce, içinde bir şey, Yemen’de toprağa düşen o ilk çekirdek gibi, derinlerde bir yerde, sessizce çatladı.
O, köşedeki sedire, karşısına oturdu. Aralarında, pirinç tepsideki sıcak cezve duruyordu. Bakır kap, ikisinin sessizliğini, çatlağını, beklentisini yansıtıyordu. Garson, bir fincan daha getirdi. Porselenin beyazlığı, masada bir yıldız gibi parladı.
“Orta,” dedi kadın, sesi cezvedeki kaynamaya hazır suyun fokurtusuna karışırken. Adam sadece başını eğdi. Onun da “orta” istemesi, içinde bir umut tomurcuğunun patlaması gibiydi. Belki de denge, sadece tek başına değil, birlikte mümkündü.
Cezve ateşin üstünde ısındıkça, bakırın yanık kokusu, kahvehanenin kadifemsi havasına karıştı. İlk kabarcıklar belirdi. Köpük, incecik bir zar gibi yükseldi, titreyerek. Bu sefer daha kalındı, daha dirençliydi. Ateşle suyun, acıyla tatlıyı buluşturma çabasıydı bu dans. Kaynama ânı geldiğinde, köpük tam tepeye ulaştı, bir an öylece asılı kaldı . Kırılganlıkla gücün, sabırla tutkunun kesiştiği o mucizevi an. İki yalnız ruhun, bir fincan etrafında buluşma anıydı.
Kahveleri cezve ile getirdi garson bu sefer , iki fincan eşliğinde masalarına koydu. Adam cezveyi kaldırdı. Bakırın sıcaklığı avuçlarını yaktı, ama bu acı, öyle tanıdık ve eskiydi ki... Önce kadının fincanına döktü kahveyi. Sonra kendininkine. İki fincandan yükselen buhar, havada birleşti, sararmış hat yazılarına doğru süzüldü. Nefeslerinin buluşması gibiydi...
Sessizlik içinde içiyorlardı kahvelerini. İlk yudumlarını aldıklarında, gözleri buluştu. Adamın fincanında, ortanın dengeli acısı vardı. Kadının gözlerinde ise… Tanıdık bir ıslaklık, ama bu sefer şekerin yumuşattığı bir acı. “İçimdeki yangını söndürmek için şekersiz içmiştim hep,” dedi adam, sesi kahvenin buharıyla titreşerek. “Ama senin yokluğun, şekeri bile acıtıyordu.”
Kadın, fincanını masaya bıraktı. Porselenin tabağa değmesi, sessizliği yumuşatan bir çınlamaydı. “Ben de,” dedi, “senin varlığını hatırlatan her şeye kaç şeker atsam da, acı tadı bastıramadım.” Parmağını fincanın kenarında gezdirirken, “Şimdi anlıyorum,” diye ekledi, “kahvenin gerçek şekeri, içildiği andaydı. Paylaşılan nefeste.”
Adam, onun gözlerinin içinde, Yemen’de düşen o ilk meyvenin toprağa değdiği anı gördü. Toprak soğuk ve sertti, ama çekirdek, içindeki yaşamı saklıyordu. Sabırla, zamanla, sıcaklıkla… Filizlenmek için düşmek gerekmişti. Kalbinde bir şey, o çekirdek gibi yerinden oynadı. Pişmanlıkların tortusu hâlâ dibindeydi, ama artık onunla savaşmıyordu. O tortu, sevdiklerinin kanıtıydı. Yaşanmışlığın iziydi...
Son yudumlarını birlikte aldılar. Adam fincanını ters çevirip tabağa koydu. Kadın da aynısını yaptı. İki fincan, iki tabak. İki ayrı kader, bir masada. Yaşlı falcı, sanki duvardaki bir gölge gibi, uzaktan izliyordu. Yaklaşmadı. Bakmasına gerek yoktu. Fal, şimdi kendiliğinden açılmıştı.
Garson, pirinç tepsiyi almak için geldiğinde, ters duran fincanları gördü. Hafifçe gülümsedi. Telvenin dinlenmesi gerekiyordu. Ama bu sefer, falı yorumlayacak kimse yoktu. Yorum, zaten masada oturanların gözlerindeki nemde, birbirine uzanan sessiz bakışlarda, cezvenin artık soğuyan bakırında yazılıydı.
Kadın elini uzattı. Adam, o eli, cezvenin sapını tutar gibi sıcaklığına saygıyla, inceliğine hayranlıkla tuttu. Avuçlarında, Yemen’deki o ilk meyvenin düşüşünün yankısı vardı. Ve İstanbul’un bu taş sokaklarında, sabah güneşiyle ısınan taşlar gibi, ellerinin buluştuğu yerde, kayıp zamanın buzları eriyordu.
Dışarı çıktıklarında, İstanbul’un taşları altın gibi parlıyordu. Yemen’deki ağaçtan düşen o tek meyve, artık iki kalpte filizlenmiş, kök salmıştı. Acıyı kabul etmişlerdi. Tortuyu içlerine sindirmişlerdi. Ve şimdi, bir sonraki fincanı, cezvedeki kaynama ânını birlikte izleyerek içeceklerdi. Orta, şekerli, şekersiz… Fark etmezdi. Gerçek tat, paylaşılan yudumdaydı. Gerçek denge, birbirinin varlığında bulunurdu. Yemen’den kopan o narin meyve, nihayet demlenmesini tamamlamıştı: Bir medeniyetin ruhu, iki yaralı kalpte, sessiz bir kavuşmayla tamir oluyordu.
Kahvehanenin tahta kapısı, onlar arkalarını dönüp sokağın aydınlığına karışırken, yavaşça kapandı. İçeride, iki boş fincan ve tabak, pirinç tepside duruyordu. Fincanların içinde, telvenin bıraktığı desenler, artık bir yol haritası değil, birleşmiş ikiz ruhun iziydi.
Kapının arkasında, asırlık cezvelerin kadifemsi kokusu, yeni bir hikâyenin ilk buğusunu bekliyordu...
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.