0
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
359
Okunma
Adam, dördüncü kattaki küçük odasında, pencereden şehrin alacakaranlıkla yıkanan siluetini izliyordu. Dışarıda yaşam vardı: Araba kornaları, uzak kahkahalar, bir kapının çarpışı. Ama o sesler, kalın bir camın ardından gelen boğuk yankılar gibiydi. Kendi varlığı da öyle hissediyordu sanki: Dünyaya temas edemeyen, soluk bir iz. İçerideki sessizlik ise dolu, ağır, dokunulabilirdi. Bir sandalyede oturuyordu, önünde boş bir masa. Masada, bir fincan soğumuş çay ve içi boşaltılmış bir kalem kutusu. Kalemlerin yeri, içindeki kelimelerin yerini hatırlatıyordu. Yazamıyordu artık. Yazacak ne vardı ki...
Aşkı... Hiç dokunamadığı, hiç koklayamadığı, sadece zihninde kurguladığı bir hayaldi. Belki bir bakışta, bir sokak köşesinde, bir kitap sayfasının arasında bir anlık parlayan bir yüzdü. Belki bir ses, bir gülüş, bir duruşta kendini kaybettiği bir anın yarattığı tutku. Somut değildi. Resmi yoktu, mektubu yoktu, kokusu bile hafızasında net değildi. Sadece keskin bir özlem ve derin, kemirici bir yokluk hissi. Bu yokluk, fiziksel bir boşluğun eksikliğinden değil, hiç var olmamış bir şeyin eksikliğinden kaynaklanıyordu. Sanki ruhunun bir parçası, dünyaya gelmeden önce bir başka yarıya ait olmuş da, o yarı kayıp gitmişti. Olasılıkların, "keşkelerin, "acabaların ’’ağırlığı altında eziliyordu.
"Kimdi o?" diye sorardı karanlığa. "Nerede? Şu anda ne yapıyor? Beni, burada, bu odada, onun olmayışıyla kavrulduğumu biliyor mu? Yoksa... ben sadece kendi yalnızlığımın kurbanı mıyım? Kendi zihnimde, dokunamayacağım, asla sahip olamayacağım bir ideali mi yarattım? Bu acı gerçek mi, yoksa kendime oynadığım zalim bir oyunun sonucu mu ?"
Bu kavuşulmamış aşkın sancısı, onu daha büyük, daha karanlık bir uçuruma sürüklüyordu: Varoluşun anlamsızlığı. Pencerenin önünde, gecenin koyulaşan maviliğini seyrederken, sorular beynini kemiriyordu:
"Neden ben buradayım? Bu kafatasının içindeki bilinç... bu beden... bu duyular... neden? Şu anda, bu odada, bu sandalyede oturuyor olmamın bir nedeni var mı? Yaşamak... nefes almak, acı çekmek, özlemek... bunların hepsi sadece biyolojik bir kazadan mı ibaret? Bu kadar keskin bir acıyı, bu kadar derin bir yalnızlığı hissetmek için mi var oldum? Tanrı neden bana bu özlem ve acıyı verdi de, onu doyuracak hiçbir şey vermedi ? Yoksa... bu acının kendisi mi benim varoluş sebebim ? Acı çekmek için mi yaratıldım?"
Gözlerini kapatırdı. Zihninde, hiç var olmamış sevgilinin silüeti dans ediyordu. Belirsiz, buğulu, sadece bir ışık hüzmesi ya da bir rüzgar esintisi gibi. Ona uzanmak isterdi. Ama ellerini uzattığında, sadece boşluğu ve kendi parmaklarının soğukluğunu hissediyordu.
Dışarı çıktığında, şehir ona yabancı gelirdi. Kaldırımlarda yürüyen insanlar, vitrinlerdeki parlak eşyalar, kafelerde sohbet eden çiftler... Hepsi sahnelenmiş bir oyunun figüranları gibiydi. Kendisi ise, bu oyuna ait olmayan, perde arkasında kalmış biriydi. Kimse onun içindeki fırtınayı görmüyordu. Kimse, kalbinin tam ortasında açılmış o dipsiz kuyuyu fark etmiyordu. Bir çift el ele geçse yanından, içi burkulurdu. Sadece kıskançlıktan değil, derin bir yabancılaşmadan. Onlar nasıl bu kadar kolay bağ kurabiliyor, bu kadar kolay mutlu olabiliyorlardı? Bu bağ, bu mutluluk... gerçek miydi, yoksa onlar da bir yanılsamanın içinde mi yaşıyorlardı? Belki de herkes kendi içinde, ona benzer bir boşlukla yaşıyordu da, sadece saklamayı biliyorlardı.
Gece iyice çöktüğünde, odanın tek ışığı sokak lambasının soluk sızıntısı olurdu. Kalkar, banyoya giderdi. Aynanın karşısında dururdu. Aynada gördüğü yüz, tanımadığı bir yabancıya aitti. Gözlerinde, hiç sönmeyen bir sorgulamanın ateşi yanardı. Yüz hatları, taşıdığı iç sıkıntısıyla keskinleşmişti. Ellerini uzatır, aynadaki yabancının yüzüne dokunmak isterdi. "Sen misin?" diye mırıldanırdı. "Bu bedende, bu odada, bu şehirde yaşayan sensin? Peki neden? Bu gözler neden bu kadar boş? Bu bakış neden bu kadar kayıp? Sen... gerçek misin? Yoksa ben, kendi yalnızlığımın ve özlemimin yarattığı bir hayal miyim?" Aynadaki yansıma cevap vermezdi. Sadece aynı kayıp, aynı acı dolu ifadeyle ona bakardı.
Uyumak bir kaçış değildi. Rüyalarında bile, o hiç kavuşamadığı aşkın gölgesi peşindeydi. Uçurumlar, karanlık koridorlar, kaybolmuş şehirler... Hepsi, içindeki boşluğun metaforlarıydı. Sabah uyandığında, gözlerini yastığa gömmek isterdi. Gün ışığı, pencereden sızarken, içini bir korku kaplardı. Yeni bir gün... Aynı sorular, aynı acı, aynı yalnızlık, aynı anlamsızlıkla dolu bir gün daha. Kalkardı. Fincana taze çay doldururdu. Pencerenin önüne geçer, şehrin uyanışını seyrederdi. Aşağıda, hayat yeniden başlıyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, çocuklar okula koşuyor, dükkanlar açılıyordu. Hepsinin bir amacı, bir yönü vardı. Onun tek amacı, bu günü de atlatmak, içindeki fırtınayla bir kez daha yüzleşmekti.
Masanın başına oturur, boş kağıda bakardı. Kalemi eline alırdı bazen. Ama hiçbir kelime, bu içsel çölü tanımlayamazdı. Hiçbir cümle, hiç var olmamış bir varlığın yarattığı yokluğun ağırlığını taşıyamazdı. Bırakırdı kalemi. Başını elleri arasına alır, gözlerini kapatırdı.
Odasında, kadına dair hiçbir fiziksel iz yoktu. Resim yoktu,. Ama en büyük iz, izsizlikti. O hiç kavuşulmamış olasılığın bıraktığı devasa, şekilsiz boşluk. Adamın varlığı, bu boşluğun etrafında şekillenmişti. Varoluşunun sorgusu, bu boşluğun karanlığında yankılanıyordu. Yalnızlığı, sadece fiziksel değil, ruhunun en derin katmanlarına işlemiş bir yalıtılmışlıktı. Belki de kendi gerçekliğine bile kavuşamamıştı. Belki de asıl kavuşamadığı, kendisiydi. Ve o, bu sonsuz bekleme odasında, ne kendini, ne aşkını, ne de varoluşunun anlamını bulabileceğini biliyordu. Tek gerçek, sandalyede oturan bedenin ağırlığı ve içinde durmaksızın fırtına kopan o dipsiz sessizlikti. Bu sessizlik, onun tek kalıcı yoldaşıydı. Ve bu yoldaşlık, sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu.
Dışarıda hayat akardı. Komşu apartmanın penceresinden piyano sesleri gelirdi bazen. Mutlu bir ailenin gürültüsü, çocuk kahkahaları, aşık bir çiftin sokakta el ele yürüyüşü. Adam bunları izlerdi. Bir gözlemci gibi. Bir laboratuvar faresi gibi. Bu mutluluklar ona yabancı, hatta acı verici gelirdi. Onların hayatında bir anlam vardı. Bağlar, sevgiler, gelecekler. Onun hayatında ise, bir geçmişin ağır tortusu ve anlamsız bir şimdi vardı. Bazen pencereyi açar, serin rüzgarın yüzünü yalayışını dinlerdi. Rüzgar, kadının saçlarındaki kokuyu getirir miydi? Hayır. Sadece egzoz ve şehrin tozu kokardı.
Gece iyice çöktüğünde, aydınlık tek kaynak, karşısındaki binaların pencerelerinden sızan ışıklar olurdu. Adam kalkar, küçük banyosuna giderdi. Aynanın karşısına geçerdi. Aynada gördüğü yüz, tanımadığı birine aitti. Gözlerinin altındaki mor halkalar, çizgilerle dolu alnı, düşüncelerle ağırlaşmış bakışları. Bu adam kimdi? O muydu? Yoksa zamanın ve acının bir esiri miydi? Ellerini yüzüne götürür, gerçek olup olmadığını kontrol ederdi. Ten sıcaktı, nefes alıyordu. Ama içinde ölü bir şeyler vardı. Aynada, arkasında, boşluğun gölgesi duruyordu sanki. Dönerdi, ama orada kimseyi bulamazdı. Sadece banyo fayanslarının soğuk beyazlığı ve damlayan bir musluğun tekdüze sesi.
Günler, eski bir duvar saatinin mekanik tik takları arasında eriyip gidiyordu. Adam, odasının dört duvarıyla ördüğü bu hapishanede, zamanın ona özgü bir işkenceyle aktığını hissediyordu. Hiç kavuşamadığı aşkın hayaleti, artık sadece bir gölge değil, soluduğu havanın bileşeni olmuştu. Onsuz geçen her saniye, varoluşunun anlamsızlığına dair yeni bir kanıt gibiydi.
Bir akşam, şiddetli bir yağmur bastırdı. Damların oluklarından taşan sular, caddeyi geçici bir nehre çevirdi. Adam, ıslak camın ardından bu coşkulu suyun akışını izlerken, içinde bir şey kıpırdadı. Belki yağmurun enerjisi, belki doğanın bu hoyratça özgürlüğü onu etkiledi. İlk kez, dört aydır çıkmadığı o kapıya doğru yürüdü. Paslı anahtar cebindeydi. Elleri titreyerek kilidi çevirdi.
Dışarı adım attığında, soğuk yağmur yüzüne çarptı. Nefesi buğulandı. Kaldırımlar, cadde ışıklarının sarı yansımalarıyla parıldıyordu. Şemsiyesiz, paltonun yakasını kaldırarak yürümeye başladı. Ayak sesleri, yağmurun şakırtısına karışıyordu. İnsanlar sığınaklara koşarken, o açık alanda, gökyüzünün öfkesinin altında kalmayı seçti. Bu bir kaçış değil, yüzleşmeydi. Şehir, yağmurla yıkanmış, geçici bir tazelik içindeydi. Kokular keskinleşmişti: Islak asfalt, ıslak toprak, uzaktan gelen ızgara dumanı. Bu duyusal bombardıman, onu kendi kabuğundan çıkarmaya zorluyordu. Ama içindeki boşluk, yağmurla dolmuyordu. Sadece daha derin, daha soğuk hissediliyordu.
Yürüdü, şehrin kenarına, geniş bir nehrin üzerindeki eski taş köprüye kadar. Köprü, yağmurun altında, geçmişin anıtı gibi dimdik duruyordu. Demir korkuluklar soğuktu. Adam, köprünün tam ortasına kadar gitti. Aşağıda, yağmurla kabarmış nehir, karanlık ve güçlü bir şekilde akıyordu. Suların çağıltısı, yağmurun sesini bastırıyordu. Burada durdu. Ellerini korkuluğa dayadı. Yüzüne çarpan yağmuru hissetti. İçindeki fırtına, dışarıdakinin yanında bir esinti gibi kaldı. Varoluşunun sorgusu, bu devasa doğa karşısında daha da küçüldü, daha da anlamsızlaştı.
"İşte," diye düşündü. "Benim hayatım. Bu köprü gibi. Bir ucu geçmişte, bir ucu... belirsiz bir gelecekte. Ama ben... ortada asılı kalmışım. İleriye, o karşı kıyıya geçmek için bir neden göremiyorum. Geriye dönmek... o da imkansız. Bu nehir... bu yağmur... bu sonsuzluk... hepsi akıp gidiyor. Ben ise... burada, donmuş gibiyim. Hiç kavuşamadığım o aşk, geçip giden bu suların arasında kaybolmuş bir damla mı sadece? Yoksa... ben kendim, o kayıp damlanın yerine konmuş bir boşluk muyum? Yaşamak... sadece bu boşluğu taşımak mı ?
Yağmur azalmaya, yerini ince bir çiselemeye bırakmıştı. Köprünün üzerinde tek başınaydı. Şehir arkasında, nehir aşağısında, gökyüzü üstünde uzanıyordu. Bir an, korkuluğun üzerine çıktı. Ayakları, ıslak taşın kenarına değiyordu. Rüzgar, ıslak saçlarını dalgalandırdı. Aşağıdaki karanlık sular, bir çağrı gibi bakıyordu. Bu çağrı, acının bitmesi, soruların susması, boşluğun sona ermesi vaadiyle geliyordu. İçinde, hiç olmadığı kadar net bir sessizlik çöktü. Fırtına dinmişti. Özlem, sorgu, pişmanlık... hepsi bir anda dağılıverdi. Geriye, sadece bu an ve bu seçim kalmıştı.
"Atla," diye fısıldadı içindeki ses. "Bırak kendini. Bu soğuk su, tüm acıları yıkayıp götürsün. Bu sonsuz akışın bir parçası ol. Artık sorma. Artık bekleme. Artık... acı çekme."
Gözlerini kapadı. İçinde, hiç kavuşamadığı o varlığın bulanık silueti belirdi son kez. Bir gülümseme miydi, hüzün mü, yoksa veda mı? Bilemedi. Derin bir nefes aldı. Göğsüne dolan soğuk, temiz hava, hayatın ta kendisiydi. Ama o hayat, artık onun için çok ağırdı.
Sonra, elleri korkuluktan ayrıldı.
Ama geriye, boşluğa doğru değil. Öne, köprünün taş zeminine doğru bir adım attı. Ayakları sağlam zemine basarken, tüm bedeni bir titreme geçirdi. Korkuluktan uzaklaştı. Sırtını, köprünün soğuk taş ayağına dayadı. Aşağıdaki sulara değil, yağmurun son damlalarının kaybolduğu, açılmaya başlayan gökyüzüne baktı. Yıldızlar, bulutların arasından sızmaya başlıyordu.
"Hayır," diye fısıldadı, sesi yağmur sonrası sessizliğe karışarak. "Hayır. Atlamak... bir cevap değil. Sadece sessizlik. Ben... bu acının, bu yalnızlığın, bu hiçlik hissinin tanığıyım. Belki de varoluşumun tek anlamı bu: Hissetmek. Bu korkunç, kemirici, dayanılmaz boşluğu bile. Bu his... bu farkındalık... belki de benim gerçek varlığım. Belki de... asıl kavuşamadığım, kendi varlığımın derinliğini kabullenmekti. Belki de... aradığım aşk, kendi içimdeki bu dipsiz kuyuya duyduğum tuhaf, acılı bağlılıktı."
Yavaşça doğruldu. Islak giysileri bedenine yapışmıştı. Üşüyordu. Ama içinde, garip bir sıcaklık yayılıyordu. Kararını vermişti. Köprüyü geçmeyecekti. Geri de dönmeyecekti. Burada, tam ortada, kendi varlığının merkezinde kalacaktı. Acıyla, yalnızlıkla, anlamsızlıkla yüzleşecekti. Çünkü onlar, artık düşman değil, onu o yapan tek gerçeklikti. Hiç kavuşamadığı aşkın hayaleti, içindeki boşluğun bekçisi olarak kalacaktı. Bu boşluk, onun tapınağı, hapishanesi ve eviydi artık.
Sırtını köprü ayağından çekti. Kentin ışıklarına doğru, ıslak kaldırımlarda yavaş adımlarla yürümeye başladı. Yağmur tamamen durmuştu. Hava, toprak ve su kokuyordu. Yeni bir günün habercisiydi bu koku. O gün de aynı olacaktı belki. Ama o, artık farklıydı. Sorgusu bitmemişti. Ama nasıl sorgulayacağını öğrenmişti: Kendini inkâr etmeden, kaçmadan, olduğu gibi kabullenerek.
Dördüncü kattaki odasına geri döndüğünde, masanın başına oturdu. Boş kağıdın önüne, uzun zamandır eline almadığı bir kalemi aldı. Mürekkep akıtmadan önce, bir an durdu. Pencereden, şafağın ilk ışıklarını seyretti. Sonra kalemi kağıda götürdü. İlk kelimeyi yazdı:
"Ben..."
Ve arkası geldi. Önce tereddütlü, sonra giderek daha güçlü. Kelimeler, içindeki karanlık kuyudan fışkıran su gibi dökülüyordu kağıda. Acıyı, yalnızlığı, özlemi, boşluğu, varoluşun çıplak sorgusunu. Hiç kavuşamadığı o aşkı değil, ona duyduğu özlemin ta kendisini yazıyordu. Onun yokluğunda kendini nasıl kaybettiğini ve belki de, bu kayboluşun içinde, kendi varlığının şimdiye dek görmediği bir derinliği keşfettiğini.
Güneş, pencereden içeri dolarken, adam hâlâ yazıyordu. Yüzünde bir ifade yoktu. Gözlerinde ise, tükenmişlikle karışık, yepyeni bir tür dinginlik vardı. Yazdıkça, içindeki fırtına dindikçe, sessizlik yeniden çöktü odaya. Ama bu sessizlik artık dolu değildi. Bomboştu. Kendi kabullenişinin, kendi varlığının çıplak ve yalın sessizliği. Ve o, bu sessizliğin içinde, sonunda, kendisiyle baş başa kalmıştı. Kavuşamadığı tek şeyin, kendi iç huzurunun olduğunu anladığı an, bu sessizlikti. Ve bu sessizlik, onun son durağıydı.
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.