0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
183
Okunma

Dünyaya geldiğim ilk günden başladım ben kaybetmeye.
Doğduğum an, anne karnının o muhteşem sıcaklığını yitirdim.
Ki o günden beri, doğru dürüst ısındığım da söylenemez...
Ama yeryüzünün en muhteşem insanını kazandım:
Bir annem olmuştu artık.
Ve bir babam… Adam gibi adam!
Benden önce bu nimete ulaşanlar da vardı elbet.
Abilerim vardı; hem de üç tane.
Cennete düşmüş gibiydim ilk zamanlar.
Elden ele, omuzdan omuza dolanıp duruyordum.
Gak desem sütüm hazır, guk desem yemeğim.
Hiçbir eksiğim yoktu.
Hani derler ya: “Ekmek elden, su gölden...”
İşte, öylece yaşayıp gidiyordum.
Zaman çabuk geçiyordu.
Dert yok, tasa yok.
Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz ardımızda olunca,
Kim takip ederdi ki zamanı?
Derken kağıt, kalem, defter, sulu boya...
Okul başlamıştı artık.
Dersler, erken kalkmalar, okul yolu, ödevler girmişti hayatıma.
Ve o gün, yaramazlık yapmayı, kafama göre takılmayı,
Daha doğrusu bebekliğimi kaybettim.
Öğrenim hayatım kısa sürdü aslında.
Beş yılda işi bitirdik.
Hatta bir yıl da Kur’an kursu dersek,
Altı yılda "yüksek ihtisas" olayını tamamlamıştım!
Ardından bahçe, bağ işleri başladı.
Köyde yaşayınca insan, tutmalıydı bir işin ucundan.
Böylece okulumu, arkadaşlarımla geçirdiğim güzel vakitleri
Ve öğretmenlerimi de yitirdim bir bir.
Yaş yavaş yavaş on yedi–on sekize doğru ilerlerken
Çocukluğumu da kaybettiğimin farkına varmam
Hiç de uzun sürmedi.
Türkülerde duyduğum gurbet kelimesinin
Tam ortasında buldum kendimi.
Ne hazindir ki doğduğum toprakları da kaybettim.
Ve artık özgür bir birey olarak çalışıyordum.
Dava, ekmek davasıydı artık.
Gerçi bu özgürlüğüm de iki yıl sürdü.
Tüfek omza, selam dur!
Yaylalar yaylalar sesleriyle çalkalanan bir yerde buldum kendimi.
Artık silah altındaydım.
Her Türk gencinin anlatmakla bitiremediği askerlik anılarını
Biriktirmeye başlarken,
Kısa süreliğine de olsa özgürlüğümü kaybettim.
Sayılı gün tez geçer derler; öyle de oldu.
Geldi geçti, şafak doldu.
Anılar kaydedildi, kalbi kadar temiz sayfalara.
Hatıralar yazıldı arkadaşlarımız tarafından.
Ve biz... askerlik günlerini, komutanları, arkadaşları
Bir bir geride bırakıp kaybettik.
Sonra o büyük tırmanış başladı: Hayat mücadelesi.
Ve gençlik...
Ne bir selam, ne bir veda...
Yarı yolda bırakıp gitmişti bizi.
Gençliğimizi de erken kaybettik.
Yüce Rabbim bizi bu yola çıkarırken
Bir sandık dolusu hazine vermişti sanki.
Ve biz, doğduğumuz günden beri
Harcaya harcaya gidiyorduk;
Yolun sonunu bilmeden…
Sonra güzel bir kaybın ilk adımını attım:
Dünya evine girdim.
Bu kez bekârlığımı, başıboşluğumu kaybettim.
Ama artıları çoktu bu kaybın.
Güzel bir eş, çocuklar, mutlu bir yuva...
En kötü günümüz böyle olsun!
diye neşeyle ayaklarımız yerden kesiliyordu.
Ta ki...
Gölgesi bile dünyalara bedel olan çınarımız yıkılana dek.
O güne dek —hatta bugüne dek— yaşadığım
En büyük kayıpla karşılaştım.
Babam...
Babasından devraldığı mirası, yani öksüzlüğü,
Bize bırakmıştı.
Ve artık yoktu.
Allah’tan annem vardı başımızda.
Yoksa yer yarılsın da içine girelim duygusu
Kol geziyordu zihnimde.
Bambaşka bir korku daha sarmıştı içimi:
Annem... Annem de giderse, ölürüm herhalde.
Yaşayamam... diyordum içimden.
Öyle ya, en acı kaybımı yaşamıştım;
Bir benzerini daha yaşamak
Beni hayattan koparır sanıyordum.
Fazla sürmedi...
Dokuz yıl sonra korktuğum başıma geldi.
Artık annem de yoktu.
Ama ben hâlâ yaşıyordum.
Nasıl hayattayım, buna şaşıyordum.
Oysa yaşayamam diyordum.
Nefes alamam, yiyemem, içemem,
Söyleyip gülemem, artık hiçbir şekilde eğlenemem...
Alışamıyorsun ilk başta...
Kabullenemiyorsun.
İsyana sürüklüyor insanı yaşadığı acılar.
Ama kaybetmenin bir kural olduğunu öğretiyor hayat.
Salya sümük ağlasan da aylarca,
Sille tokat...
Öğretiyor kaybetmeyi.
Ve teslim oluyorsun hayatın akışına.
Tam “bitti” derken,
Yeni kayıplar yaşıyorsun.
Her gün, bir gün önceni kaybediyorsun mesela.
Ve daha neler neler...
Kaybetmek...
Bu dünyanın değişmeyen kuralı.
Ve sen bitmeden bitmeyecek bu kaybedişler.
Ne zaman ki bir başkasının kaybı sen olursun,
Ancak o zaman,
Kaybetmekten kurtulursun.
FEVZİ EMİR YILMAZ
5.0
100% (1)