Kavramak için görmek, görmek için de dikkatle bakmak gerek! - pitigrilli
mustafa ertürk
mustafa ertürk

Benli Kız

Yorum

Benli Kız

0

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

391

Okunma

Benli Kız

Benli Kız

Dört mayıs salı… Cide,yeşil Cide…
Birkaç günden beri olduğu gibi yine güzel bir bahar ikindisi.
Ne de olsa sahil iklimi… Yolun yarısını geçmiş, karşı tepeden yüzünü bize dönmüş olan güneşin özlenen okşayıcı tadının keyfindeyiz..
Bir hangarı, bir tamir haneyi andıran, bizim iş yeri pasajının, girişişin solunda caddeye cepheli, Cemal hocanın çerçi dükkanının önünde, plastik sandalyelere yerleşmiş üç-beş dükkan komşusuyuz. Yine komşu dükancılardan ve kadim ziyaretçilerden bayanlı, kızlı gurup da, pasajın içinde bir sehpanın etrafında, oturaklarda… kimileri ellerindeki örgülerini ,oya işlemelerini dürtükleyip, çene çalıyorlar.. arada bir kahkahalarla gülüşüyorlar. Belli ki sohbetleri, keyifleri yerinde.. Nasıl olsa dükkanlara gelen yok, giden yok…
Cemal Hocadan ve güvercinlerden çokça söz etmişimdir. Özetle:
Hoca, emekli öğretmen… Avcılığa, güreşe meraklı… Bir partinin ilçe başkanlığı yapmış, iki üç dönem il encümenliğine seçilmiş; halen siyasetin dışında olsa da güncel konulara ilgisi devam ediyor. En çok Öğretmenlik, avcılık, güreş ve siyaset anılarını anlatmaya bayılır… Hoş sohbetini, keyifli anlatımlarını haz duyarak dinlemişizdir.
Avcılık merakının devamı olacak ki şimdilerde iyi bir güvercin meraklısı olduğunu görüyor, imreniyoruz. Yalnız güvercinler değil,kuşlara, hatta karıncalara da meraklı, eğitimci bir emeklidir,Cemal Hocamız… Onunki kuru bir ilgi bir meraktan ibaret değil; torba torba kuş yemliği buğday, karıncalara ince düğür alır… Yaz kış onlara döker, adeta onların bakıcısıdır, zaten kendisi de öyle diyor… Onlar ,özellikle güvercinler onu kalabalığın içinde tanır, bilir… başında uçuşur… onu takip eder, ‘hocanın korumaları!’ diyoruz… Hoca bir yere gitse, birkaç gün gelmese, görünmese dükkanın önünde nöbet tutar gibi bekler, beklerler…

Biz otururken güvercinler, serçecikler, yine etrafımızı çevirdiler; hocanın dizlerine ,omuzlarına konup; gagalayıp, kanat çırpıp yem istiyorlar…Hoca hazırlıklı, hemen camın önündeki bugday torbasına uzandı… avuç avuç serpti… Kapış kapış üşüştüler… serçecikler daha ürkek… onlar ya en uzaklara serpilenlerden gagalıyor, ya da bahçe duvarına konup, onlar da yemlerini orada bekliyorlar…

Hoca erinmeden,üşenmeden kaltı,gitti, onrların buğdaylarını da duvarın üstüne yaydı… Güvercinlerden doyanlar uçup uzaklaşıyor… Yeni haber alanlar, ya da görenler gelip onlar da haklarını istiyorlar… Bu böyle on- onbeş dakika sürdü.
Tabii bu arada gelip gidenler oluyor; kimileri ürkütmemek,keyiflerini bozmamak için biraz uzaktan dolaşak geçiyorlar kimileri dikkat etmiyorlar…
işte i ki üç kızcağız yeme üşüşmüşlerin ortasından geçerek, pasajdakilerin yanına … tabii, hayvancağızlar; çiğnenmemek için pırr!... pırrr! Uçuşuyor, tekrar ganimete dönüyorlar…
Bu durum birden etkiledi,duygulandırdı, beni;
‘ kızlar,kızlar, salınıp giden kızlar;;
ürkütmeyin güvercinleri, dedim
Yufkadır sızla yüreği hocanın
Bu sırada beyaz gri ağırlıklı, irice biri geldi, yerde kalan birkaç kırıntıyı topladıysa da yetinmediği belliydi; hocaya bakıyor dizine, omuzuna zıplıyor, iniyor… Hoca onun dilinden anlıyor ;
‘ doymadın değil mi neredeydin hovarda seni!..’
O da hocanın dediklerini anlıyor olmalı ki ; şımarık hareketlerini tekrarlıyor… yanındakileri gagalayıp uzaklaştırıyor…
--D e v a m e d e c e k--


‘ Geh!.. geh!...’ demesiyle geldi hocanın dizleri üstündeki çanaktan yedi, yedi… Gelenleri gagalayıp yaklaştırmıyor… Gelenlerden deniz mavisi rengiyle,ince narin yapısıyla dişi olduğu belliydi.
‘ Dişiyi de kovuyor bu, hoca!’
‘ Öyle, dedi, devamla bir tek bu böyle.. diğerleri dişilerine kesinlikle ses çıkarmaz, böyle davranmazlar…’
‘ Bizim köyde de böylesi biri vardı, İsmail dayı, ’körü dayı derdik.. O böyle yaparmış; Güher anayla oturup yemez; önce kendisi yer… kalanı kadıncağız yermiş..’ dedim, gülüştük.
Bu arada çaycı Ramazan elindeki gazetelerle geldi; hocanın gazetelerini verdi.
‘ Çaylar..’ söylendi.
Gazete başlıklarına göz atıp kimi yazılara dalıp gittik; ağırlık yine Kıbrıs,Irak,Filistin olaylarında,gelişmelerinde, ya da çelişmelerindeydi; bu günleri yaşayanlar, okuyacak olanlar bileceklerdir…
İkinci sıradakiler; töre cinayetleriyle ilgiliydi. Töre gereği aile kararıyla 14-15 yaşındaki kızını tele boğarak öldüren –cani-babayla, birkaç ay önce hamile kız kardeşini öldüren, yine lahmacunla kızını zehirleyerek öldüren baba cinayetleri töreyle ilgili eleştiriler… vardı gazetelerde..


Tüm bu cinayetlerim kimi i toplumlarda görülen recm usuluyle (taşlayarak) öldürmeyle ilgisi olduğu,, töre denen bu geleneğin sadece güneydoğuda olması recm’in etkisinin olduğunu vs. vs diyenlerimiz oldu; ordan burdan konuşup durduk Yine son töre cinayetinden söz edilince hoca 1950 lerde Vanda öğretmenlik yaptığını, buna benzer insanın içini sızlatan anları olduğunu, hele biri var ki kendisini çok etkilediğini, hala unutamadığını söylerken; çaycı Ramazana çayları getirmişti...
Meraklı bakışlarımızdan anlatmasını beklediğimizi anlamış; başlayacakken yaşlı biri Hocaya selam vererek yaklaştı;
kaymakamlığı sordu, bir kağıt gösterdi… hoca kısa yanıtlarla savdı, konumuza döndü;


D e v a m e d e c e k--


1950 lerde Kastamonu’da Köy Enstitüsünde mezuniyet törenimize İsmet Paşa da gelmişti. Biz okulun bahçesinde askeri kıta gibi dizilmişiz; rahmetli de yanında vali maarif müdürü ve müdürümüz olduğu halde önümüzden geçiyorlar, askeri merasim gibi. Ben uzun boylu, şık giyimli, parlak görünümlü olduğumdan olacak;
İsmet Paşa tam önüme gelince durdu bir elini omuzuma koyarak;
‘ Sen niye öğretmen olmak istiyorsun?’ demesin mi..
Onca öğrenci ( o zaman talebe deniyordu)içinde tek bana sorması, ilgilenmesi… doğrusu heyacandan şaşmış,afallamışım yanındaki lerde heyecanlanmış olacaklar ki, herkes olduğu yerde kalamış,kimsede çıt yok…
Bu koca İsmet Paşa!..’
‘Haklısın, dedik! heyacanla; ee! ‘ deyip
Devamını merak ettiğimizi anlayan hoca anlatımına daha tatlı ses tonuyla ve gülümseyerek:
“ Efendim, ben yurdumuzun neresinde olursa olsun, milletimize, çocuklarımıza eğitim vermek; bir şeyler öğretmek; memleketime faydalı olmak istiyorum… gibi bir şeyler söyleyince; omuzuma bir iki daha dokunmuş, tatlı tatlı gülümsemiş, ‘aferin!..’ demiş, yürüyüşüne devam etmişti…’
‘Tek kelimeyle ne mutlu sana… Dediğin gibi bu koca İsmet Paşa… Siyasetimize renk vermiş, damgasını vurmuş…!’
‘ Evet dedi, hoca onu bir mutluluk, bir onur olarak ,anılarımın en güzeli… olarak görüyorum’,dedi ,Bakıştık…
Devamla;
‘ Uzatmadan;,mezun olduk aynı yıl Vanın Gevaş İlçesine tayinim çıktı… Büyük bir heves ve heyecanla, kara trene binerek iki günde Gevaşa varmış oldum. Orda da bir köye …

Okulu yeni yapılmış ama eksikliği çoktu…Neyse!.. muhtarın ve köylülerin yardım ve katkılarıyla yani imeceyle bir kısım eksikleri tamamladık… Eğitime başladık… başladık ama, öğrencilerin nerdeyse tamamı erkek… kız öğrenci hiç yok denecek kadar az… Muhtarın, ağanın, evlerinde, okulda toplantılar yaparak okumanın kızlarımız için hem daha çok gerekli olduğunu, faydalarını… doktor olmuş, öğretmen olmuş vs bayanları örnek vererek kız öğrenci sayısını haylice artırdık. Zaten, köyde okul yeni açılmış olduğundan öğrencilerden on-on iki yaşlarında olanlar vardı.’
Ben hem dinliyorum, hem önümdeki gazetede kızını telle boğan baba cinayetinin resimlerine bakıyordum ki; hoca;
‘Başınızı ağrıtmış oldum!’ dedi.
‘estafurla hocam.. şu hale bak!.. ‘ dey gazeteyi dürdüm camın önüne uzattım;
“Eee!.”. devam et anlamında yüzüne bakınca
‘ Ha dedi hoca, lojman da bitmemiş… kim yapmışsa, nedense her şeyi yarım bırakmış… neyse !... fazla derinlere inmeyelim de… yine yardımlaşarak onu da biraz olsun toparladık,orada kalıyorum… kalıyorum ama gelin bana sorun; güz bastırdı ; soğuk bir yandan, kurt korkusu bir yandan… fırtına içeriye kar savuruyor… kurtlar etrafta acı acı uluşuyor... kapı derme çatma, pencerelerde cam yok, kağıtlarla, bezle örtmüşüz o kadar. Av tüfeyim, kama bıçağım, haydari sopam yatarken hep yanı başımda olurdu…

--Devam edecek--




Sonra baktım olmuyor, ya soğukta donacam, ya kurda kuşa yem olacam; muhtara söyledim bir ev buluncaya kadar bizde kalırsın dedi, içim rahat değildi ama şartlar zorluyordu olur dedik… on on beş gün kaldıktan sonra; köyün alt başında boş bir ev varmış; on liraya kiraladım, oraya taşımdım… hiç olmasa
korkusuzca yatabiliyordum… Böyle devam etti kışı; martın sonları, nisan başları, yine muhtara ve ağaya söyleyerek, yine imece usulüyle okulun etrafını duvarla çevirmeye başladık… Kimi duvar ustalığı yapıyor, kimi taş, kimi çamur işlerine bakıyor… ben duvar örenlerdinim… Çünkü okulda bunları da öğrenmiştik…
İşte o günlerde Cemile isimli kız öğrenci kaç gündür okula gelmiyordu. Sanırım sol yanağında beni vardı da ‘benlı kız ‘ derdim.Çocuklara;
‘Benli kız nerede,niye gelmiyor?!’ soruyorum kimseden cevap yok…

‘Bir şey mi oldu yoksa!’ deyince,
‘ Babası sattıı !’ diyenler oldu. İrkildim. gerçi bu satılma kelimesini duymuş,alışkındım ama Cemile daha çocuktu… Ben böyle düşünürken ; İçlerinden biri;
“Satıldı,artık gelmez,öğretmenim, gelirse başına gelenleri bilir!..’ demesiyle ürperdim, belli etmeden dersi işlemeye devam ettik… Ettik ama içim yanıyordu… Nasıl engel olabilir; benli kızı nasıl kurtarabilirim, acelesi ve sıkıntısı içindeydim…
Öylen ara vermesinde ağanın yiyenlerinden biriyle haber saldım, ilgilenmesini istediğimi, Cemilenin babasını bulup durumu öğrenmesini; çocuğun okula gelmesini istediğimi vs. Tembih ettim.
Akşam oldu köyün altında kalmakta olduğum evin kapısı çalındı. Açtım, Cemile’nin babası elinde de bir kutu kayseri kesme şekeriyle karşıma dikildi… Buyur ettim, mindere çöktü.. Çayım hazırdı, ikram ettim. Çaylarımızı içerken;
“Cemlal dedim, kaç gündür kızın okula gelmiyor !”
soran gözlerle yüzüne bakıyorum. Biraz kızardı, bozardı.;
“söyle, söyle, dedim..!”
“ Valah muallim bey, iznin olursa kızı veriyorum,gelin ediyorum.” Demesiyle;
“ Bak cemal, odaha bir çocuk; bir kız çocuğu… ona kız bile denemez; anlıyor musun kızbile denemez!..”
“ Ne yapalım,bir kere!..”
Sözünü keserek:

“ Hayır Cemal hayır… ne demek birkere… sen onu veriyorum,gelin ediyorum diyeceğine satıyorum,,onu köle ediyorum… ölmeden öldürüyorum… desene!...”
Cemal biraz mahçup,yere bakarak;
” valla muallim bey haklısın ama bizim buralarda böyle…”
“ Olmaz Cemal olmazzz!... Ben burudayken katiyyen olmaz, dedim kutusunu eline verdim;
“yarın Cemile’yi okulda görmek istiyorum… hiç olmazsa okulunu bitirsin hele!..”
Cemal kutusunu aldı,yollandı,ama yüzünden düşen yüz deyil bin parça.. elinde gelse beni boğacak…
‘ Eee ! “dedim, sonucu merak ediyordum.
‘ Ertesi gün de çocuk okula gelmeyince, muhtara ihtarlı yazı yazdım, bekçiyle tebliğ ettirdim. İki gün sonra biz yine okulun çevre duvarını tamamlamaya çalışıyoruz. Cemalin evi okula yakın. Yapmakta olduğumuz çevre duvarıyla evi arasında kırk elli metrelik düz bir alan var. bizler harıl harıl çalışırken, onun yani Cemal’in öfkeli sesi yükseldi,
kürtçe homurdandığı için dediklerini anlamıyorum. Oradakilere sordum;
‘ Sana kızıyor muallim beğ!..” ;kızıma ne karışıyor ,kim oluyor ,kendini ne sanıyor vs.diyormuş. arada muallim, mektep gibi kelimelerden zaten durumu anlamıştım… Arada geçen iki üç gün içinde kızını,yani kız çocuğunu, masum, sabiyi beş yüz liraya kart bir horoza sattığını da öğrenmiştim. Ben sakin olmaya gayret ettikçe, o daha da ileri giderek, yine kürtçe. ’... ..’’ kelimesini de duyunca tepem attı. Çünkü bazı kelimelerin anlamını bellemiştim, bunlardan biri de kullandığı bu kelimeydi sk. Anlamındaydı… oradakiler de kızardı, bozardı.
ona çıkışanlar, sus, kes vs diyenler olduysa da, o hala estirip duruyor, korktuğumu sanıyor ,meydanı boş bulmuş olmalıydı ki; kapımın önünde bulunan kırılmaz cinsinden kısa haydari sopamı kaptığım gibi, yükselmekte olan duvardan atlayarak, üzerine doğru koştum, koştum değil uçtum…”
“ Soy adın gibi yani!..’ deyip espride bulundum. Gülümsemesiyle, espirinin hoşuna gittiğin anladım..
Hocanın sohbetleri hoştur… hele, av, güreş ve hocalığının bu ilk yıllarını anlatırken ağzından bal akar…
Hele benim gibi meraklı dinleyicileri varsa keyfine diyecek olmaz…
Evet ikimiz de kaptırmışız ki, o, anlatmaya, ben dinlemeye… dünya umrumuzda değil. Müşterilerine bile kalkmıyor, ya ‘ yok’ diyor, ya ‘sonra ‘ deyip savıyor… Yolda geçen tanıdıkların selamını elle almakla yetiniyor; anlatımını kesmeye, araya soğukluk girmesine kıyamıyor…
Ben de kızın sonu ne olacak merakı içindeyim; satılacak mı, kurtulacak mı!.. ağzım açık,gözüm onun ağzında… tek kelime etmekten çekinerek dinliyorum… Hoca da meraklı bir dinleyici bulmuş olmanın keyfiyle olacak kısa yoldan gitmiyor,anlatıyor da anlatıyor..

BİNBİR GECE MASALLARI, SİMBATIN MACERALARI gibi yani…
Hoca spora meraklı, sigara ve alkol asla kullanmaz… Bizleri yani pasaj komşu bayanları da özendirir… kullandığı spor araç ve aletlerini kullandırır… öyle ki yetmişlerinde olmasına karşın kırk beş, ellilerinde anca gösterir. Ellerimizi mengene gibi sıkar, canımız çıkacak olur…
İşte sohbet boyunca kimilerimiz dört beş sigara tüketmişken, hoca hep çayda,oreletten gitmiş… ve işte ben bilmem kacıncı sigarayı yakarken hoca da bilmem kaçıncı çayını yudumlarken:
“ Cemal Uçar’ın elinden, Cemal kaçar kurtulacak mı!. ‘ deyip onu iştahlandırıyorum.
Hoca yudumladığı çay bardağını masanın üstüne bırakıp;
“ Beni bu halde görünce, önce horozlanmak istedi.. ama benim çok ciddi olduğumu görünce, evine doğru kaçmaya başladı… iyi ki de kaçtı,yoksa gözlerim patlamış, ellerim arslan,kaplan panter pençelerine dönmüş… Kendisi de daha önceleri olan bir iki kavgamı, göreşçiliğimi görmüş, yada duymuş olmalı…
O kaçıyor,ben peşinde… yetişemedim… evne kendini attı, kapıyı da şak sürgüledi… bu kez dışarıda ben ona horozlanıyorum…Çık da göreyim!.. erkeksen!... Küffür etmeye utanmıyor musun.. vs…”
“Küfürlü kelimesini nasıl anladın!”
“ Yukarıda belirtmiştim, orada bulunalı beş altı ay oluyordu, fırsat ve ortam buldukça soruyor, pratik bile yapıyordum. Çünkü o yörenin çocuklarına başka türlü faydalı olamazdım… Bizim mezuniyet törenine gelen İsmet Paşa gözlerimin önüne geliyor,ona verdim sözü anımsıyordum ‘ vatanıma milletimefaydalı olmak istiyordum, bunu da bulunduğum ortam itibarıyla, anca öyle mümkün olacağını görüyordum. çocuklar anlatılanı, kürtçeyle izah etmeden,açıklamadan anlayamıyor, anlamaktan zorlanıyorlar…böyle olunca anlattığın da emeğin de, harcanan zaman da boşa gitmiş oluyor…Hala da bu düşüncede ve bu kanaatteyim…
“ Eee!... Muallim Cemal Uçar, eşinen Cemal kaçarı içeri tıktı,kapıyı da arkadan sürgületti… sonra!..”
“Sonrası yaşlılardan iki üçü geldiler ,beni yatıştırıcı ‘cahildir, kusurunaa bakma,onunu yerine biz mahçubuz…vs’ sözlerle sakinleştirmeye gayretle koluma girip çalışma yerine döndük…
Bu durum, tabii köyde yayılmış, muallim Cemali kovalamış, içeri dıkmış... duymayan kalmamış…

Aynı akşam kiralık evimde kendime öteberi nevale hazırlığındayken kapım çalındı… daha ben sormadan’ muallim bey!::’ sesinden, ağa olduğunu anladım… Kapıyı açtım ağa önde Cemal arkada… buyur ettim, içeri girdiler… oturma yerine geçtik… gösterdiğim mindere ağa oturdu, arkasına yastık, önüne kırık dökük olsa da sehpayı koydum…

Eee ev sahibi olarak, ağaya, ağa gibi davranacak, ilgi ve itibarda bulunaksın… Bu da önemli bir sosyal kuraldır, hele aşiretçilikte, ağalığın olduğu yörelerde…neyse.. Cemal kapının arkasında, dizi üstü çöktü…ben kapıya yakın yerde ağaç sandalyedeyim… Hal hatırdan sonra gazocağmı yaktım, cezveyi koydum, kahve hazırlığındayım… Ağa her ne kadar zahmet etme, muallim bey diyorsa da, keyif aldığını da seziyordum.. Cezve suyu kaynayana kadar, oranın sarı tütününden bir cığara büküp hazırladım..Kahve köpürdü… küpükten ağanın fincanına aktardım… ağanın gözü hep bendeydi… fincanını sigarayla önüne koyunca bir keyflendi ki… Cemal’inkini de uzattım, fincanımı aldım, ağaç sandalyeme oturdum… Ağa şöyle yastığa yaslandı güler yüzünü takındı, gülümsüyor, gözlerinin içi gülüyor… Cemal ürkek ürkek bakınıp duruyor… tam karşısındaki duvarda asılı duran ruhsatlı av tüfeğime gözünü dikti, baktı, baktı… başını eğip gözlerini fincanın içine dikti, fincanda ne varsa… rahat ol Cemal efendi, rahat otur dediysem de dizi üstü çökmüş ki kıpırdaması mümkün değil…
“ Yine iyi tarafı varmış… o fevri hareketini kimbilir kimin ırgalamasıyla, öyle köpürmüştür!..” dedim.
“Vallahi bilmem… ağa onun amcası, ve kendisi beni sever… okulla ilgili tüm sorunların çözülmesinde yardımcı olur… bir dediği de iki edilmez… tam bir ağa… Cemalinde amcası… Cemal in onun yanında kıpırdaması, ağzını açması mümkün değil…
Derken ağa güleryüz tatlı bir ses tonuyla;
” Muallim bey , bu bizim eşek bugün sana karşı bir ayıp yapmış”
“ Vallahi ağam bana karşı olanı neyse de; kız çocuğuna karşı yaptığı çok ayıp, çok çok günah; o daha bir çocuk, bir sübyan…
Duymuşsundurr ağa, yavruyu beşyüz liraya satıyormuş, hem kime, evli,evine çoluk çocuğuna hayrı olmayan,babasından bile yaşlı olan birine… adam Adana’da sürünmüş, üçbeş kuruşu olunca kendini ağa, bey sanıyor…”
“ Biliyorum muallim bey herşeyi biliyorum… sen haklısın!.. hemen yarından tezi yok çocuk okulda olacak, devam edecek::”
“ Sağ ol ağa, çok sağ ol, çocukcağız hele okulunu bitirsin, zaten beşte, bir ay sonra bitiyor… sonra, acelesi neymiş, kızı hele şöyle bir kız olsun…Evine hayrı olmayandan buna ne hayrı olacak… yarın bunu da burada ser sefil bırakıp Adana’ya bilmem nereye gidecek… yazık değil mi, yazık olmayacak mı !..”.
İsmet Paşaya verdiğim söz geldi yine;
‘öncü olacaz, bilmediklerini öğretecez…vs. ne kadar başarabilirsek…
Ağa yeğeni olan Cemal’e döndü;
“Öp bakalım, muallim beyin ayaklarını…”
Cemal yerinden yekindi; Ben ürperdim,el neyse de ayak öptürmek nedemek… Bir taraftan;

Estafurla, ağam, estefurla diyor, bir taraftan ayaklarımı büküp sandalye ayakları arasında saklıyorum..
Elimde fincan zangır zangırdıyor.
Ağa emri tekrarladı;
“ Öp diyorum sana, öp!...”
Cemal diz çöktüğü yerden sandalyeme doğru eğlidi, ben kolundan tutarak ayağa kaldırdım; kucaklaştık… ağanın ses tonu yumuşamıştı;
” ÖP muallim beyin elinu öp!” Cemal ellerime sarıldı, döne döne öpüyor… ellerimi çektim,
“ Otur Cemal, otur!.. dedim, yerine yine diz üstü çöktü…

Ertesi gün hem kızcağız okula geldi, hem Cemal çalışmalarımıza yani imeceye katıldı… çamur kardı, taş taşıdı.. Aramız düzeldi…
Cemile de Cemile olmaktan çıkmış ;
Benli Kız olmuş. Benim okulda öyle demem tüm köye yayılmış;
hele bu olaydan sonra herkesin ağzında; Benli Kız..gel Benli Kız, git Benli Kız!!.
“ Sora?!.. dememle, anladı…
“ Sonra!.. o yaz, başka köyün okuluna tayinim çıktı.. yakın ama daha mahrum, yolu yolu bozuk!..”
“ O niye!.. bir yılda, neden aldılar ki… ağanın bir oyunu mu oldu ola… seni dişlerine göre bulmamış olabilir; ya da muhtardan mı ne bileyim!”
Güldü!..durakladı… ben meraklı gözlerle bakıyorum…
“ O hikaye de şöyle oldu;kışın lojmanda kalıyordum ya… hem soğuk hem kurt kuş korkusu…Muhtar beni evine aldı; evi, konak deniyor,şimdi dubleks diyoruz ya, üst katta bir oda boşaltmışlar; orada kalıyorum. Sanırım şubat sonlarıydı.. Bir iki hafta aradan geçmişti ki birgün muhtar bana;
”Felan köyde düğün var… gitmem gerekiyor…Belki birkaç gün kalmam icab eder… ev sana emanet…dedi, gitti…Bir gün sonra mıydı, iki gün mü… Öylen ara vermesinde geldim, kaldığım odaya çıktım; yatağım iki katlı bir ranzanın alt gözüydü… yatağımın üstünde birkaç aylık bir bebek … ve ağlıyor.. kucakladım… ninniler söylüyorum, sallıyorum… biri gelir diye sallayıp duruyorum… çocuk biraz susar gibi oldu, o ara ağanın genç eşi geldi… Bebeği ona uzattım,
O,çocuğu alırken kolumu da kavramış oldu, kasıtlı mıydı, değil miydi… günahıboynana.. ben irkildim… kolumu çektiğim gibi çekip gittim… Gittim ama içim içimi yiyor… bu nasıl iş… kasıtlı yaptıysa, yazıklar olsun, böylesi nasıl olur, nasıl olabilirdi,,, kasıt yok idiyse, ben çok kaba mı davranmış oldum deyip duruyorum… aç susuz akşamı ettim, akşam yine varmak zorundayım… muhtar ev sana emanet demiş… gitmesem, adam gelince ne diyecem, ne cevap verecem… düşüncesiyle vardım ve odama girdim… bekliyorum ki yemeğe çağıralar… çağıran olmadı… geceyi de aç geçirdim mi…
Sabah öyle, öylen, akşam tam dört gün dört gece… bakkal yok, lokanta yok… başka eve gidemem, derdimi anlatamam… muhtarın evin de kalıyorum ya,… kime ne diyebilirim, açlığımı nasıl bildirebilirim…

Tahkattan kesilecek gibiyim, dizlerim beni taşıyamaz oldu… Bereket dördüncü gün muhtar geldi…Akşam yemeğine oturduk, oturduk ama ben katı lokma yutamıyorum… yemeğin suyundan, suyundan alarak idare ediyorum… Muhtar,
” Muallim bey sende bir hal var… böyle değildin!”
“ Yok muhtarım,yok birşeyim, iyiyim” diyerek geçiştiriyorum ama ağanında tavrı değişmiş… Soğuk davranıyor, o sorusunda bile bir mana zezinliyordum.., artık kadın mı bir şey dedi, çevreden mi olmaz diyenleroldu,kendisi mi… bilemiyorum
vebali kendilerine… geçmiş gün aynen böyle bir tatsızlık,huzursuzluk yaşadıydım”
Uzatmayayım; ertesi gün;
“ Ağa, böyle olmayacak… sen bir yere gidince ben çoluk çocuk içinde kalıyorum… olmuyor..” demem üzere;
“ Peki dedi, öyleyse sana bir ev bulalım! O da benden böyle bir teklif bekliyormuş gibime gelmişti… nitekim yukarıda belirttiğim ev bulundu, oraya taşındım, yerleştim.. eski, bakımsız bir evdi, ama nihayet bir evdi… kendi başım, kendi peşim… rahattım…”
Bayanlar pasajdan dağılmaya başladılar, hepsinin ebesi, ziyergahı züccaciye dükkanı işleten Fatoş hanım, dükkanına müşteri girince kalktı, o kalkınca müritleri de dağılmaya başladılar… Benim katibem imzaya evrak getirdi… Dr. Yaşar biyin hastası varmış; izin alıp ayrıldı, bakakal Hüsnü çoktan ayrılmıştı, fazla dayanamaz… Kırtasiyeci Ahmet bey,’ hele ver seninkenden bir tütün!” Çaycı ramazan boşları toplarken taze kahve aldığını söyedi, bu içen var mı demekti… Gerçi dükkanında değiliz ama hatırını kırmak da olmazdı…
“Kahveler gelinceğe kadar bir ihtiyaç gidereyim hemen geliyorum” dedi, Cemal hoca…
“ Aman hocam dedim, gecikme senin bu Benli Kızın ne olacak çok merak ediyorum.. siz de bir güzel anlatıyorsunuz ki…!”
Kırtasiyeci;
” Adam sıkışmış, hele bekletme!” demesiyle gülüştük…
Hoca gelmeden Ramazan askılıkta mis kokan kahvelerle geldi… TNT tahsilatçı bayii Mustafa Bey de aynı anda gelince;
” kaynan seviyormuş, hem de kırk yıl hatırla… “ dedik ona da getirmesini söyledik…
Güneş iyice eğilmiş, Halk Banması şubesinin olduğu binanın gölgesi İnönü Caddesini yarılamıştı… Ezan sesleri de uğuldamaya başladı…Derken eski muallim bey geldi, yeni gelenle halhatır etmelerinden sonra, sabırsızlıkla beklediğimiz Benli Kız anlatımına başlaması için gözler hocaya çevrildi… Eski muallim yani dükkanı önünde konaklamış olduğumuz emekli öğretmen, siyasetçi, güreşçi av mereklısı Cemal Hozamız biraz soğumuş olan kahvesini yudumlarken;bakışlardan, bekleyişi anlamış olarak;

“Bir de şöyle bir olay, olay demiyeyim de durum olmuştu; Anlattığım duruma rağmen muhtarla merhabamız,biraz soğukça olsa da devam ediyordu.
Nitekim
“23 nisanda çevre duvarını kutlamış,çay içmiş sohbet etmişşiz, tüm imecelilerle…
Neyse, ondan bir iki günsonra bir Pazar günü bekçiyi bana göndemiş, okulda toplantı olduğunu söylemiş, benim de bulunmamı istemiş… Toplantı yeri olan okula vardım ki kalabalık… köşede etrafı süslü püslü… kelli felli biri..
bana da onun yanında yer ayırmışlar… Muhtara sordum siyasilerden biriymiş… halka söyleyecekleri varmış, biz de toplandık.. bakalım ne diyecek…
Ben de yerimi aldım, kısa tanışma ve hal hatırdan sonra adam nutuk atmaya başladı…Tamamen siyasi propağanda yapıyordu… Canım sıkılmaya başladı ama, toplumun tepkisini bekleyip anlamaya çalışıyorum… Çünkü toplum da onu destekler tavır ve davranışta olursa, ben arada kalır, ezilirdim… Nitekim nutuk ilerledikçe, dozu da artıyordu ki; topluluktan homurdanmalar başladı… İyi dedim, kendi kendime, ben böyle düşünürken
muhtar bana birmektup kağıdı, altında eski bir defter, ya da kitap uzatarak,
’ hocam beyin anlattıklarını yaz, tutanak yapalım, altını imzalayalım, ben yarın götürüp kaymakama verecem!”… dedi, sesler yükselince, alttan almaya başladı… ben kalemimi çıkararak yazmaya başladım… bitirdim. Önce muhtara imzalattım mührünü vurdurdum, ondan sonra kindim, ve başkaları… sanırım otuz civarında ad soy ad imzayla muhtara teslim ettik… adam korkmuş olmalı… alttan alarak süt dökmüş kediye dönmüş olarak geldikleri jipe binip gittilerr… Muhtar ertesi gün makama vermiş.. Nitekim aynı kişi başka köylerde de aynı propağandalarda bulunmuş… şikayet üzerine, şikayetler olunca sorguya çekildiğini, tutuklandığını duyduk… adı bende saklıdır…

Onun tutuklandığını duyduk ama ,on onbeş gün sonra da, benim tayinim çıktı… Artık bundan mı, muhtardan mı, ağadan mı bilemedim, hala da bilmiyorum, merak edip hiçte sormadım, soruşturmadım…”
Sigortacı Serkan ;
“ Desene sürgün olmuşsun!..”
“ Başkası sürgün denmez, yine yakın bir köye vermişler… “
Bir başkası;
” Sürgün olsaydı Ağrıya mı, Hakkarıye mi olurdu!..”
Hoca biraz alıngan bir ses tonuyla;
” Vallahi hiç de umrumda değil, nere olursa olsundu… benim için fark etmezdi!::” dediyse de hem sorgulamalarımızdan, hem zananın derinliklerende kalmış olsa da o durumdan hoşnut olmadığını şahsen ben sezinliyordum…
Hala aklımı kurcalayan, merak içinde bırakan Benli Kızın akibetiydi, ne olmuştu, kurtulmuş muydu, satılmış mıydı, bir daha görebilmiş mi!...
Konuyu dağıtmadan, devam etmesini istiyeceğim ama fırsat bulamıyorum ki… bir taraftan masadakilerden her kafadan bir ses… bir taraftan hocanın güvercinleri…
Acıkmış olanlar gelmeye başladılar… biz varız diye başına, omuzlarına konmuyorlar ama etrafımızda guk guk seslerle kanat çırpıp zıplayıp duruyorlar… Hoca da hiç dayanamaz… geh geh demelerle onları davet ediyor… uzanıp torbadan yemlik buğday alıp betonarme zemine septi… onlar üşaştü… serçeciklerde gelmeye başladı.. onlar da kenardan kenerdan daneleri topluyorlar..
Dayanamadım;
” Ya Hocam dedim, bu anlatım ‘ arkası yarın’a döndü… Ne oldu Şu senin, şimdiyse bizim Benli Kız!..”

“ yukarıda da belirttiğim gibi yeni köyüm yakındı ,bir buçuk iki saat çekiyordu… Yerime gelen öğretmen ‘Yani muallim) le aramız iyiydi. En azından maaş gürleri ilçede buluşuyor, hal hatır.. olanlar bitenler… olacaklar.. derken önümüzdeki 23 Nisanı beraberce kutlayalım dedik, kararlaştırdıkk. Şansımıza hava da güzeldi… benim öğrencilerimden evinden izin alanlarla önceki köyüme gittik… Okulda, etrafı duvarla çevrili alanda bayağı bir kalabalık vardı…
“23 Nisan kutlamalarını bilirs
Benli Kız






Dört mayıs salı… Cide,yeşil Cide…
Birkaç günden beri olduğu gibi yine güzel bir bahar ikindisi.
Ne de olsa sahil iklimi… Yolun yarısını geçmiş, karşı tepeden yüzünü bize dönmüş olan güneşin özlenen okşayıcı tadının keyfindeyiz..
Bir hangarı,bir tamir atelyesini andıran,bizim iş yeri pasajının,girişişin solunda caddeye cepheli, Cemal hocanın çerçi dükkanının önünde, plastik sandayelere yerleşmiş üç-beş dükkan komşusuyuz. Yine komşu dükancılardan ve kadim ziyaretçilerden bayanlı,kızlı gurup da,pasajın içinde birsehpanın etrafında, oturaklarda… kimileri ellerindeki örgülerini,oya işlemelerini dürtükleyip, çene çalıyorlar.. arada bir kahkahalarla gülüşüyorlar.Belli ki sohbetleri,keyfleri yerinde.. Nasıl olsa dükkanlara gelen yok, giden yok…
Cemal Hocadan ve güvercinlerden çokça sözetmişimdir.Özetle:
Hoca,emekli öğretmen… Avcılığa,güreşe meraklı… Bir partinin ilçe başkanlığı yapmış,iki üçdönem il encümenliğine seçilmiş; halen siyasetin dışında olsa da güncel konulara ilgisisini devam ediyor. En çok Öğretmenlik,avcılık,güreş ve siyaset anılarını anlatmaya bayılır… Hoş sohbetini,keyifli anlatımlaırını haz duyarak dinlemişizdir.
Avcılık merakının devamı olacak ki şimdilerde iyi bir güvercin meraklısı olduğunu görüyor, imreniyoruz. Yalnız güvercinler değil,kuşlara, hatta karıncalara da meraklı, eğitimci bir emeklidir,Cemal Hocamız… Onunki kuru bir ilgi,bir meraktan ibaret değil; torba torba kuş yemliği buğday,karıncalara ince düğür alır… Yaz kış onlara döker, adeta onların bakıcısıdır, zaten kendisi de öyle diyorr… Onlar,özellikle güvercinler onu kalabalığın içinde tanır,bilir… başında uçuşur… onu takip eder, ‘hocanın korumaları!’ diyoruz… Hoca bir yere gitse, birkaç gün gelmese, görünmese dükkanın önünde nöbet tutar gibi bekler, beklerler…

Biz otururken güvercinler,serçecikler, yine etrafımızı çevirdiler; hocanın dizlerine,omuzlarına konup; gagalayıp, kanat çırpıp yem istiyorlar…Hoca hazırlıklı,hemen camın önündeki bugday torbasına uzandı… avuç avuç serpti… Kapış kapış üşüştüler… serçecikler daha ürkek… onlar ya en uzaklara serpilenlerden gagalıyor, ya da bahçe duvarına konup, onlar da yemlerini orada bekliyorlar…

Hoca erinmeden,üşenmeden kaltı,gitti, onrların buğdaylarını da duvarın üstüne yaydı… Güvercinlerden doyanlar uçup uzaklaşıyor… Yeni haber alanlar, ya da görenler gelip onlar da haklarını istiyorlar… Bu böyle on- onbeş dakika sürdü.
Tabii bu arada gelip gidenler oluyor; kimileri ürkütmemek,keyiflerini bozmamak için biraz uzaktan dolaşak geçiyorlar kimileri dikkat etmiyorlar…
işte i ki üç kızcağız yeme üşüşmüşlerin ortasından geçerek, pasajdakilerin yanına … tabii, hayvancağızlar; çiğnenmemek için pırr!... pırrr! Uçuşuyor, tekrar ganimete dönüyorlar…
Bu durum birden etkiledi,duygulandırdı, beni;
‘ kızlar,kızlar, salınıp giden kızlar;;
ürkütmeyin güvercinleri, dedim
Yufkadır hocanın yüreği sızlar!..’
‘ He vallahi sızlar ki sızlar!..’
Bu sırada beyaz gri ağırlıklı,irice biri geldi, yerde kalan birkaç kırıntıyı topladıysa da yetinmediği belliydi; hocaya bakıyor dizine,omuzuna zıplıyor,iniyor… Hoca onun dilinden anlıyor ;
‘ doymadın değil mi nerdeydin hovarda seni!..’
O da hocanın dediklerini anlıyor olmalı ki ; şımarık hareketlerini tekrarlıyor… yanındakileri gagalayıp uzaklaştırıyor…
--D e v a m e d e c e k--


‘ Geh!.. geh!...’ demesiyle geldi hocanın dizleri üstündeki çanaktan yedi, yedi… Gelenleri gagalayıp yaklaştırmıyor… Gelenlerden deniz mavisi rengiyle,ince narin yapısıyla dişi olduğu belliydi.
‘ Dişiyi de kovuyor bu, hoca!’
‘ Öyle, dedi, devamla bir tek bu böyle.. diğerleri dişilerine kesinlikle ses çıkarmaz, böyle davranmazlar…’
‘ Bizim köyde de böylesi biri vardı, İsmail dayı,körü derlerdi.. O böyle yaparmış; karısıyla oturup yemez; önce kendisi yer… artanı kadıncağız yermiş..’ dedim,gülüştük.
Bu arada çaycı Ramazan elindeki gazetelerle geldi; hocanın gazetelerini verdi.
‘ Çaylar..’ söylendi.
Gazete başlıklarına göz atıp kimi yazılara dalıp gittik; ağırlık yine Kıbrıs,Irak,Filistin olaylarında,gelişmelerinde, ya da çelişmelerindeydi; bu günleri yaşayanlar, okuyacak olanlar bileceklerdir…
İkinci sıradakiler; töre cinayetleriyle ilgiliydi. Töre gereği aile kararıyla 14-15 yaşındaki kızını tele boğarak öldüren –cani-babayla, birkaç ay önce hamile kız kardeşini öldüren, yine lahmacunla kızını zehirleyerek öldüren baba cinayetiyle,
töreyle ilgili eleştiriler… vardı gazetelerde..


Tüm bu cinayetlerim kimi islami toplumlarda görülen recm usuluyle(taşlayarak) öldürmeyle ilgisi olduğu,, töre denen bu geleneğin sadece güneydoğuda olması recm’in etkisinin olduğunu vs. vs diyenlerimiz oldu; ordan burdan konuşup durduk Yine son töre cinayetinden söz edilince hoca 1950 lerde Vanda öğretmenlik yaptığını, buna benzer insanın içini sızlatan anları olduğunu, hele biri var ki kendisini çok etkilediğini,hala unutamadığını söylerken; çaycı Ramazana çayları getirdi.
meraklı bakışlarımızdan anlatmasını beklediğimizi anlamış; başlayacakken yaşlı biri Hocaya selam vererek yaklaştı;

kaymakamlığı sordu, bir kağıt gösterdi… hoca kısa yanıtlarla savdı,konumuza döndü;

:
‘Ben de zaten, sözü oraya getirecem!’ ‘



D e v a m e d e c e k--


1950 lerde Kastamonu’da Köy Enstütüsünde mezuniyet törenimize İsmet Paşa da gelmişti.Biz okulun bahçesinde askeri kıta gibi dizilmişiz; rahmetli de yanında vali maarif müdürü ve
müdürümüz olduğu haldee, önümüzden geçiyorlar,akeri merasim gibi. Ben uzun boylu,şık giyinimli, parlak görünümlü oduğumdan
olacak;
İsmet Paşa tam önüme gelince durdu,bir elini omuzuma koyarak;
‘ Sen niye öğretmen olmak istiyorsun?’ demesin mi..
Onca öğrenci ( o zaman talebe deniyordu)içinde tek bana sorması, ilgilenmesi… doğrusu heyacandan şaşmış,afallamışım yanındaki lerde heyecanlanmış olacaklar ki, herkes olduğu yerde kalamış,kimsede çıt yok… bu koca İsmet Paşa!..’
‘Haklısın, dedim, heyacanla; ee! ‘
Devamını merak ettiğimi anlayan hoca anlatımına daha tatlı ses tonuy ve gülümseyerek:
“ Efendim,ben yurdumuzun neresinde olursa olsun, milletimize,çocuklarımıza eğitim vermek; birşeyler öğretmek; memleketime faydalı olmak istiyorum… gibi bir şeyler söyleyince; omuzuma bir iki daha dokunmuş, tatlı tatlı gülümsemiş, ‘aferin!..’ demiş, yürüyüşüne devam etmişti…’
‘Tek kelimeyle ne mutlu sana… Dediğin gibi bu koca İsmet Paşa… Siyasetimize renk vermiş, damgasını vurmuş…!’
‘ Evet dedi, hoca onu bir mutluluk, bir onur olarak ,anılarımın en güzeli… olarak görüyorum’,dedi ,Bakıştık…
Devamla;
‘ Uzatmayayım,mezun olduk aynı yıl Vanın Gevaş İlçesine tayinimçıktı… Büyük bir heves ve heyacanla, kara trene binerek
iki günde Gevaşavarmış oldum.Orda da bir köye …



Okulyeni yapılmış ama eksikliği çoktu…Neyse!.. muhtarın ve köylülerin yardım ve katkılarıyla yani imeceyle bir kısım eksikleri tamamladık… Eğitime başladık… başladık ama, öğrencilerin nerdeyse tamamı erkek… kız öğrenci hiçyok denecek kadar az… Muhtarın,ağanın,evlerinde,okulda toplantılar yaparak okumanın kızlarımız için hem daha çok gerekli olduğunu,faydalarını… doktor olmuş,öğretmen olmuş vs bayanları örnek vererek kız öğrenci sayısını haylice artırdık. Zaten, köyde okuly eni açılmış olduğundan öğrencilerden on-oniki yaşlarında olanlar vardı.’
Ben hem dinliyorum, hem önümdeki gazetede kızını telle boğan baba cinayetinin resimlerine bakıyordum ki;hoca;
‘Başınızı ağrıtmış oldum!’ dedi.
‘estafurla hocam.. şu hale bak!.. ‘ deyince
Merakım iyice arttı, gazeteyi dürdüm camın önüne uzattım;
“Eee!.”. devam et anlamında yüzüne bakınca
‘ Ha dedi hoca, lojman da bitmemiş… kim yapmışsa, nedense her şeyi yarım bırakmış… neyse !... fazla derinlere inmeyelim de… yine yardımlaşarak onu da biraz olsun toparladık,orada kalıyorum… kalıyorum ama gelin bana sorun; güz basırdı;soğuk biryandan,kurt korkusu bir yandan…fırtına içeriye kar savuruyor… kurtlar etrafta acı acı uluşuyor... kapı derma çatma,pencerelerde cam yok, kağıtlarla, bezle örtmüşüz o kadar. Av tüfeyim, kama bıçağım, haydari sopam yattarken hep yanıbaşımda olurrdu…

--Devam edecek--




Sonra baktım olmuyor,ya soğukta donacam, ya kurda kuşa yem olacam; muhtara söyledim bir ev buluncaya kadar bizde kalırsın dedi, içim rahat değiloi ama şarlar zorluyordu olur dedik… on onbeş gün kaldıktan sonra;köyün alt başında boş bir ev varmış; on lirayakiraladım, oraya taşımdım… hiç olmsa korkusuzca yatabiliyordum… Böyle devam etti kışı; martın sonları, nisan başları, yine muhtara ve ağaya söyleleyerek, yine imece usulüyle okulun etrafını duvarla çevirmeye başladık… Kimi duvar ustalığı yapıyor, kimi taş, kimi çamur işlerine bakıyor… ben duvar örenlerdinim… Çünkü okulda bunları da öğrenmiştik…
İşte o günlerde Cemile isimli kız öğrenci kaç gündür okula gelmiyordu. Sanırım sol yanağında beni vardı da ‘benlı kız ‘ derdim.Çocuklara;
‘Benli kız nerede,niye gelmiyor?!’ soruyorum kimseden cevap yok…


‘Bir şey mi oldu yoksa!’ deyince,
‘ Babası sattıı !’ diyenler oldu. İrkildim. gerçi bu satılma kelimesini duymuş,alışkındım ama Cemile daha çocuktu… Ben böyle düşünürken ; İçlerinden biri;
“Satıldı,artık gelmez,öğretmenim, gelirse başına gelenleri bilir!..’ demesiyle ürperdim, belli etmeden dersi işlemeye devam ettik… Ettik ama içim yanıyordu… Nasıl engel olabilir; benli kızı nasıl kurtarabilirim, acelesi ve sıkıntısı içindeydim…
Öylen ara vermesinde ağanın yiyenlerinden biriyle haber saldım, ilgilenmesini istediğimi, Cemilenin babasını bulup durumu öğrenmesini; çocuğun okula gelmesini istediğimi vs. Tembih ettim.
Akşam oldu köyün altında kalmakta olduğum evin kapısı çalındı. Açtım, Cemile’nin babası elinde de bir kutu kayseri kesme şekeriyle karşıma dikildi… Buyur ettim, mindere çöktü..Çayım hazırdı,ikram ettim. Çaylarımızı içerken;
“Cemlal dedim, kaç gündrür kızın okula gelmiyor !”
soran gözlerle yüzüne bakıyorum. Biraz kızardı, bozardı.;
“söyle, söyle, dedim..!”
“ Valah muallim bey, iznin olursa kızı veriyorum,gelin ediyorum.” Demesiyle;
“ Bak cemal, odaha bir çocuk; bir kız çocuğu… ona kız bile denemez; anlıyor musun kızbile denemez!..”
“ Ne yapalım,bir kere!..”
Sözünü keserek:

“ Hayır Cemal hayır… ne demek birkere… sen onu veriyorum,gelin ediyorum diyeceğine satıyorum,,onu köle ediyorum… ölmeden öldürüyorum… desene!...”
Cemal biraz mahçup,yere bakarak;
” valla muallim bey haklısın ama bizim buralarda böyle…”
“ Olmaz Cemal olmazzz!... Ben burudayken katiyyen olmaz, dedim kutusunu eline verdim;
“yarın Cemile’yi okulda görmek istiyorum… hiç olmazsa okulunu bitirsin hele!..”
Cemal kutusunu aldı,yollandı,ama yüzünden düşen yüz deyil bin parça.. elinde gelse beni boğacak…
‘ Eee ! “dedim, sonucu merak ediyordum.
‘ Ertesi gün de çocuk okula gelmeyince, muhtara ihtarlı yazı yazdım, bekçiyle tebliğ ettirdim. İki gün sonra biz yine okulun









çevre duvarını tamamlamaya çalışıyoruz. Cemalin evi okkula yakın. Yapmakta olduğumuz çevre duvarıyla evi arasında kırk elli metrelik düz bir alan var. bizler harıl harıl çalışırken,onun yani Cemal’in öfkeli sesi yükseldi,kürtçe homurdandığı için dediklerini anlamıyorum.Oradakilere sordum;
‘ Sana kızıyor muallim beğ!..” ;kızıma ne karışıyor,kim oluyor,kendini ne sanıyor vs.diyormuş. arada muallim,mektep gibi kelimelerden zaten durumu anlamıştım… Arada geçen iki üç gün içinde kızını,yani kız çocuğunu,masum,sabiyi beyüz liraya kart bir horoza sattığını da öğrenmiştim. Ben sakin olmaya gayret ettikçe, o daha da ileri giderek, yine kürtçe ‘dıneme!’ kelimesini de duyunca tepem attı. Çünkü bazı kelimelerin anlamını bellemiştim, bunlardan biri de kullandığı bu kelimeydi sk. Anlamındaydı… oradakiler de kızardı,bozardı.
ona çıkışanlar,sus,kes vs diyenler olduysa da, o hala estirip duruyor, korktuğumu sanıyor ,meydanı boş bulmuş olmalıydı ki; kapımın önünde bulunan kırılmaz cinsinden kısa haydari sopamı kaptığım gibi, yükselmekte olan duvardan atlayarak,üzerine doğru koştum, koştum değil uçtum…”
“ Soy adın gibi yani!..’ deyip espiride bulundum. Gülümsemesiyle, espirinin hoşuna gittiğin anladım..hocamın sohbetleri hoştur… hele,av, güreş ve hocalığının bu ilk yıllarını anlatırken ağzından bal akar…
Hele benim gibi meraklı dinleyicileri varsa keyfine diyecek olmaz…
Evet ikimiz de kaptırmışız ki, o, anlatmaya, ben dinlemeye… dünya umrumuzda değil. Müşterilerine bile kalkmıyor, ya ‘ yok’ diyor, ya ‘sonra ‘ deyip savıyor… Yolda geçen tanıdıkların selamını elle almakla yetiniyor; anlatımını kesmeye, araya soğukluk girmesine kıyamıyor…
Ben de kızın sonu ne olacak merakı içindeyim; satılacak mı, kurtulacak mı!.. ağzım açık,gözüm onun ağzında… tek kelime etmekten çekinerek dinliyorum… Hoca da meraklı bir dinleyici bulmuş olmanın keyfiyle olacak kısa yoldan gitmiyor,anlatıyor da anlatıyor..











BİNBİR GECE MASALLARI, SİMBATIN MACERALARI gibi yani…
Hoca sipora meraklı, sigara ve alkol asla kullanmaz… Bizleri yani pasaj komşu bayanları da özendirir… kullandığı spor araç ve aletlerini kullandırır… öyle ki yetkişlerinde olmasına karşın kırkbeş, ellilerinde anca gösterir. Ellerimizi mengene gibi sıkar, canımız çıkacak olur…
İşte sohbet boyunca kimilerimiz dört beş sigara tüketmişken, hoca hep çayda,oreletten gitmiş… ve işte ben bilmem kacıncı sigarayı yakarken hoca da bilmem kaçıncı çayını yudumlarken:
“ Cemal Uçar’ın elinden, Cemal kaçar kurtulacak mı!. ‘ deyip onu iştahlandırıyorum.
Hoca yudumladığı çay bardağını masanın üstüne bırakıp;
“ Beni bu halde görünce, önce horozlanmak istedi.. ama benim çok ciddi olduğumu görünce, evine doğru kaçmaya başladı… iyi ki de kaçtı,yoksa gözlerim patlamış, ellerim arslan,kaplan panter pençelerine dönmüş… Kendisi de daha önceleri olan bir iki kavgamı, göreşçiliğimi görmüş, yada duymuş olmalı…
O kaçıyor,ben peşinde… yetişemedim… evne kendini attı, kapıyı da şak sürgüledi… bu kez dışarıda ben ona horozlanıyorum…Çık da göreyim!.. erkeksen!... Küffür etmeye utanmıyor musun.. vs…”
“Küfürlü kelimesini nasıl anladın!”
“ Yukarıda belirtmiştim, orada bulunalı beş altı ay oluyordu, fırsat ve ortam buldukça soruyor, pratik bile yapıyordum. Çünkü o yörenin çocuklarına başka türlü faydalı olamazdım… Bizim mezuniyet törenine gelen İsmet Paşa gözlerimin önüne geliyor,ona verdim sözü anımsıyordum ‘ vatanıma milletimefaydalı olmak istiyordum, bunu da bulunduğum ortam itibarıyla, anca öyle mümkün olacağını görüyordum. çocuklar anlatılanı, kürtçeyle izah etmeden,açıklamadan anlayamıyor, anlamaktan zorlanıyorlar…böyle olunca anlattığın da emeğin de, harcanan zaman da boşa gitmiş oluyor…Hala da bu düşüncede ve bu kanaatteyim…
“ Eee!... Muallim Cemal Uçar, eşinen Cemal kaçarı içeri tıktı,kapıyı da arkadan sürgületti… sonra!..”
“Sonrası yaşlılardan iki üçü geldiler ,beni yatıştırıcı ‘cahildir, kusurunaa bakma,onunu yerine biz mahçubuz…vs’ sözlerle sakinleştirmeye gayretle koluma girip çalışma yerine döndük…
Bu durum, tabii köyde yayılmış, muallim Cemali kovalamış, içeri dıkmış... duymayan kalmamış…
Aynı akşam kiralı evimde kendime öteberi nevale hazırlığındayken kapım çalındı… daha ben sormadan’ muallim bey!::’ ssesinden, ağa olduğunu anladım… Kapıyı açtım ağa önde Cemal arkada… buyur ettim, içeri girdiler… oturmayerine geçtik… gösterdiğim mindere ağa oturdu, arkasına yastık,önüne kırık dökük olsa da sehpayı koydum…















Eee ev sahibi olarak,ağaya, ağa gibi davranacak,ilgi ve itibarda bulunanaksın… Bu da önemli bir sosyal kuraldır, hele aşiretçilikte, ağalığın olduğu yörelerde…neyse.. Cemal kapının arkasında, dizi üstü çöktü…ben kapıya yakın yerde ağaç sandelyedeyim… Halhatırdan sonra gazocağmı yaktım,cezveyi koydum, kahve hazırlığındayım… Ağa her ne kadar zahmet etme, muallim bey diyorsa da, keyf aldığını da seziyordum.. Cezve suyu kaynayana kadar, oranın sarı tütünündenbir cığara büküp
hazırladım..Kahve köpürdü… küpükten ağanın fincanına aktardım… ağanın gözü hep bendeydi… fincanını sigarayla önüne koyunca bir keyflendi ki… Cemal’inkini de uzattım, fincanımı aldım, ağaç sandelyeme oturdum… Ağa şöyle yastığa yaslandı güler yüzünü takındı, gülümsüyor, gözlerinin içi gülüyor… Cemal ürkek ürkek bakınıp duruyor… tam karşısındaki duvarda asılı duran ruhsatlı av tüfeğime gözünü dikti, baktı, baktı… başını eğip gözlerini fincanın içine dikti, fincanda ne varsa… rahat ol ol Cemal efendi,rahat otur dediysem de dizi üstü çökmüş ki kıpırdaması mümkün değil…
“ Yine e iyi tarafı varmış… o fevri hareketini kimbilir kimin ılgalamasıyla, öyle köpürmüştür!..” dedim.
“Vallahi bilmem… ağa onun amcası,ve beni sever… okulla ilgili tüm sorunlarınçözülmesinde yardımcı olur… bir dediği de iki edilmez… tam bir ağa… Cemalinde amcası… Cemal in onun yanında kıpırdaması, ağzını açması mümkün değil…
Derken ağa güleryüz tatlı bir ses tonuyla;
” Muallim bey , bu bizim eşek bugünsana karşı bir ayıp yapmış”
“ Vallahi ağam bana karşı olanı neyse de; kız çocuğuna karşı yaptığı çok ayıp, çok çok günah; o daha bir çocuk, bir sübyan…
Duymuşsundurr ağa, yavruyu beşyüz liraya satıyormuş, hem kime, evli,evine çoluk çocuğuna hayrı olmayan,babasından bile yaşlı olan birine… adam Adana’da sürünmüş, üçbeş kuruşu olunca kendini ağa, bey sanıyor…”
“ Biliyorum muallim bey herşeyi biliyorum… sen haklısın!..hemen yarından tezi yok çocuk okulda olacak,devam edecek::”
“ Sağ ol ağa, çok sağ ol, çocukcağız hele okulunu bitirsin, zaten beşte, bir ay sonra bitiyor… sonra, acelesi neymiş, kızı hele şöyle bir kız olsun…Evine hayrı olmayandan buna ne hayrı olacak… yarın bunu da burada ser sefil bırakaıp Adana’ya bilmem nereye gidecek… yazık değil mi, yazık olmayacak mı !..”.
İsmet Paşaya verdiğim söz geldi yine;
‘öncü olacaz, bilmediklerini öğretecez…vs. ne kadar başarabilirsek…
Ağa yeğeni olan Cemal’e döndü;
“Öp bakalım, muallim beyin ayaklarını…”
Cemal yerinden yekindi; Ben ürperdim,el neyse de ayak öptürmek nedemek… Bir taraftan;






‘Estafurla,ağam, estefurla diyor, birtaraftan ayaklarımı büküp sandele alakları arasında saklıyorum.. Elimde fican zangır zangırdıyor.
Ağa emri tekrarladı;
“ Öp diyorum sana, öp!...”
Cemal diz çöktüğü yerden sandalyeme doğru eğlidi, ben kolundan tutarak ayağa kaldırdım; kucaklaştık… ağanın ses tonu yumuşamıştı;
” ÖP muallim beyin elinu öp!” Cemal ellerime sarıldı, döne döne öpüyor… ellerimi çektim,
“ Otur Cemal, otur!.. dedim, yerine yine diz üstü çöktü…

Ertesi gün hem kızcağız okula geldi, hemCemal çalışmalarımıza Yani imeceye katıldı… çamur kardı,taş taşıdı..Aramız düzeldi…
Cemile de Cemile olmaktan çıkmış ;
Benli Kız olmuş. Benim okulda öyle demem tüm köye yayılmış;
hele bu olaydan sonra herkesin ağzında; Benli Kız..gel Benli Kız, gt Benli Kız!!.
“ Sora?!.. dememle, anladı…
“ Sonra!.. o yaz, başka köyün okuluna tayinim çıktı.. yakın ama daha mahrum,yolu yolu bozok!..”
“ O niye!.. bir yılda, neden aldılar ki… ağanın bir oyunu mu oldu ola… seni dişlerine göre bulmamış olabilir; ya da muhtardan mı ne bileyim!”
Güldü!..durakladı… ben meraklı gözlerle bakıyorum…
“ O hikaye de şöyle oldu;kışın lojmanda kalıyordum ya… hem soğuk hem kurt kuş korkusu…Muhtar beni evine aldı; evi, konak deniyor,şimdi dubleks diyoruz ya, üst katta bir oda boşaltmışlar; orada kalıyorum. Sanırım şubat sonlarıydı.. Bir iki hafta aradan geçmişti ki birgünmuhtar bana;
”Felan köyde düyün var… gitmem gerekiyor…Belki birkaç gün kalmam icab eder… ev sana emanet…dedi, gitti…Bir gün sonra mıydı, iki gün mü… Öylen ara vermesinde geldim, kaldığım odaya çıktım; yatağım iki katlı bir ranzanın alt gözüydü… yatağımın üstünde birkaç aylık bir bebek … ve ağlıyor.. kucakladım… ninniler söylüyorum, sallıyorum… biri gelir diye sallayıp duruyorum… çocuk biraz susar gibi oldu, o ara ağanın genç eşi geldi… Bebeği ona uzattım,
O,çocuğu alırken kolumu da kavramış oldu, kasıtlı mıydı, değil miydi… günahıboynana.. ben irkildim… kolumu çektiğim gibi çekip gittim… Gittim ama içim içimi yiyor… bu nasıl iş… kasıtlı yaptıysa, yazıklar olsun, böylesi nasıl olur, nasıl olabilirdi,,, kasıt yok idiyse, ben çok kaba mı davranmış oldum deyip duruyorum… aç susuz akşamı ettim, akşam yine varmak zorundayım… muhtar ev sana emanet demiş… gitmesem, adam gelince ne diyecem, ne cevap verecem… düşüncesiyle vardım ve odama girdim… bekliyorum ki yemeğe çağıralar… çağıran olmadı… geceyi de aç geçirdim mi…
Sabah öyle, öylen, akşam tam dört gün dört gece… bakkal yok, lokanta yok… başka eve gidemem, derdimi anlatamam… muhtarın evin de kalıyorum ya,… kime ne diyebilirim, açlığımı nasıl bildirebilirim…

Tahkattan kesilecek gibiyim, dizlerim beni taşıyamaz oldu… Bereket dördüncü gün muhtar geldi…Akşam yemeğine oturduk, oturduk ama ben katı lokma yutamıyorum… yemeğin suyundan, suyundan alarak idare ediyorum… Muhtar,
” Muallim bey sende bir hal var… böyle değildin!”
“ Yok muhtarım,yok birşeyim, iyiyim” diyerek geçiştiriyorum ama ağanında tavrı değişmiş… Soğuk davranıyor, o sorusunda bile bir mana zezinliyordum.., artık kadın mı bir şey dedi, çevreden mi olmaz diyenleroldu,kendisi mi… bilemiyorum
vebali kendilerine… geçmiş gün aynen böyle bir tatsızlık,huzursuzluk yaşadıydım”
Uzatmayayım; ertesi gün;
“ Ağa, böyle olmayacak… sen bir yere gidince ben çoluk çocuk içinde kalıyorum… olmuyor..” demem üzere;
“ Peki dedi, öyleyse sana bir ev bulalım! O da benden böyle bir teklif bekliyormuş gibime gelmişti… nitekim yukarıda belirttiğim ev bulundu, oraya taşındım, yerleştim.. eski, bakımsız bir evdi, ama nihayet bir evdi… kendi başım, kendi peşim… rahattım…”
Bayanlar pasajdan dağılmaya başladılar, hepsinin ebesi, ziyergahı züccaciye dükkanı işleten Fatoş hanım, dükkanına müşteri girince kalktı, o kalkınca müritleri de dağılmaya başladılar… Benim katibem imzaya evrak getirdi… Dr. Yaşar biyin hastası varmış; izin alıp ayrıldı, bakakal Hüsnü çoktan ayrılmıştı, fazla dayanamaz… Kırtasiyeci Ahmet bey,’ hele ver seninkenden bir tütün!” Çaycı ramazan boşları toplarken taze kahve aldığını söyedi, bu için var mı demekti… Gerçi dükkanında değiliz ama hatırını kırmak da olmazdı…
“Kahveler gelinceğe kadar bir ihtiyaç gidereyim hemen geliyorum” dedi, Cemal hoca…
“ Aman hocam dedim, gecikme senin bu Benli Kızın ne olacak çok merak ediyorum.. siz de bir güzel anlatıyorsunuz ki…!”
Kırtasiyeci;
” Adam sıkışmış, hele bekletme!” demesiyle gülüştük…
Hoca gelmeden Ramazan askılıkta mis kokan kahvelerle geldi… TNT tahsilatçı bayii Mustafa Bey de aynı anda gelince;
” kaynan seviyormuş, hem de kırk yıl hatırla… “ dedik ona da getirmesini söyledik…
Güneş iyice eğilmiş, Halk Banması şubesinin olduğu binanın gölgesi İnönü Caddesini yarılamıştı… Ezan sesleri de uğuldamaya başladı…Derken eski muallim bey geldi, yeni gelenle halhatır etmelerinden sonra, sabırsızlıkla beklediğimiz Benli Kız anlatımına başlaması için gözler hocaya çevrildi… Eski muallim yani dükkanı önünde konaklamış olduğumuz emekli öğretmen, siyasetçi, güreşçi av mereklısı Cemal Hozamız biraz soğumuş olan kahvesini yudumlarken;bakışlardan, bekleyişi anlamış olarak;

“Bir de şöyle bir olay, olay demiyeyim de durum olmuştu; Anlattığım duruma rağmen muhtarla merhabamız,biraz soğukça olsa da devam ediyordu.
Nitekim
“23 nisanda çevre duvarını kutlamış,çay içmiş sohbet etmişşiz, tüm imecelilerle…
Neyse, ondan bir iki günsonra bir Pazar günü bekçiyi bana göndemiş, okulda toplantı olduğunu söylemiş, benim de bulunmamı istemiş… Toplantı yeri olan okula vardım ki kalabalık… köşede etrafı süslü püslü… kelli felli biri..
bana da onun yanında yer ayırmışlar… Muhtara sordum siyasilerden biriymiş… halka söyleyecekleri varmış, biz de toplandık.. bakalım ne diyecek…
Ben de yerimi aldım, kısa tanışma ve hal hatırdan sonra adam nutuk atmaya başladı…Tamamen siyasi propağanda yapıyordu… Canım sıkılmaya başladı ama, toplumun tepkisini bekleyip anlamaya çalışıyorum… Çünkü toplum da onu destekler tavır ve davranışta olursa, ben arada kalır, ezilirdim… Nitekim nutuk ilerledikçe, dozu da artıyordu ki; topluluktan homurdanmalar başladı… İyi dedim, kendi kendime, ben böyle düşünürken
muhtar bana birmektup kağıdı, altında esti bir defter, ya da kitap uzatarak,
’ hocam beyin anlattıklarını yaz, tutanak yapalım, altını imzalayalım, ben yarın götürüp kaymakama verecem!”… dedi, sesler yükselince, alttan almaya başladı… ben kalemimi çıkararak yazmaya başladım… bitirdim. Önce muhtara imzalattım mührünü vurdurdum, ondan sonra kindim, ve başkaları… sanırım otuz civarında ad soy ad imzayla muhtara teslim ettik… adam korkmuş olmalı… alttan alarak süt dökmüş kediye dönmüş olarak geldikleri jipe binip gittilerr… Muhtar ertesi gün mükama vermiş.. Nitekim aynı kişi başka köylerde de aynı propağandalarda bulunmuş… şikayet üzerine, şikayetler olunca sorguya çekildiğini, tutuklandığını duyduk… adı bende saklıdır…

Onun tutuklandığını duyduk ama ,on onbeş gün sonra da, benim tayinim çıktı… Artık bundan mı, muhtardan mı, ağadan mı bilemedim, hala da bilmiyorum, merak edip hiçte sormadım, soruşturmadım…”
Sigortacı Serkan ;
“ Desene sürgün olmuşsun!..”
“ Başkası sürgün denmez, yine yakın bir köye vermişler… “
Bir başkası;
” Sürgün olsaydı Ağrıya mı, Hakkarıye mi olurdu!..”
Hoca biraz alıngan bir ses tonuyla;
” Vallahi hiç de umrumda değil, nere olursa olsundu… benim için fark etmezdi!::” dediyse de hem sorgulamalarımızdan, hem zananın derinliklerende kalmışolsa da o durumdan hoşnut olmadığını şahsen ben sezinliyordum…
Hala aklımı kurcalayan, merak içinde bırakan Benli Kızın akibetiydi, ne olmuştu, kurtulmuş muydu, satılmış mıydı, bir daha görebilmiş mi!...
Konuyu dağıtmadan, devam etmesini istiyeceğim ama fırsat bulamıyorum ki… bir taraftan masadakilerden her kafadan bir ses… bir taraftan hocanın güvercinleri…
Acıkmış olanlar gelmeye başladılar… biz varız diye başına, omuzlarına konmuyorlar ama etrafımızda guk guk seslerle kanat çırpıp zıplayıp duruyorlar… Hoca da hiç dayanamaz… geh geh demelerle onları davet ediyor… uzanıp torbadan yemlik buğday alıp betonarme zemine septi… onlar üşüştü… serçeciklerde gelmeye başladı.. onlar da kenardan kenerdan daneleri topluyorlar..
Dayanamadım;
” Ya Hocam dedim, bu anlatım ‘ arkası yarın’a döndü… Ne oldu Şu senin, şimdiyse bizim Benli Kız!..”

“ yukarıda da belirttiğim gibi yeni köyüm yakındı ,birçuçuk iki saat çekiyordu… Yerime gelen öğretmen ‘Yani muallim) le aramız iyiydi. En azından maaş gürleri ilçede buluşuyor,hal hatır.. olanlar bitenler… olacaklar.. derken önümüzdeki 23 Nisanı beraberce kutlayalım dedik, karalaştırdıkk. Şansımıza hava da güzeldi… benim öğrencilerimden evinden izinalanlarla önceki köyüme gittik… Okulda, etrafı duvarla çevrili alanda bayağı bir kalabalık vardı…
“23 Nisan kutlamalarını bilirsiniz; çuval, yumurta, yoğurt vs yarışları.. çeşitli yöresel oyunlar, şiirler, türküler!!..
Birden sustu daldı.. neyi düşündüyse, nerelere gittiyse… Devamla;
”çok güzel bir kaynaşma oldu… Öğrencilerim gelip elimi öpüyorlar… büyükler kimi elimi sıkarak, kimi sarılarak hal hatır… öğlen yemeği hazırlamışlar vs . hasılı çok güzeldi, ilgilerinden de çok memnun olmuştum…”
Yine dayanamayıp;
“ Benli Kız da var mıydı, Benli…!”
Hoca üzgün, dalgın yüzüme bakarak;
” Vardı, o da vardı ama, öğrencilerin içinde değil; örtülülerin, çarşaflıların içindeydi… Diğerlerinden gelen olunca o da geldi; elimi öpmekle kalmadı, sarıldı… ve sen gidince beni hemen verdiler ,sattılar, yaktılar…” diye fısıldadı… Sesi titrekti, ağlamaklıydı, hıçkırmamak için kendini zor tutuyordu, bunu his ediyordum ki, kendim de ağlamaklı olmuştum… Çankü o hala bir çocuktu… ona henüz kız bile denemezdi… Daha ötesini siz anlayın… nasıl Allahtan korkmadan o sabiyi kadın eder, kadınlık kahrı altına koyabilirlerdi… tüm bunları oluşu günden beri düşündüğüm, rahatsız olduğum, vicdan azabı çektiğim ve öğrencim olan bu yavrucağızı, bu kör kaderden, kader değil de kör cehaletten kurtaramamanın acısıyla ağlamaklı olmuştum… ne çare! “ didi derin ahlar, içler geçirdi… Hepimiz de duygulanmış etkilenmiştik… Öyle ki yaşaran gözlerimizi birbirimizden saklıyor, bir birimizin yüzüne bakamıyorduk…
San ki o bizim kızımız, bizim yavrumuzdu da, biz ona o yavrucağımıza karşı bu insanlık suçu işlemişiz gibiydik…
Yine de hoca, emekli öğretmen Cemel Hoca toparlandı;
“ Arkadaşlar, yukarıda da belirttiğim gibi o gün ne idiyse, bugün de aynısı… hatta daha acısını yaşıyoruz, daha da canavarlaşmışız diyebilirim, kimseler alınmasın, ama ,bu böyle… gözlerimizin önünde… Benli Kızın başına gelen, bundan elli yıl önceydi… elli yıl sora olan günümüzdeki vahşete bakın…
TÖRE adına, adam kız kardeşini kurşunluyor!!..
Diğeri öz kızını lahmacunla zehirliyor..
Bir diğeri on dört on beş yaşındaki öz kızını telle boğarak öldürüyor…
Daha nicesi aynı akibetle hayatan koparılıyor…
Yine daha nicesi de can korkusundan saklanaca yer arıyor…
Tüm bunlar töre adına , öz aile fertlerinin karayla, toplumun baskısıyla, onayı gibi körü körüne olan alışkanlıklarla oluyor…
Bu alışkanlığın töre, gelenek denen bu vahşetin islami kimi toplumlardaki recm denen toprağa gömüp topluca taşlayarak öldürme den farkı ne ola ki… İnsanlık, insanlığın gelmiş olduğu bu çağda, kabul edilen evrensel insan hakları denen hukuk kuralı… bu bir yana, kutsal kitabımızda belirtilen ;
’bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş günahını
işlemiş olur ‘ buyruğuna uyulmamış olmuyor muyuz…
Sonra bizdeki töre denenin kaynağı nedir acaba… olsa olsa bundan binlerce yıl öncenin ilkel toplumlarından gelen bir alışkanlık olsa gerekir… Yine kutsal kitabımızda’
‘çağa uyun !..’emrini hiç mi düşünmüyoruz… bu cinayetleri işlerken..
Arkadaşlar beni tanıyor, biliyorsunuz güreş meraklısıyımdır… çevremiz de düğünlerde güreş geleneği yaygındır.. nerede güreş varsa ben orada olur, meydana çıkardım… sırtımın yere geldiği olmamıştı,,, sonra av meraklısıyımdır, ama yasaklara kesinlikle uyarım… serbest olduğu zamanlar da illaki vurmak kan dökmek için değil… hem spor, hem kış günleri ; semtine göre hayvanlara yiyecekleri yemden götürüm… siyasi yönüm de olmuştur… il encümenliği gibi… ama hepsinde önce ve en başta ben bir eğitimciyim…
Hem de Köy Enstütülerinden yetişmiş…
Köy Enstileri tarihe mal olmuş kök salmış meyvesini vermiş bir eğitim kurumuzdu kim ne derse desin.. Orada köy çocukları belli örgün eğitim kurumu çatısı altında toplanıp toplumun ihtiyaç duyduğu duvarcılık, çiftçilik ne bileyim nalbantçılığa varıncaya kadar uygulamalı eğitim yapılırdı. Çünkü toplumuzun bu elsanatlarına ihtiyacı vardı… Nedenine gelince, yakın tarihe kadar bu zanaatlar başka unsurların elindeydi… onlar eksilince boşalan o boşluğu doldurma amacı ve siyaseti vardı… Orada mezun olanlar eğitimci oldular, sanatçı, yazar çizer oldular…
Aleyhlerine yapılan propağanda ve çamur atmalarına rağmen durum buydu… halen o kültürün niymetleridir yüzümüzü güldüren… İşte en kötüleri benim… varın gerisini düşünün…

on yıldan fazla güney doğu ve doğuda bu mesleği yapmış, yirmi yıldan fazla da bu yörede bulunmuşum… Eğitimcilik benim özümdür, ruhumdur… Eğmenliğim ama gördüğünüz gibi kuşlarımla haşır neşirim… günlük gazetelerimi alır, olanları bitenleri elimde geldiğince, aklım erdiğince takip ederim…
Yani demek istediğim şu ki; elli yıl önce belki yokluk, belki dünyada olup bitenlerden, gelişme ve insanlığın gelmiş olduğu aşamalardan habersiz, kapalı bir toplum olmanın etkisi vardı, mutlaka olmuştur, İşte benim Benli Kızın babası Cemal tamamen yokluğun, yoksulluğun elinde kız çocuğunu kurbanlık vermiştir… Neymiş ahlakı belli, ailesine hayrı olmayan bir sütsüzün nerde sürtünmüşse elindeki üç beş kuruşla bir sabinin kanına girmişti


Ya şimdiki cinayet ve vahşetlere ne demeli!.. benim ne aklım allıyor, ne vicdanım kabul ediyor,..”
Hepimiz doğruladık… ‘Doğru söze ne denir! Daha yenice işlenmiş olan töre cinayetler resimleriyle, tüm öyküleriyle gözlerimizin önündeyken!..
Kırtasiyeci Ahmet Bey;
”Üşüdüm,bir şey alıp geleyim! “dedi
Bu ara hoca bir iki güreş anısını anlattı… Sigortacı Erkan’la bilek güreşine tutuştular…
Bereket Ahmet Bey hırkasını almış olarak çabuk geldi. Gözler yine Hocaya çevrildi, çünkü hepimiz büyülenmiş gibi Benli Kızın hayat hikayesinin sonucuna odaklanmışız…
Ahmet Bey;
” Eee!... “ Deyince hoca:
”Sonra ne oldu biliyor musunuz!..”
Çıt yok.. gözler onda, kulaklar onda…”Bilenleriniz var… oğlum kaymakamdır. 1990 larda Van Özalp’taydı… Onun ziyaretine gittim…
Gevaş’a varınca köyüme bir uğrayayım, göreyim kimler gitmiş kimler kalmış… Artık köylere işleyen münübüsler varmış zamanımızda neredee… neyse bindik bir münübüse; şoföre;
” Beni ağanın evine bırak !” dedim, şoför;
”Seni muhtarın evine götüreyim, oraya git, göreceklerini öyle görürsün… malüm ya ortam bozuk!.. dedi, peki dedik… köye varmış olduk İlk görev yerim, ilk gözağrısı
derler ya… dolmuş bir evin önünde durdu, eski muhtarın evi değildi… Delikanlı arabadan indi kapıya vardı, kapıyı tıklattı ve seslendi misafirin var dedi… kapı açıldı, biri çıktı, bende indim… yaklaştık… birbirimize baktık baktık…
“ Ben eski muallimlerinizden!...” deyince sesimi de alınca;
”Vay hocam, sen de buralarda bulunur muydun… hoş geldin başım gözüm üstüne geldin… hele buyur!” deyip kapıyı iyice açıp içeri buyur etti….
Meğer benim öğrencilerimdenmiş.. Eski muhtarın evinde ac kaldığım günlerden bir gün elindeki çöreği bana verdi… ben, ac olmama rağmen bölüşmüştük…
Hoş beşten sonra karnımızı doyurduk…Eski anılara daldık… Ağa ölmüş, Cemal felç olmuş…
Kızı sordum;
”Haa!, Benli Kızı soruyorsun, dedi devamla sorma hocam sorma… o sütsüz bunun üstüne de birini aldı kayıplara karıştı…” Artık kızı yani Cemileyi soramadım… Gözlerim doldu;
“Yazık oldu kıza dedim; Cemal yazık etti… !”
“ Ettiğini demesin, bulduğunu, çektiğini desin!..” dedi, öğrencilerimden şimdiki muhtar…
” Yine de Cemal’e uğrasam mı!”
“Bence değmez ama kendin bilirsin hocam!
Çıkınca dayanamadım, ‘madem düşkün olmuş…”
Evine vardım, yatakta, boylu boyunca…

Köyde, muhtarın evinde olduğumu duymuş ,kendisine de uğrayabileceğimi düşünmüş olmalı ki; Sesimden hemen bildi, toparlanmaya zorlandıysa da;
” Rahatsız olma Cemal rahatsız olma… geçmiş olsun,:!”
“Hoş geldin, muallim bey!.. dedi, gözleri yaşardı… benim de…
İçim tutup eskileri soramadım, o kendisi;
“Biz cahilik hocam, biz cahilik!..”
Ne demek istediğini anladım;
”Geçmişi boş ver… onlar orada kaldı…Olan oldu..!” felan dedim, Bir zarfın içine koyduğum üç beş kuruş harçlığı yastığının altına koyarak vedalaşıp ayrıldım..
Ertesi gün Özalp’a vardım… Oğlumun makamındayız… Sarıldık, öpüştüm… elimi öptü… oturduk … hal hatır…
“Ne içeriz baba!”
“ Çay içeyim oğlum çay, yolda gelmişim bir de su…”
O telefona sarıldı… az sonra kapı çalındı, elinde tepsinin içinde çaylar ve su bardağı olan başı örtülü bir bayan… çaylarımızı masaya bıraktı…

Eli biraz titriyor gibiydi… yardım ederek çay bardağımı alırken yüzüze bakmış oldum… dişleri dökük, avurdu çökük, teni buruşuk… zayıf, cılız… yetmişlik bir kadın… Acıdım… oğluma baktım…’ bula bula bunu mu buldunuz der gibiydim ki kadıncağız su bardağımı uzatmadan başındaki eşarbı yani baş örtüsünü arkaya savurunca; yüzü bana biraz tanıdık geldi… mahsus, bardağı elinden mi alayım, kendisi mi bana uzatsın gibi teredütlü davranarak iyice bakmayı düşünüyordum ki,; yanağındaki beni görünce, kim olduğunu, nereli olduğunu soruca; adını söylemeden Gevaşlı olduğunu söylemekle yetindi…
Ama olsundu; bu kadarı da yetmişti… Tahmin ettiğimin ta kendisiydi…
“ Beni tanıdın mı” dedim, mahçup ; gözü elindeki tepsiye çevirdi.. ses yok… S
“Sen dedim, Cemile, Benli Kız Cemile değil misin!”
Yüzüme baktı, baktı;
”Bildim, bildim, Muallimimiz!...
Demesiyle elime sarıldı öptü… bende ayağa kalkarak
“Vah yavrum, vah… Seni kurtaramadım demek ki!..”
Sarıldım, ikimiz de ağlamaklıydık… Gözlerimizi sildik…
Oğluma
”B u benim öğrencim Benli Kızım!... Sana emanet… her ne gerekiyorsa yardımını esirgeme!” tembihinde bulundum.
Kendisine döndüm, kocasını sordum
Allah belasını versin...Senin dediğin aynen çıktı…
Beni beş çocukla bıraktı, başkasıyla kayıplara karıştı, ne arıyor, ne soruyor… ne de ben !.. cebinden mendil çıkarak nemlenen gözlerini, ağzını burnunu sildi, ağlamaklı, titrek bir sesle;
Adana’da mı, Mersin’de mi … bilmiyorum… yüzünü şeytan görsün!”
Benli Kızın hayat hikayesi böyle… düşünüyorum da hiç olmazsa bir cinayete kurban gitmemiş… geçen yarım yüz yılda kadın, kadına bakış açısından değişen bir şey varsa o da;
Daha gerilere gittiğimiz… daha ilkelleştiğimiz… canileştiğimiz…demekten başka bir şey söylemeye, dili varmıyor insanın, ne acı gerçek ki!..
Takdir, toplumun, devletin, sosyolojik tarihin!::” dedi,
Emekli öğretmen Cemal Uçar hoca…
Son












Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Benli kız Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Benli kız yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Benli Kız yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL