8
Yorum
10
Beğeni
0,0
Puan
828
Okunma


(İnsanlar, Kitaplar, Duygular, Yolculuklar ve Diğer Şeyler)
Büyük çabalar sonucu bitirdiğim ve sayfalarca alıntı yapılabilecek Umberto Eco’nun "Gülün Adı" kitabının son sayfalarında şöyle bir şey geçiyor: "Peygamberlerden kork Adso. Gerçek uğruna ölmeye hazır olanlardan da. Çünkü onlar genellikle birçok başka insanı kendileriyle birlikte ölüme sürüklerler. Bazen kendilerinden önce, bazen de kendilerinin yerine."
1300’lü yıllarda Tarikatların ve dinle uyuşmuş toplumların, hırsların, cinayetlerin, iktidar savaşlarının, sapkınlıkların, felsefe düşmanlığının anlatıldığı bu kitapta en can alıcı cümle de şuydu sanırım: "Tanrı kocaman bir hiçtir; ne şimdi ilgilendirir onu ne burası." Son sayfalara doğru şöyle bir söz daha var yabana atılmayacak: "İnsan bir kez üstüne çıktıktan sonra merdiveni hemen atmalı."
Bu kitabı bitirdikten sonra bir süre kırık bir dal gibi sallanıp durdum boşlukta. Duyguların kırılışıydı o dal. Zihnimin içinde sürekli çarpıp duran eski bir kapının anlatmak istediği şeylere kulak verdim. Çığlığa benziyordu ama çığlık değildi ve hiçbir şey anlatmıyordu. Gizemli anlamlar yüklemek boşunaydı. Sadece rüzgârın etkisiyle çarpıyordu. Çığlığa benzeyen ama çığlık olmayan o şeyi orada bırakıp hayat denen hastalığa geri döndüm güçlükle.
Kendimi böyle Nobel ödüllü bir boşlukta ve çıkmaz sokaklar mezarlığında hissettiğim zamanlar, eskiden okuduğum kitaplardan tuttuğum notlara giderdim yeniden. Oyalanırdım orada, yaşam kokan sözcük ölüleri arasında. Jean Paul Sartre’ın Bulantı kitabında geçen şu söze takılıp kaldım:
“Yeniden kendimi hissedebilmek istiyorum.
İçten ve yoğun bir duygu kurtaracak beni.”
Gittiğim her yere benimle geliyordu bu söz; işyerine, sendikaya, herhangi bir etkinliğe gittiğimde her şeyden soyutlanıyordum. Bu söz el çantası gibi hep yanımdaydı ama Sartre’ın sözünü ettiği o içten ve beni kurtaracak olan yoğun duygudan eser yoktu. Eski duygular, şölenimize katılacak olan yeni duygulara zorluk çıkartıyor, onlara tuzaklar kuruyor, düşmanca davranıyordu. Böylece eskilerle baş başa kalmaya devam ediyordum. Tam da bu sırada İstanbul’da bir akrabamızın ölüm haberini aldım. Ölüm, çok akıllı; yaşamdan daha akıllı.
Bir haftalık İstanbul yolculuğumuz (annem ve ben) başlamış oldu. Sekiz saat süren yol boyunca yan koltukta uyuklayan annem ve elimde uyuklayan Sartre’ın Sözcükler kitabı vardı. Bu kitabı da okumuştum yıllar önce ve altını çizdiğim yerlerden olan şu paragrafta anlatılanlarla karşılaşacaktım İstanbul’da taziye evinde; Mutki ve Tatvan’lıların kurduğu bir dernekteydi taziye evi.
“Gerçek ile masal aynı şeydir, tutkuyu duyabilmek için oynamak gerekir, insan bir tören yaratığıdır. Kendi kendimize oyun oynamak üzere yaratıldığımıza inandırmışlardı beni; oyunu kabulleniyordum, ama bu oyunun en önemli kişisi olmak istiyordum: oysa beni hiçselleştirip bırakan yıldırım gibi anlarda farkına varıyordum ki, konuşması bol, sahnede bulunuş süresi çok, ama bana özgü sahneleri az olan “düzmece bir rol” üm vardı orada; tek kelimeyle, ben büyüklerin konuşmalarına karşılık veriyordum.”
Dernekte (büyük bir salon) kalabalığın çıkardığı mantıksız gürültü iç sesimin sağırlaşmasına yol açmıştı. Şafilerin bitmek bilmeyen Fatiha okuması (en az bin kere) ve her okumada ellerin sürekli havaya kaldırılışı sonucu omuzlarım ve kollarım yorgun düşmüştü. Kapıdan her giren bir Fatiha okutturuyor, bununla beraber uzak şehirlerden birilerinden telefonla her beş dakikada bir Fatiha siparişi veriliyordu. Akşama doğru kendimi dışarı attım ter, yaşlılık ve ölüm kokusunun sindiği salondan. Saatlerce yürüdüm bilmediğim semtlerde. Caddelerdeki insan selinin arasında kafamın içindeki hissizlik kulesine doğru yürüdüm. Herkes kendi hissizlik kulesine doğru yürüyordu. İstanbul yaşlı bir orospu gibi kollarına almıştı beni. Ertesi gün Güngören’de (insanların çok kalabalık, anlamların ise tenha olduğu bir semt) tekstil işi yapan bir arkadaşımın işyerine uğradım. Keşmekeşliğin, istikrarlı bir kaosun, kronik mutsuzluğun, tekstil işçilerinin ve salaş atölyelerin her yeri örümcek ağı gibi sardığı Merter ve Güngören yüz yüze bakan ve görücü usulü ile evlenmiş iki semt. Toplum; bir tarafın gönülsüz olduğu ilişkiden doğan asık suratlı bir çocuktu.
Çaylar gelene kadar dördüncü katta bulunan işyerinin kirli penceresinden beton cehennemine çevirdim yüzümü. Neredeyiz diye sordum içimdeki öbür ben’e. Kuşların konmak için ağaç bulamadığı bir yerdeydik. Yukarı bakıp da göğü göremediğimiz bir zamanda. Sıkışıp kalıyoruz, nefesimiz yetmiyor. Sözcükler ve anlamlar silikleşiyor. Yüzü buza dönmüş insanların arasında kayboluyoruz. Hayalsiz dolaşıyoruz yirmi birinci yüzyılın sokaklarında. Geri gelir mi bir daha, kaçarcasına uzaklaşmış o en hakiki duygular?
Ah, yaşamak! Ah, yaşamak!
Çoraklığın ironik ülkesi
ve anlıyorum ki hayat denen hastalığın tedavisi yok.
Her şeyi bu kadar hüzünle eşleştirerek dramatize ettiğim için kendimi eleştirdiğim zamanlar çok oldu. Ama böyleyim ben. Ruhum, parçalanışlar müzesiydi. Belki de bütün suç kitaplarındır, belki de değildir. Belki de her insanın derisinin altında böyle gizli bir dünyası vardır ama bazılarında bu dramatik buluntuların açığa çıkma oranı diğerlerine göre daha fazladır. Kim bilir nerelerde, hangi meçhullerde diplerde dolaşıp, ıssızlığın esir aldığı, anlamsızlığın o korkunç ormanında kaybolmuş nice insanlar vardır tanımadığımız. Belki bir gün onlarla buluşuruz bir Zerdüşt masalında.
İstanbul’daki zamanlarımın çoğunu orada yaşayan ve onu o kentten ayrılmaya ikna edemediğim canım kızımla geçirdim. Bütün o dramatik buluntular geçici bir süreliğine rafa kaldırıldı. Onun dokunuşu güneşin ülkesiydi. Gülümseme, masumiyet, saflık ve sarılış gelip yanımıza oturdular. Yıllardır bulunamayan kayıp mektuplar tadındaydılar. Okuduk onları, tekrar tekrar okuduk… Papatya kokuyorlardı.
İstanbul dönüşünde yolda okumak için yanıma aldığım Italo Svevo’nun “Zeno’nun Bilinci” adlı kitabını okumaya çalıştım. İlk sayfalarda “Bugün beni uyanık tutan şey, elimdeki kalem.” diye yazıyordu. Orada takılıp kaldım; o kalemi elime ilk nerede aldığımı düşündüm. Uykunun trenini hangi istasyonda kaçırdığımı. Sonra hatırladım; uyku trenine binmediğimiz için o gün bugündür yasaklı semtin sesleriyle dolaşıyoruz yirmi birinci yüzyılın sokaklarında.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.