7
Yorum
19
Beğeni
5,0
Puan
551
Okunma


(Buz Çölü’nden devam...)
(Sevgisizliğin yüceltildiği bir toplumun üzerine kusmak.)
("Ölmüştü zaten, ben sadece ölümünü aşağıya attım." dedi)
(Suç ve Ceza’ya...)
---
“Sana anlatmamı istediğin şeyi dinlediğinde sen de acı çekmeye başlayacaksın benimle beraber, çünkü seni de içine çekecek o derin girdap.” dedi Sarp ve anlatmaya başladı kendinden bile sakladığı o büyük sırrı. Böylece tamamen teslim olacaktı Alev’e.
---
“Bana ne yapacaksın, abi?”
Bu soruya eşlik eden yüzündeki korku ve kendisine yaklaşan şeyin ne olduğunu bilememenin tükenmişliği ona yaşamak denen kavramı ilk kez böylesine derinden sorgulattı. Son bir saat içinde onuncu kez “Bana ne yapacaksın, abi?” sorusunu sordu karşısındakine. Onuncu defa, yüzüne boşluğa bakar gibi baktı adam soruyu soranın. “Bir boşluk meselesi bu” dedi adam içinden. Adı Ejder, 29 yaşında, iyi giyimli, 75 kiloda, 1.80 boylarında, siyah gözlü, siyah saçlı, saçlarının yanlarını kazıtmış ve bunun kendisine karizma (Bknz: büyüleyici özellik) kazandırdığını düşünüyor. Filinta dedikleri cinsten. Dirsek ve bileğinin ortasında, başını yukarı kaldırmış uluyan kurt dövmesi var. Ama şu an ulumaya gücü yok, ruhu ve bedeni tamamen bağlı.
“Abi, sen kimsin ya, beni neden bağladın?”
Bu soru daha mantıklıydı. Bir insan ellerinden ve ayaklarından bağlanmışsa bunun mutlaka önemli bir sebebi vardır. Onu tam on beş gün boyunca izledi, onunla hiç konuşmadan bütün alışkanlıklarını ve zaaflarını öğrendi. Takıldığı yerler, görüştüğü karanlık tipli insanlar ve onlarla yaptığı illegal alışverişleri uzaktan gözledi. Ama en çok, kendine ait olan bara (Barın ismi: Baronlar) gidip onu orada günlerce izledi gizlice, hayalet gibi. Notlar tuttu, o notları kafasının içine yerleştirdi. Hata yaparsa, her şeyin sonu olacağını biliyordu. Bu on beş gün boyunca hiç kitap okumadı, film izlemedi, ülkenin siyasi, ekonomik ve toplumsal çürümüşlüğü hakkında uzun uzun düşünerek kendini heder etmedi. Sadece Ejder’e yoğunlaştı. Kolay olmayacaktı, aslında bu ülkenin, anlamını yitirmiş adaletin iltimaslar sunduğu bir takım insanlara kolay olan bir şey onun için kolay olmayacaktı. Her zaman şunu söylerdi: “Ben şiddete karşıyım, şiddete karşı olmayanlara da karşıyım. Onların ağzını burnunu dağıtmak istiyorum ama bunu yaparsam kendimle çelişirim.”
Sessizliği bozarak “Ejder, sen günahkâr birisin, çok günahının olduğunu biliyorum, en büyük günahın nedir, bunu söyler misin bana?” dedi gözlüklü adam. Tane tane ve yavaş konuşuyordu. Gözlüğü sürekli burnunun üstüne düşüyordu ve işaret parmağıyla yukarı itiyordu onu. Bu onda tik olmuştu. Soğuk bir öfke taşıyordu bakışlarında, az sonra hançerini alıp ortalığı kan gölüne çevirecekmiş gibi duran adam, başını iki elinin arasına alarak öfkesinin üstünü örttü şimdilik. Sakinliğini bozmuyordu. Şimdilik.
“Neredeyiz biz abi, burası neresi, neden böyle sorular soruyorsun?” diye sordu Ejder, yüzündeki korku oranını yükselterek.
“Burası, Göynük ile Kemer arasında derinlerde bir ormanlık alan. Eski bir kulübedeyiz; kimsenin uğramadığı ve uğramak istemeyeceği. Hele ki bu serin havalarda bomboş olur buraları, sen daha iyi bilirsin, ben yabancıyım.” dedi adam. “Seni buraya nasıl getirdiğimi hatırlamıyor musun?”
Boynundaki ağrı henüz geçmemişti. Bir iş merkezinin altındaki kapalı otoparkta evine gitmek için arabasına binmek üzereyken arkasından sert bir şeyle vurulduğunu hatırladı. Acıyla boynunu tuttu. Gözünü açtığında elleri kolları bağlı bir halde burada buldu kendini. Bu asık suratlı adamın kendisinden ne istediğini, bunu neden yaptığını bilmiyordu. İlk başta onu beraber iş yaptığı satıcıların adamlarından biri sandı ama onlar böyle yapmazdı, doğrudan döverlerdi ve yüzünde kesici cisimlerle kalıcı izler bırakırlardı.
Varlıklı biriydi Ejder’in ailesi. Yine de pis işlerin içine girmişti küçük mafya. Düzenli aralıklarla bir spor salonunda boks yapmaya da giderdi, ona boksör diyenler de vardı ama şu an işine yaramıyordu o spor. Farklı zamanlarda birçok insanın canını yakmış, üç genç kızın ciddi travmalar yaşamasına ve birinin de intihar etmesine (kayıtlara intihar olarak geçmişti) sebep olmuştu. Kızın ismi Ezgi’ydi. Bulunduğu durumu anlamlandırmaya çalışıyordu, en büyük günahının hangisi olduğunu düşünüyordu bir yandan da Ejder. “Bunun hesabı sorulacak senden, biliyorsun değil mi dayı?” dedi kaşlarının üzerine yüklenerek. “Belki” dedi adam, “Ama sen bunu göremeyeceksin.”
“Ezgi’yi hatırlıyor musun, ölümüne yol açtığın kızı?
Sararmış yüzü kıpkırmızı oldu bu kez. Konuşamıyordu, ağzından kelimeler yerine irin akıyordu. Neyle karşı karşıya olduğunu anlamaya başladı. Karşısındaki adamın kendinden emin tavırları ve konuşmaları ona ölümün soğuk nefesini üflüyordu. İlk kez ölümü ciddi ciddi düşünmeye başladı. Telaşlandı ve karşı hamleye geçme içgüdüsünü belirginleştirdi. Bağırmak ve küfretmek istiyor ama ağzından anlamsız sesler ve homurtular dışında bir şey çıkmıyordu. Adam sözüne devam etti:
“Benim kızımdı o, yaşamını sonlandırdığın Ezgi, benim kızım. Artık asla gelmeyecek olan, benim bebeğim. Bu yozlaşmış adaletin seni bir şekilde serbest bırakması suçunu örtmüyor. O suçu irileştiriyor. Seni kılcal damarlarına kadar izledim. Farkında olmadın. Sen ve senin gibilerin insan kavramını nasıl parçaladığını çok iyi biliyorum. Senin kızıma yaptığın gibi ben de senin yaşam hakkını elinden alacağım az sonra. Bu sistemin ve iktidarın metresi olan boşluklar boşluğu adalete şu kadarcık dahi güvenseydim, böyle yapmazdım. Şiddete karşıyım ben, cana kıymak vahşice bir şey, ben insanı savunan biriyim. İnsanı! Ama insan ahlaken ve kalben düşmüşse, onu artık savunmaya gerek kalmamıştır.”
Bu ıssız yerden asla kurtulamayacağının farkındaydı artık Ejder. Önce yalvardı gözlüklü adama. “Lütfen bayım, onun ölümünün suçlusu ben değilim, mahkeme akladı beni. İstemezdim böyle olmasını, beraber takıldık bir süre, ona zorla vermedim bu şeyi, çok merak ediyordu, merakını giderdim sadece. Ama sonra devam etti. Durduramadım onu. Bu benim suçum değil.”
Adam öfkelendi ve sesini ilk kez yükseltti: “Kes, niye öldürdün lan aşağılık herif, niye ittin onu aşağıya, onuncu kat lan onuncu kat, onuncu kat!” Yumruğunu balyoz gibi kaldırıp ona vuracakken duvara vurdu. Defalarca vurdu duvara. Duvar ve elleri kan içinde kaldı. Kontrol dışına çıkan öfkesini aldı yan tarafına oturttu.
Yalvarmanın ve af dilemenin yararı olmadığını anlamıştı. Elli yaşlarındaki adamı bir şekilde alt edebileceğini düşündü önce ama elleri ve kolları öyle sıkı bağlanmıştı ki kımıldayamıyordu bile. Adamın öfkesine karşılık gülmeye başladı Ejder, gülmekle ağlamak arası bir kahkahaydı. Anlık duygu değişimi yaşıyordu. Zihni bulanıklaştı ve saldırıya geçti. “Çöz lan şu ellerimi, sana dünyanın kaç bucak olduğunu göstereyim, çöz lan, çöz!” Gerçek kimliğine dönmüştü Ejder. Toplumun en gösterişli orospu çocukluğuna. “O salak kızın, sürtük kızın kendi kaşındı, benimle takılanların bedel ödeyeceğini bilmiyordu, öğrenmiş oldu. Ona öğrettim, sonra kendisini bulutlara bırakıverdi. Bulutları sevmişti. Ölmüştü zaten, ben sadece ölümünü aşağıya attım. Yani intihar, hahahahahah, çok güzel bir intihardı. Gerçek bir intihar. Mutlu bir intihar.”
Sakin alanda kalmaya devam etti adam ve burnuna inen gözlüğünü düzeltti yeniden. Hemen yanı başındaki üzerinde Adidas yazan ve çakma olduğu belli olan çantayı açtı… Onu otoparkta o kör noktada bayılttıktan sonra cebinden evinin anahtarını almıştı. Ejder’in yok oluşuna neden olacak malzemeleri alacaktı oradan. Evinde bir yerde uyuşturucuları sakladığı bir zulanın olduğuna emindi. Odalarda küçük bir keşif yaptıktan sonra gözleri salondaki oldukça gösterişli olan küçük bara takıldı. Bar şekline dönüştürülen bir bankoydu bu. Raflarda düzenli şekilde dizilmiş olan çok sayıda çeşitli içkiler dikkat çekiyordu. Altında kilitli bir dolap vardı, kilidin sert bir cisimle vurulunca açılacak kadar basit bir mekanizması vardı. Ejder’in narkotik dolabıydı orası. İçi çeşitli türde toz, tablet, sentetik uyuşturucu ve şırıngalarla doluydu. Onları çantaya aldı. Bunların nasıl kullanılacağını ve hangi dozlarda verilirse ölümcül olacağını günlerce araştırmıştı internetten adam. Ne yaptığını iyi biliyordu. Ejder’i onun arabasının bagajında bu ıssız yere getirmeden iki gün önce kendi arabasıyla gelip burayı işaretlemişti. Buradaki tenhalık tam istediği şeydi. Sık bir ormanlık, yer yer taşlık alanlar ve küçük kayaların olması işini kolaylaştırmıştı. İnsanlar yoktu, kuşlar vardı ve kuşların anlamları.
Çantasından, önceden hazırladığı şırıngayı çıkardı. “Bunun ne olduğunu biliyor musun?” dedi Ejder’e. Ejder’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Alışık olduğu şeylerdi. Adamın ona neler yapacağını biliyordu artık. “Bunu senin evinden aldım. Dolapta ne ararsan vardı. Ben de sana en uygun olanı seçtim ve ölüme nasıl yüzünde bir gülümsemeyle gidilir, onu öğreteceğim, o bulutlarla sen de tanışacaksın.”
Ağlamaya başladı Ejder. “Abi yapma, bak bu iyi bir fikir değil, çok pişmanım, gidip her şeyi itiraf ederim savcılığa, cezamı çekerim, lütfen yapma abi, ne istiyorsan yaparım. Abi, lütfen!” Ağzından, burnundan ve gözlerinden aynı anda boşalan salya, sümük ve yaşlar onun karizmasına (Baktınız mı: büyüleyici özellik) derin çizikler atıyordu. Çamurda debelenen bir domuzdan farkı yoktu.
En yüksek dozu hazırlamıştı. Bulutlarda dolaşacaktı Ejder, kendini yaşam ve ölüm arasındaki o sonsuz boşluğa bırakacak ve damarları zevkten çatlayacaktı. Bunu yapmakla insanlığa ve özellikle bu üçüncü sınıf ülkeye adaleti getirmeyecekti ama nefes alacaktı. Biraz nefes almış olacaktı. Uzun süredir yapamıyordu bunu, ıstırap vadisinde yaşıyordu. Üşümekle yanmak arası bir döngüdeydi. Çıkamıyordu oradan. Ezgi’nin sonsuzlukta kayboluşunun kendisinde bıraktığı acıyı yok edemeyecekti belki ama az da olsa dindirmek istiyordu.
Ejder hâlâ ağlayarak yalvarmaya devam ediyordu. Onun çaresizce yalvarışlarına duyarsızdı adam. “Abi, seni bulurlar, hts kayıtlarından, mobese kameralarından falan bulurlar seni, benim gibi biri için hapse girersin, değer mi?” dedi, dudağında birikmiş umut kırıntılarıyla. “Bulamazlar beni, telefon taşımıyorum fark etmedin mi bunu, seninle aynı karede görünme ihtimalimin olduğu her yerde yüzümde medikal maske ve başımda da şapka vardı, şu an olduğu gibi. Çantadan çıkardığı tableti gösterdi, bak her şey burada, benim için endişelenme sen, az sonra bedenine uğrayacak olan uykunun sana vereceği mükemmel tadın hayalini kur şimdiden.”
“Sonsuzluk zannettiğin o sahte mutluluk anları kısa bir süre kanatlandırıp cennet ülkesine uçuracak seni. Sonra silikleşecek yavaş yavaş varlığın, bilincin kaybolacak, nefes almakta zorluk çekeceksin, sonra nefes alışverişin duracak, boğulma sesleri uğrayacak sana, göğsündeki ağrı hançer ağrısı gibidir, göğsünde durmadan çevrilen bir hançer, bazı uzuvların maviye boyanacak, miden bulanacak, kusacaksın, kafanın içinde düşüncelerin dönme dolabı, yönelim bozukluğu yaşayacaksın, anksiyeten zirve yapacak, paranoya, sanrılar, halüsinasyonlar, nöbetler üstünde tepinecek. Bunları yaşadığını izleyeceğim sonuna kadar, son anına kadar.”
Ejder’in son nefesi vermesinin üzerinden elli beş dakika geçmişti. Cansız bedeni yatıyordu orada sanki hiç var olmamış gibi. Ama kötülükleri hem kendinin hem de başkalarının hayatlarının duvarına sıçramıştı ve hep orada kalacaktı sonsuza dek. Bütün bunlar olurken nasıl soğukkanlı bir katil kimliğine büründüğünü düşündükçe kendinden korktu gözlüklü adam. Çünkü hiç dışarı çıkmamıştı daha önce çok anlamlı kelimeler dünyasından. İnsandaki derinliği araştıran ve onu öykülere dönüştürmeye çalışan biriyken birden gerçekliğin o felç eden merkezine inmişti. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Aydın ve entelektüel çevresiyle arasına dikenli tel örgüler örmüştü artık. Onlarla eskisi gibi tartışamayacak, eskisi gibi memleket meselelerini konuşamayacaktı. En önemlisi yüzlerine nasıl bakacaktı. Bunların hepsini göze almıştı. Yakalanmayı da almıştı göze ama buna niyeti yoktu. İyi bir plan yapmıştı ve şu ana kadar her şey istediği gibi gitmişti.
Duvardaki kanı iyice sildi, ayak izlerini temizledi, şırınga ve onun suç ortağı o serum lastiği hariç bu ıssız yere ait olmayan her şeyi çantaya koydu. Şapkasını giydi, üstünü düzeltti, çantayı omzuna aldı. Giderken geride hiçbir iz bırakmadığından emin olmak için son kez baktı etrafına, uzun bir şiirin son dizelerini okur gibi. Ağaçların arasından, çalılıklardan, çakıllardan, patikalardan yaklaşık iki kilometre yürüyerek anayola çıktı. Oradan otostop yaparak şehir merkezine, şehir merkezinden de arabasını park ettiği kaldırım kenarına gelip kendi arabasına bindi.
Ejder’in cesedi uzunca bir süre bulunamayacaktı. Böceklerin, yılanların ve yırtıcı kuşların üzerinde çalışmalar yaptığı bir kobay olarak kalacaktı orada. Kokmaya başlayacak ve tesadüfen oradan geçen herhangi birinin kokuyu fark etmesi üzerine adli boyut kazanacaktı. Ejder, gerçekte kötülüklerin cesedi olarak tanımlanacak ama kayıtlara aşırı dozdan hayatına son veren bir bağımlı olarak geçecekti. Çok güzel bir intihar. Gerçek bir intihar. Mutlu bir intihar.”
---
Yasak bir yer olacak artık kafamın içinde, ışıkları hep yanık, hep bağıran ama kimsenin duymadığı. Ölümcül, fırlatılıp atılmışların dili ve sürekli hareket halinde olan küçük cümleler sığınağı. Zamanı yontan, görünmeyen hançerler caddesi, suskunluğa alışık olmayan belleğin sisten yapılmış toplantı odası. Yenilgi onarıcılarının olmadığı, gerçeklerle düşlerin birbirine karıştığı, düşüncelerin kedere dönüştüğü, kontrol altına alınamayan, toz fırtınasına tutulmuş o büyük caddedir artık kafamın içi. Karşı kaldırımda bakışlarıyla gideceğim yönü işaret ediyor elleri yakılmış biri. Yürüyorum, ölüler konvoyu arkamdan geliyor, onlardan kaçarken kayboluyorum mağlup ettiklerimin şöleninde. Hepsi aynı anda yüzüme bakıyor. “Ejder’in katili! Ejder’in katili! Ejder’in katili!” diye bağıran bir grup ile “Hak etmişti şerefsiz, çok iyi oldu!” diye bağıran başka bir grubun arasında kalıp eziliyorum, azabın kökenine iniyorum. Zihnim kanıyor, ölülerin korkunç gözleri ve simsiyah bir ülkenin ortasında yapayalnızım ve boğuluyorum. Boğuluşu şiir zannederdim eskiden, değilmiş. Anlamlar okyanusunda bir boğuluş öyle kolay yetişmiyormuş.
5.0
100% (2)