4
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
998
Okunma

Can Kirkor’un sesini işitemediğim ikinci bayram bu. Artık neredeyse hiç kimsenin gerek duymadığını yapar; kısa ileti dururken telefon ederek pürüzsüz gür sesiyle hatırımızı sorardı. “Biz, eski berberlere tıraş oluyoruz...” der, sonra gülüşürdük. Anadolu görenekleriyle beslenen, nesli tükenmiş kelaynak kuşuydu O.
Her şeyin ters gittiği, dertlerin bölük bölük geldiği bir anda arar, “Sıkma canını be yavrum, biz ne güne duruyoruz “ der, ardından;
“ kent kirletir kalbin gözelerini
rüzgâr kıyısına çekilir yalnızlığın”
Dal şiirinden iki dizeyle kötülüklere karşın bu dünyadaki varlığımızın, yine de kıymetli olduğunu duyumsatırdı.
Bu sabah da, hayatımın her ânında ‘Telli Kuran’dan bir Abdal dersi gibi dinlediğim samahlardan birine denk geldim. Radyodan “Arapgir’den, Yücel Paşmakçı’nın derlediği samah” dendiğini duyunca, katlandıkça katlandı hüznüm, kaynak kişi Âşık Süleyman Elver idi:
Muhabbet eyledim sadık yâr ile
Ne hoş yerde ırast geldik yâr yârâ
Müşerref olmuşam hub cemaline
Ne hoş yerde ırast geldik yâr yârâ
Meydanında dolu bade içilir
Didarından hakkın nuru saçılır
Bahçanızda gonca güller açılır
Ne hoş yerde ırast geldik yâr yârâ
...
O denli bağlıydı ki atatoprağına; bağına bahçasına, Şepik’in rüzgârına, onyıllarca yerel gazetesi Arapgir Postası’na sürdürümcülüğünü hiç bırakmadı, şiirler-yazılar gönderdi. Oralardan bir andaç gibi sakladı o sayfaları, ayrı sevinçlerle gösterirdi bana, sevdiklerine.
Ortak bir arkadaşımızın annesi ağır sayrılığa düşmüşse haber verip “İstersen ara, iyi olur” derdi.Ya da cenazesi için bilgi verirdi. 2016 Nisan’ında annemi kaybettiğimizde Ümraniye’deki babaocağına başsağlığı için gelen tek kişiydi edebiyatçı çevremden, kimileri telefon bile etmemişken. Salt benim cenazeme değil, yüzlerce insanın acısına ortak olmuştur. Kimin derdi varsa yardım etmek için koştururdu, onu yavaşlatan astımına aldırış etmeden.Yılda birkaç kez iki-üç gün yatıran sayrılığımda ulaşamayınca, annemi arayıp “İlhan’ı merak ettim, iyi mi?” diye sormuşluğu az değildir. İnceliği sürekli harlayan iyilik ateşi.
Türkçe konusuna hep özen gösterirdi, yanlış kullanımlara sinirlenirdi: Trafikte, “bekleme yapma ticari taksi” uyarısına. ‘Beklemek’ varken, ‘bekleme yapmak’ da neyin nesiydi! Ya da “saat 10.00 civarında” ya tepki gösterirdi. Okul mu, banka mı civarında olacak? “10.00 sularında, sıralarında” olmalı, derdi. Toplumdaki yaygın vurdumduymazlıktan, doğanın katledilmesinden, hayvanlara zulümden, benzeri şeylerden uzun uzun yakınırdı. Ben de “Sabaha dek konuşsak, hiçbirini değiştiremeyiz, yalnız kendimizi üzmekle kalırız” derdim.
Yeterince okuyup yazamadığından şikâyet ederdi, haklı olarak. Emekli olduğu halde, geçinemediğinden yıllardır Anadolu yakasından karşıya gidip gelirdi. Kendine uygun olmayan yeni bir işte yaşamın zor koşullarına direnebilmek için. İşhanındaki ortak tuvaleti kullananların kâğıtları acımasızca israf etmelerine, muslukları çok açıp kapamamalarına, çıkışta ışığı söndürmemelerine dertlenirdi. Onları uyarmaktan çekinmezdi hiç, ben de “Aman Kirkor, bin türlü insan var, dikkat et!” derdim. Son biriki yıldır işten çıkarılma endişesi, patronun iki dudağı arasında bir kararı beklemek, yıpratmıştı. Korktuğu başına geldi, -belki de- işsizlik kaygusu, beyin kanamasını tetikledi. Oysa yaşasaydı, rastlantıyla bir müjde kapısı aralanır gibi olmuştu. Kuzguncuk’taki kilisede onu yormayacak çalışma olanağı çıkmıştı. Parası az da olsa, İcadiye’den her gün yürüyerek gidip geleceği, okumaya zaman bulabileceği kadim bir mabet. Rahmetli şair ağabeyimiz Nahit Övünç’ün Yenigün Sokağı’na komşu, bitişiğinde cami bulunan yer. Çok sevinmiştim ama küçümencik torununa Dede olmanın bahtiyarlığı kısacık sürdü, güz oldu.
Ölümünden kısa sıra önce görüştüğümüzde, Gata’daki tahlil sonuçlarını getirmişti. D3 dipteydi, B12 ile demir değerleri de düşüktü. Hekim, takviye yazmıştı. İlaçları, düzenli almasını, halsizliğinin bu eksiklikten kaynaklandığını, söylemiştim. “Tamam” demişti ama...
Bazen isim yapmış bir şairle tanışmasından söz ederdi. “Beni biliyormuş, adımı duymuş” derdi belli belirsiz sevinçle. Ardından Kırık Çan’ın ikircimiyle eklerdi,
“Benim bir yerim var mı, bilinirliğim var mı edebiyatımızda, sence? “
Yaklaşık dört yıl önce, yıllardır dergilerde kalmış ya da inci gibi elyazısıyla dosyada bekleyen düzyazıları, değerli dostumuz Şenol Gürel’in büyük emeğiyle, bilgisayara aktarılmıştı. Kirkor’un bilgisayarla arası hiç yoktu. Bir yıla yakın süre içinde pekçok kez biraraya gelinerek ya da telefonla, tümce tümce, özenle çalışılarak, o inanılmaz titizliğe yaraşır bir dosyanın yayıma hazır hâle getirilmiş olması benim tek tesellimdir.
Adı: Selinti Yıllar, ya da benim önerdiğim biçimiyle: Selinti.
Ömrümüz de bir bakıma Selinti, değil miydi?
Sahi, biz ne zaman ‘ırast gelmiştik’ Can Kirkor’la, ilk nerede? O, ayrı bir yazının konusu olur, uzun olur, ömrümüzün yarısından çok olur.
“bağlarbaşı’nda bir ev
saçaklarında güvercin teleği
fıstıkağacı’ndan geçer mi yine tramvaylar”
diye sormuştu Güz Fırtınası’nda. Ne 60’lı yıllardaki tramvayların çın sesi kaldı ne cumbalı evler ne “yeşil erik yolduğumuz bahçeler” ne de Kardeşim’in usul boylu yürüyüşü.
Sevgili Kirkor,
seni düşündükçe
ilkgençliğimin geçtiği yerlerdeki o gizemli gömütlükte
toprağında ‘gonca güller açılır’, ılgımlar ağar anılarımızdan...
İstanbul, 28 Haziran 2023
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.