2
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
502
Okunma
Bizde ipsiz sapsız bir eğilim anjiyoya muhtaç damar açar dersem ukalalık mı ederim acep? Öyle ya, bir iki üç tıp misali susulacak yerde tıptan damar açıyorum baksanıza. Sonra, milli meseleler üzerinden ip atlamaya kalkıyorum. Dokuz sekizlerin, baklavaların alanına girmek suretiyle kızların sahasına sızıyorum inceden. Vay bacaksız vay! Deme de dur şimdi.
Oysa gerçekler dokunuş yapıyor yürekten yüreğe. Evet bin dokuz yüz on iki Balkan harbi arifesinde, edebi hayatına Fecri Ati ile başlayan Emin Bülent (Serdaroğlu);
“Kafir! Hilal-i Rayet-i İslâm’ a hürmet et, Toplar boğar hitabını dağlarda akıbet..!” demekte, demez haykırmaktadır semaya.
Devamında ise, aynı zamanda Galatasaray forması giyen ve takımının tarihinde Fenerbahçe’ye ilk golünü de atan anlı şanlı kalem;
“Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni, Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi..!” nidasıyla top gibi patlamaktadır göklerde, dağlarda, bayırlarda.
Sonrasında bir bakıyoruz Nev Yunanilik teklifi edebiyat ve düşünce dünyamızda teklifsizce vücut bulmakta. Sert bir dille reddediliyor kuşkusuz da, yok mu oluyor? Maddenin enerjiye dönüşümü misali bir nekahat dönemine giriyor sessizce.
Şu kadar ki, fikri ortaya atanlar vazgeçer de, sistemsel bağlamda vaz caydığımızın resmidir. O tarih itibarıyla henüz kıvamını almamış, bıyığı terlememiş daha genç simaları etkilemez mi? Hatta beşikteki bebeği, dahası ana rahmindeki desem yok artık, çüş diyenler olur ihtimal de, pedagojik zaviyeden baksak birde. Söz gelimi anne karnındaki bebeğin dinlediği müziğin, türüne göre gelişim çizgisi üzerindeki etkisi akla gelmez mi? Ya Mozart ya zart zurt diyenler bile var. Ya da Rock and roll’nin, ileride oynayacağı rolü negatif biçimde tetiklediği, tetikleyeceği değerlendirmeleri karşımızda değil midir?
Korkarım ki, bin dokuz yüz on ikide Paris’ten dönen bey amca, üzerinde Camille Julian’ın “Fransız toprağı bin yılda Fransız halkını yarattı” sözünün dahi kifayetsiz kaldığı bir kirli kan pompalamaktadır. Düşünsenize devrin Türkçü ve Osmanlıcı edipleri hönk hönk öksürür, hom hom homurdanırken bu sanatçıların çocukları, bebekleri, yeğenleri, kuzenleri sakin bir ezgi dinliyor olabilir mi? Efendim bin dokuz yüz kırklarda Yunanca, Helence okutalım okullarımızda diyen zat-ı muhterem dahi bin dokuz yüz onlarda doğmadı mı? Ruhi iklimi ana karnından başlayarak evlerde lehte ya da aleyhte söylemler eşliğinde yeşermedi mi? Hayır efendim ne münasebet, Avrupa’da çok sonradan Yunan edebiyatı, felsefesi okudu da ondan? Hay pedagoji bilmezler hay! Yahu akademik ilgi alakası dahi ana rahminde ya da beşikte şekillenir bacaksızın.
Peki tüm bu denklem dairesinde bizde İpsilanti tükenir mi? Genetik kanunları gereğince baba oğul çizgisinde fasıla verir, dede torun düzleminde hayatiyetini sürdürür dersem bozgunculuk mu ekerim yoksa? Canım eğitim sisteminin, sağlam bir eğitim sisteminin hiç mi dayanağı yok toplumsal kültürel yapılanma üzerinde? Yaşasın, elbette. Neden daha önce aklımıza gelmedi?
Ne ki, köklü ve olgusal zeminde derinliği vardır meselenin. Birkaç asrın meselesi midir, Avrasya bir coğrafi determinizm mi doğurmaktadır, sorgulanmaya müsaittir hiç kuşkunuz olmasın.
-SON-
L.T.