7
Yorum
6
Beğeni
0,0
Puan
943
Okunma
Uyandım sabah sabah. Saatin altısı, günlerin pazarı… Hayal etmemiştim böyle bir hafta sonu. İnsan gözlerini “löpçük lüpçük maşallah diye açar mı?” Bir yaşıma daha girdim, yoksa rüya mı görmüştüm hatırlayamadığım, neydi bu şimdi? Aklıma da takılır iyi mi?
Bu cümleyi ilk kez çocukluğumda izlediğim bir Türk filminde duymuştum. Filmin adını da içeriğini de anımsamamakla birlikte, cümleyi kuran vatandaş belirdi birden bire gözlerimin önünde. Elinde turuncu renkli walkman kasetçaları, kulaklarına yapıştırdığı iki kocaman turuncu silindir süngeri, üzerine giyindiği kurukafa baskılı turuncu tişörtüyle. Ağzı yarım karış açık, üst çene önde. Kafası bir o tarafa bir bu tarafa sallandığından olsa gerek, gözleri yuvalarından ha fırladı ha fırlayacak durmak istemiyordu yerinde. Genç adamın dışarı sarkmış dilinden fırlıyordu aklıma takılan o cümle, kıvırcık saçlı sarışın kız geçerken karşı kaldırımdan içi kitap defter dolu turuncu bir fileyle. Kızın ağzından şakkıdı şukkudu sesler çıkıyordu; portakallı sakızı kocaman şişirirken, sönmüş paraşüt bezine benziyordu sakızı, dudakları üzerine patlayarak inişe geçerken... Tatlı bir bakış fırlatarak löpçüğe:
-Selammm…
Peki, aklımda kalan neden yalnızca bu sahne? Bunun ilerisi gerisi, önü sonu neden yok. Hangi durum sebep oldu da damdan düşer gibi beynime çakıldı birden…
Ne çok turuncu hatırlıyorum bu filmin küçücük bir karesine dair, demek ki modaymış o zamanlar. Peki değer mi benim bunlarla uğraşmama, ne kazandırır bana? Hiçbir fikrim yok! Ama bildiğim bir şey var ki ünlü bir fotoğrafçı ve yazarın sözünden hareketle ‘’gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez”. Uyandığımdan beri huzursuzum, ne aramalıyım, neyin peşinden gidip bulmalıyım bilmiyorum. Filmin yayım tarihi gencin walkman kullanımıyla bize ilgili ip ipucunu verirken löpçüğe mi, walkmana mı, yoksa küçücük bir film sahnesinde bolca yer kaplayan turunculara mı, hangi noktaya odaklanmalıyım?
Bu düşünce trafiği beni nereye sürükleyecek, bunca merak içinde kaybolacak olan beni bulmak, bir kahve yapmak için mutfağa gidiyorum. Nasıl bir bilinçaltı yüklenmesiyse yaşadığım; birkaç çeşit kahve fincanı arasından normal zamanda hiç kullanmadığım, rafın daima arka köşesinde duran turuncu çiçekleri olanını seçiyorum.
Etkilendiğimden olsa gerek her kahve yapışımda aklıma Honore De Balzac gelir. Onun günde elli fincan kahve tükettiği söylenir. Ee adam günün on beş saatini sırf yazmaya ayırırmış. Prensipleri varmış, her gün elli sayfa yazacağım diye kurallar koyarmış kendine. İşin en ilginç tarafı da ne biliyor musunuz? Eğer o elli sayfayı tamamlayamazsa ilk yazdığı sayfalardan birebir aynı metni kopyalar on sayfa eksikse on sayfa, yirmi sayfa eksikse yirmi sayfa eksiği ne kadarsa baka baka yazar, elliye tamamlarmış. Sırf yazma prensibini gerçekleştirmek, kendine verdiği sözü tutmak için. Demek ki neymiş iyi bir yazar olmak için kalemi disipline ederek rutin düzeni sağlamak, yazma eylemine alıştırmak şartmış. Burada bir de zamandan fedakârlık yapmak gerekiyormuş ki bu da her baba yiğidin harcı değilmiş.
Çok enteresandır gün içinde aklımda türlü türlü senaryolar uçuşur, öyküler yazarım sayfa sayfa, bazen sesli konuştuğum olur kahramanlarımla hatta güldüğüm de kahkahayla. Evet, bu halimle löpçük gibi komik göründüğümün de mutlaka farkında olurum ve dikkat de ederim elbette yanımda kimse olmamasına… Aslında olsa da ne fark eder ki gülmenin nesi suç, üstelik kendi kendimi huzura kavuşturmanın reçetesini bulmuşken ve bu komik görüntümle alay etseler de onlarında gülüp neşelenmelerine imkân tanıdığım için beni takdir etmeleri gerekirken halen başkaları ne düşünür diye yaşamaktan vazgeçemiyorum. Lirik türküleri ıslığına dolayıp yürüyen bir adamı görseler kimse dönüp bakmaz ya da ses çıkarmaz. Bu haliyle yadırganmayan adam eğer şarkı söyleyerek dolaşıyorsa “deli midir nedir?” derler. Mutluluğuna mutluluk ekleyip çoğaltanlara alerjisi olan insanlarla dolu bu dünya… Ağladığımı görseler dönüp de “neden ağlıyorsun diye” sorarlar mı acaba?
Bir gün dedemi parka çıkarmıştım gezmeye… Dedemin kulakları da ağır işitiyor, ancak yüksek ve çok yakınındaki sesleri duyabiliyor. Biz dedemle otururken bankın birinde, aynı bu löpçük tipli gençten bir çocuk kulaklığını takmış konuşarak önümüzden geçiyor telefonu cebinde:
- Wooaawmm… Aferin lan sana… Ha hahaha… Vay bee! Yuhhh … Dostum. Naptın sen? Puhahaha...
Dedem soruyor bana:
- Bize mi söyleniyor bu nargile?
- Arkadaşıyla konuşuyor, dede.
- Kızım benim gözler de gidik, hani bunun arkadaşı nerede?
Dedeme gerekli açıklamayı yaptığım sıra, ağustos sıcağını usulca emen çamlar arasında yürüyoruz kol kola. Parktan çıkıp epeyce yol aldıktan sonra tel örgüyle çevrili gecekondunun önünden geçerken ünlüyor bir genç kız sesi:
- Annneeee!.. Anneeeeee!..
Cevap veriyor elindeki şerbetten içip ağzından baldıran akıtan adam:
- Ne bağırıyorsun ulan? Kuyruğunu ateşe kaptırmış it gibi!
Dedemin hoşuna gitti nedense kızcağızın azar işitmesi, benimse beynimden aşağıya sanki kaynar sular dökülmüştü, dedeme “sen biraz dinlen burada” diyerek oturtmuştum bir köşeye. Gözlerimi dikerek bakıyordum sesin geldiği yöne. Anne hiç istifini bozmadan bahçeden topladığı domateslerle salça yapıyor, kızcağız sesi titreye titreye ağlıyor, baba da kaşlarını çatmış kıza doğru bakıyor. Annenin umursamazlığı, babanın bu sert üslubu sinirlerimi bozsa da tatlı bir gülümseme takınarak dudaklarıma “Merhaba, kolay gelsin” diyerek girdim bahçe kapısından içeri. Anne ve baba merak etmese de ben çok merak ediyordum bu kızın ”annee” diye bağırarak seslenişinin nedenini.
Kadının yanına yaklaşıp onların şaşkın bakışları arasından bir sandalye çektim kendime doğru, ”buyur otur” demelerini bile beklemeden sordum hemen:
“Kendinize mi yapıyorsunuz bu salçaları yoksa satılık mı?”
Adamın kaşları yerini çok sevmiş olacak ki çatıktı hâlâ ,ben bu kaşların hiç de yabancısı değildim ve o kızcağızın etkilendiğim ses tonuyla çocukluğumdan tanışıklığım vardı aslında. Konuştu adam:
-Kaç kilo lazım sana?
-Elinizde ne kadar varsa.
Amacım kızı biraz yakından görmekti neden öyle çığlık atmıştı, babası mı dövmüştü yoksa? Aileyle konuşurken bir taraftan kızı süzüyordum. Çok şükür görünürde yara, bere, kızarıklık yoktu. Ama gözleri…
Kırık birer misket tanesi gibi…
“Canım, bana bir bardak su getirir misin?” dedim kıza. Eliyle masanın üzerini işaret ederek “Soğuk şerbet de var, istersen abla.” Başımla onay verip “olurrr” dedim, “senin kadar tatlıysa.”
Adamla kadın içeriye girip satış yapacakları salçaları paketlerken hemen kızla sohbete koyulmuştum. Meseleyi nihayet öğrenmiştim. Bu yavrucak şimdilerde kaldırılan teog sınavlarına girmiş meğer ve o çok istediği puanı oldukça yüksek, hayallerinin biriciği, fen lisesini kazanmış. Haberi alır almaz sevinç çığlıkları atarak kapının önündeki anne babasını haberdar etmek istemiş ancak ne yazık ki bu sevinci babasının sert söylemleri tarafından kursağında bırakılmış. Bu arada ikide birde başımı kaldırıp dedemi yokluyordum tel örgüler arasından.
Dedem yine tıpkı diğerleri gibi yetişkin bilgeliğinin verdiği yetkiye dayanarak iki genç bulmuştu kendine uğraşacak!
(sohbetler albümümden)
EbRuAsya//
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.