6
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
1312
Okunma

Gün, yavaş yavaş ölmeye başlamıştı. Güneş, geceyi uykusuz geçirmiş olmalıydı ki şafaktan sonra bile görünmemişti. Sabah, öğle, ikindi... Gökyüzü saatlerdir aynı gri yüzünü taşıyor, karamsar bir düş kırıklığı gibi hüznünü ruhuma işliyordu.
Kahvaltıdan önce de sonra da yanımdan hiç ayırmadığım telefonun ekranına bakıp durmam yanlıştı. Gelmeyecek bir günaydın mesajını bekliyordum.
İlk kez günüm onun sesiyle aydınlanmamıştı.
Kulaklarımda yankılanan o tanıdık cümleler de yoktu artık:
"Kahvaltını yaptın mı?"
"İlaçlarını aldın mı?"
"Ne yedin bugün?"
"Kendine dikkat et."
"Sen bana lazımsın."
Bu cümleler yerlerini; masanın üzerindeki iki siyah zeytin çekirdeğine, yarım bırakılmış soğuk çaya ve duvarlardan dönüp yine bana çarpan yalnızlığıma bırakmışlardı. Karşımda duran saat ise zamanın muhafızı gibi inatla ilerliyor, her tik takıyla yokluğunu biraz daha büyütüyordu sanki.
İçim içimi kemirirken kanım damarlarımda donmuşçasına ağırlaşıyor, ruhumdaki kaygı hastalığı yine dışa vuruyor, göğsüm daralıyor, kaybetme nöbetleri nefes almamı zorlarken ataklar geçiriyordum âdeta.
Oturduğum sandalye, uzandığım kanepe hatta koca dünyaya sığamadım.
Duvarlar üstüme üstüme geliyor tavan sanki başıma çöküyordu.
Artık evde duramaz hale gelmiştim.
Belki biraz yürürsem zaman hızlanır diye düşündüm.
Ben adım adım yürüsemde zaman hiç bir şekilde yürümüyordu. Adeta yerlerde sürünüyordu.
Kısa bir yürüyüşün ardından ilk gördüğüm parkta bir banka oturdum. Akşamın alacası şehrin üzerine yavaş yavaş inmeye hazırlanıyordu. Bulutlar, yaşlı bir annenin şefkatle sağdığı süt gibi yağmuru ağaçların dallarına bırakıyordu.
Tam o sırada minarelerden yükselen ezan sesi göğü yarıp geçti.
Tanrı’nın merhametine çağıran o davet...
Dördüncü dua vakti...
Secdeye eğilen alınlar...
Belki de dünyanın sonunu haber veren bir kıyamet saati...
Ama benim kıyametim çoktan kopmuştu.
"Güneşim bugün doğmadı," dedim içimden.
"Belki de öldü."
"Al sana kıyamet be kadın..."
Yağmur, sarı papatyaların üzerine düşüyordu.
Damlalar çiçekleden ayrılıp toprağa karışıyordu. Ayrılığı simgeleyen o kırılgan çiçekler, sanki benimle birlikte ağlıyordu. Kâinatın bütün düzeni bozulmuş da herkes bunu benden gizliyormuş gibiydi. "Ahh o sarı papatyalar..."
Derken onu gördüm.
Beyazla siyahın birbirine karıştığı yavru bir kedi...
Çamura bulanmıştı.
Islanmıştı. Hatta üşüyordu.
Ses çıkarmaya çalışıyor ama sesi boğazına düğümleniyordu.
Açtı belki.
Belki annesini kaybetmişti.
Belki de benim gibi yalnızdı.
Ona doğru eğildim ellerimi uzattım.
"Gel..." dedim.
"Hadi gel yanıma..."
Kedicik gözlerimin içine baktı. Kaçmadı.
Onu avuçlarımın arasına alıp montumun arasına sıkıştırıp kucağıma bastım. Halinden memnun kalmış olmalıki sessizce uyumaya başladı.
O anda kendimi gördüm onda.
Şefkate muhtaçlığımı...
Sahipsizliğimi...
Bekleyişimi...
Aslında ikimizin de hikâyesi aynıydı.
Terk edilmişlik hissi...
Bir müddet daha kediciğimle oturmaya devam ettim.
Az ilerideki kamelyada iki genç vardı. Dünyada kendilerinden başka kimse kalmamış gibi birbirlerine sarılmışlardı. Yağmurun altında, akşamın koyulaşan yüzünde kendi küçük dünyalarını kurmuşlardı. bir yandan dudak dudağa konuşuyolar bir yandan gülüşüyor bir yandan da öpüşüyorlardı.
Benim varlığımı umursamadan. Ya da umursamak istemiyorlardı...
Onları gözucuyla istemeden izlerken dudaklarımdan acı bir tebessüm döküldü.
"Gençlik...
Ah gençlik" dedim
İnsan kalbinin en cesur ve en düşüncesiz hâli...
Hava iyice kararmıştı. Yağmur artık dans etmiyor, öfkeyle toprağa çarpıyordu. Gökyüzü savaş alanına dönmüş, bulutlar birbirine meydan okurcasına çarpışmaya başlamıştı.
Gözlerimdeki şimşekler de onlara eşlik ediyordu.
Ağlamamak için direndikçe içimdeki fırtına büyüyordu.
Rüzgâr sertleşmişti.
Bir an, beni bulunduğum yerden söküp bilinmez diyarlara savuracak sandım.
"Keşke..." diye fısıldadım.
"Keşke beni de alıp götürse..."
Üzerimdeki yeşil mont, başımdaki siyah bere ve ayağımdaki sağlam botlar soğuğu engelleyemiyordu. Ellerimi birbirine sürtüyor, dizlerimi göğsüme çekerek kendi sıcaklığıma sığınmaya çalışıyordum. Bir de kucağıma bastığım yavru kedicik.
Gece artık tamamen çökmüştü.
Yatsı ezanı da okunmuş, gün son nefesini geceye teslim etmişti.
Ayrılığın ilk gününü tamamlamıştım.
Ama elimdeki telefon hâlâ açıktı.
İnatla ekranına bakıyordum.
Oysa gün bitmişti.
Akşam bitmişti.
Bekleyiş bitmemişti.
Gece yeniden kaderimi omuzlarına alırken ben hâlâ tek bir mesaja, tek bir kelimeye, tek bir sese tutunuyordum.
Ve hâlâ...
Ondan ses yoktu.
Böylece onu kaybetmenin ilk gününü tamamlamıştım.
Ve ayrılık gerçek yüzünü ortaya koymuştu.
Ne beklediğim mesaj geldi ne de kulaklarım bir arama sesi duydu.
Bir umutla aramak için tuşlara dokunmuş olsam da,
“Aradığınız numara görüşmeye kapalı…”
Bir kez daha dağılmama neden oldu bu ses.
Yeniden toprağa doğru indirdim bakışlarımı.
Ve ben, ruhumda sessizliğin en derin hâlini, sürekli eksilerek yaşarken;
yine kendimi, kendim toplamaya çalışacaktım.
Neyse ki beni mutlu edecek bir sebebim
var artık diye "Aşkım" ismini verdiğim yavru kedicik ile evimize doğru yola koyulduk.
"Adına yakışan gökkuşağının yedi rengi gibi
Yarın her şey çok güzel olacak inan bana Aşkım"
Dedim gülümseyerek Kediciğime...
#Hüzünlükent
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.