7
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
669
Okunma

Yaşanmış bir öykü.
……………………
Hacı Kadir yayla yolunda yokuş yukarı çıkarken nefeste kalmıştı. Yokuş belinde yaşlı armut ağacının gölgesine kendini zor bıraktı. Yorgundu. Yaşlılık her haliyle kendini göstermekten çekinmiyordu. Dizlerinin bağı çözülmüş, gözlerinin feri çökmüş, beli ağrıyor, bacakları tutmuyordu. Geçen yıldan kalma baş ağrıları geçmemiş, daha çok artmıştı. Yaşıtlarından köyde sadece iki kişi kalmıştı. Onun da artık bir ayağı çukurda sayılırdı. Sol eliyle başındaki kefiyeyi geriye itti, yanındakilerin yüzüne tek tek baktı.
“Biraz dinlensek diyorum... Yaşlılık işte, size ayak uyduramıyorum.”
Gölgesi bol olan armut ağacının altına oturdular. Ayaklarından lastik ayakkabılarını çıkardılar. Yüzlerinde tatlı bir serinlik gezindi.
“Bu yokuşu çocukluğumda geçittim, gençliğimde de. Ama şimdi zorlanıyorum yokuşu çıkarken.”
O sırada, altında oturdukları ağacın dalına bir kumru kondu, yandaki ağacın dalına konmuş kumruya kur yaptı. Tüyleri kabardı, derinden gelen bir ses çıkardı, öteki oralı olmadı.
Az dilendikten sonra, düşünceler peşi sıra beyninden geçti, Hacı Kadir’in. Çocukluğunda başından geçtiği bir olayı hatırladı.
“Muhacirlikten döndüğümüz yıllardı. Ülke savaştan yeni çıkmıştı, her yerde kıtlık izleri dolaşıyor çocukların karnı aç. Açlıktan uykuları kaçmıştı, benim de. Kıtlık yılları uzun sürdü.” Az nefeslendi.
“Yine böyle öğlen sonrası sıcak bir gündü.” diyerek söze başladı. Az ilerde Cemal’in yanında soluklanmakta olan on yaşlarındaki çocuğu işaret ederek:
“Şunun kadar var mıydım bilmem, muhacirlikten döndükten sonra yaylaya çıkmıştık, şimdiki yaylamızın yerine. Gerçi hayvanlarımız kalmamıştı, sanırım yaz sıcaklarından kaçmışlardı büyüklerimiz. Yaylanın tepeleri şimdiki gibi yine geven çiçekleriyle süslenmiş, hafif dağ meltemlerinin esintisiyle deniz dalgalarını andırıyordu.”
Kesik kesik soludu, acı bir gülümseme gelip yüzüne yerleşti. Yanındakiler ona dikkatle baktılar, diyeceklerini merak etmişlerdi.
“Fatma yengemi bilirdiniz, hani Cimri Fatma derlerdi, Salih abimin karısı. Allah rahmet etsin, canı rahmet istedi, toprağı bol olsun. Hani biraz da cimriliğiyle tanınırdı. Annem, babam olmadığı için yanlarında büyüdüm. Çocukluğum boyunca sofradan tok kalktığımı hatırlamıyorum desem yalan değil. Bir gün yarı tok, üç gün aç, kuzuların, danaların peşinden koştururdum. O zamanlar millet birinci kıtlıktan daha yeni çıkmıştı. Sanırım altmış, altmış beş sene önceydi, daha çocuk sayılırdım.”
Mozalan deresinin güneye bakan yamacında yaşlı armut ağaçları topluluğu duruyordu, dallarına ala kargalar konmuştu, orayı gösterdi. Kara tüylü bir kartalın gölgesi geçti üzerlerinden. Ala kargalar telaşla havalandılar, fazla yükselmeden gövdesi kalın, derenin öte yamacında başka bir armut ağacına kondular. Ağacın dalları arasında kayboldular, sesleri duyuldu. Karga seslerinden iki saksağan ağacın dallarından havalandılar.
“Armut zamanıydı. Bilirsiniz buranın karçinleri (Küçük dağ armudu) meşhurdur. İşte şu gördüğünüz ağaçlara gittim. O zamanalar ormanın kenarından geçmek bile cesaret isterdi. Korkuyordum. Çocuk yaşımla tek başıma buralara gelmem doğru değildi, ama Fatma yengem beni karçin toplamaya gönderdi, korksam da gitmek zorundaydım.”
Armut ağaçlarına doğru gözleri kayınca, başından geçenleri yeniden yaşamış gibi bakmıştı. Yanındakiler tek kelime etmeden beklediler.
“Ağaçların yanına vardığımda yeni olgunlaşmış küçük, yumuşak, hoş tatlı karçinler yerde seriliydi. Olgunlaşmış karçinler dallardan düşmüşlerdi. Önce karnımı doyurmaya çalıştım. Olacakların farkına varmadan, karçinlerin tadına daldım. Çok acıkmıştım.”
O günü yeniden yaşamış gibi birden heyecanlandı, tüyleri diken diken olmuştu.
“Armut ağacının dalları, yapraklardan görünmüyordu. Karçinleri silkelemek için çocuk boyumla dallardan birini kavradım, var gücümle salladım. Sallamaz olaydım…” Çukura kaçmış küçük gözleri birden irileşti.
“ Allah, böyle bir korkuyla kimseyi yaşatmasın, çocuk yaşta kolay değil.” Dua etti.
“Ne oldu bilmiyorum, birden ağaç üzerime devrildi, gök yıkıldı altında kaldım sandım… Ne göreyim, boz tüylü, kocaman başlı, iri bir ayı iki ayağı üstünde durmuş bana horluyor…” O anı yeniden yaşıyormuş gibi yutkundu.
“Meğerse dal yerine ayının bacağını tutup sallamıştım.” derken birden sustu.
Hacı Kadir’in yanında oturanlar da heyecanlanmışlardı. Cemal iki dizinin üzerine çökmüş titriyordu. Ayı olayını önceden bilen Adil dayı sadece gülümsemekle yetinmişti. Cemal’in titremesi geçmemiş, yanında çömelen çocuk heyecanı artmıştı.
“Bir süre ne yaptığımı ben de bilemedim, nutkum tutulmuştu, hiçbir şey düşünemiyordum. Ayı sadece horlayarak bana bakıyordu, o da hareketsizdi. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Farkında olmadan eğilip yerden taş almışım.
“Ya Allah” diyerek taşı fırlattım. Yumruğum büyüklüğündeki taş tesadüfen ayının tam alnına isabet etti. Ayı birden bağırdı, ormanın sık olduğu dereye doğru koştu. Ben olduğum yere yığılmışım.”
Cemal’in ince yüzüne pembe bir renk gelip yerleşti, ama titremesi daha geçmemişti. Yanındaki çocuğun ağzı açık bakıyordu.
“Kendime geldiğimde gün Licenek tepesine devrilmişti. Dallardan dökülen karçinleri topladım, heybenin iki gözünü de doldurdum. Eve boş gidemezdim, çünkü Fatma yengemin korkusu, ayının korkusundan daha büyüktü. Heybeyi omzuma aldım, ama dizlerim tutmuyordu, yürüyemiyordum. Bir süre emekleyerek dizlerim üzerinde yürümek zorunda kaldım.” Cemal’in saçlarını okşadı.
“Ama karçinleri Fatma yengeme götürdüm.” Sevecen bir bakışla devam etti.
“Köyde yaşayacaksan eğer; dağı, taşı, kurdu, kuşu hatta karıncayı bile her daim dost bileceksin, onlarla yaşamayı öğreneceksin.” Dedi.
Yeterince dinlendikten sonra kalktılar, kağnı yoluna kenger dallarının dikenleri düşmüştü. Yol boyunca Hacı Kadir’in anılarını dinlediler.
Hacı Kadir’in kafası bulanmıştı, düşünceleri darmadağınık olmuş, Arafat’ın kel tarlasına dönmüştü. Bir şeylerin doğru gitmediğinin farkındaydı. Tahsili olmadığı için geniş düşüncelerinin içinden çıkamıyor, düşüncelerinden korkar olmuştu.
Yayla yokuşunu tırmanırken bunları düşünmüştü. Düşüncelerini yanında yürüyenlere açmak istedi, çünkü dün akşamdan beri huzursuz olmuştu. Daha geçen Cuma Fakı Yusuf hutbede:
“İnsanlar tarak dişleri gibi birbirine eşittirler. Ne Arap’ın Acem’den, ne de başka ırktan üstünlüğü yoktur. Ancak Allah katında insanların takva bakımından üstünlükleri vardır.” Demişti.
“Biz de insanız…”
Hacı Kadir ne medrese görmüş, ne de mektep okuyabilmişti. Kürtçe’den başka lisan bilmezdi. Dört yıl boyunca ülkenin güvenliği için Çanakkale Gelibolu’da askerlik yapmış, ama bozuk bir şiveyle ancak üç beş kelime Türkçe konuşabiliyordu. Ömrü boyunca dünya görmüşlüğü dört yıl yaptığı askerlikten ibaretti. Tek dünyası Handris halkının bitmeyen dertleriyle büyümüş olmasıydı.
Büyüyünceye kadar hep başkalarının gölgesinde sesiz sedasız yaşamıştı, bugün ise onun gölgesinde yaşayan çok kişi vardı. Şimdi halkın içinde sözü dinlenir, itibarı olan saygın bir insan olmuştu Hacı Kadir. Her zaman düşünceleri kendisiyle yolculuk ederdi. Kafasında düşünceler dağ gibi büyümüştü. Yokuşu aştılar, yaylanın son düzlüğünde adımları ağırlaşmıştı.
Fındıklı tepesinden otları kurumuş taşlı bir arazi uzanıyordu, Gırhesin taraflarına doğru. İki küçük tepeciğin arasında küçük bir dere vardı, suyu kurumuştu. Önlerinde dar ve dönemeçli yol kıvranıyordu yayla evlerine doğru. Güneşte parlayan taşlar arasında birkaç yabani armut ağacı birbirinden uzakta toprağa sıkı tutunmuşlardı. Armut ağaçlarına ala kargalar konmuştu. Nefesleri kesecek kadar sıcaktı ortalık, güneş yakıcıydı. Vakit ikindiye varmamış, yaylanın serinliği geri gelmemişti henüz.
15 MART 2021
Mehmet AKIN