0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
493
Okunma

Şehirler insanı değiştirir derler. Belki de insan, şehirde kendini saklamayı öğrenir. Kalabalığın içinde daha yalnız, daha tedbirli, daha mesafeli olur. Köyde bir insanın yüzüne bakınca ne düşündüğünü az çok anlarsınız; şehirde ise herkes biraz perdeli konuşur. Gülümsemelerin altında hesaplar, dostlukların içinde küçük çıkarlar dolaşır. Üniversite yıllarında bunu ilk defa Şakir sayesinde anlamıştım.
Arkadaş Adana’lı, babası öğretmenmiş ve ikisi dargın olduklarını söylemişti. Dördüncü sınıfta, eski ahşap kokusu sinmiş iki katlı mütevazı bir evde birlikte kalıyorduk. Erzurum’un uzun kışları insanı eve hapsederdi. Dışarı çıktığımızda ise soluğu ya Çifte Minareli Medrese’nin önünde ya Yakutiye’nin taş avlusunda ya da Oltu taşı dükkânlarının loş vitrinlerinde alırdık. Kar, şehre ağır ağır inerken sokaklar hem beyaza hem de sessizliği bürünürdü..
Fakültede ona “artist” derlerdi. Biraz entel görünmeye çalışır, konuşurken kelimeleri özenle seçerdi. İnsanlara yukarıdan baktığı hissedilirdi ama bunu belli etmeyecek kadar da kibardı.
Geceleri Sedat, Hüseyin ve başka arkadaşlar gelir, sabahlara kadar sohbet ederdik. O yaşlarda dünyayı fikirlerle değiştirebileceğimize inanırdık. Dergilerden, köşe yazarlarından, tarihten, şiirden konuşurduk. Bazı şairlerin şiirlerinden dizeler ezbere okunur, sonra acıkınca yakındaki fırından sıcak ekmek alırdık. Daha eve varmadan ekmeğin yarısı bitmiş olurdu. Fakirlik vardı ama o günlerin gelip geçici olacağını düşünerek çok sıkıntılara katlanıyorduk, gençlik bambaşka bir şeydi.
Şakir bir gün bir nişanlısı olduğunu, onu pastaneye götürdüğünü, biraz borç paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Verecek fazla param yoktu, böyle birkaç kez borç adı altında harçlığımı paylaştım.
Bir gün birlikte pastaneye gittik. O, ben ve nişanlısı… Çay içerken masadaki metal çaydanlığın sapını tutmamla elimin yanması bir oldu. Refleksle elimi çektim. Arkadaş gülümseyerek:
-Köylü işte, dedi. Onu peçeteyle tutarsın.
Söz küçük görünüyordu ama insan bazen bir cümlede bir karakterin tamamını görür. O an içimde ince bir şey kırılmıştı. Nişanlısı Hülya Hanım:
- Her şeyin doğalı güzeldir, diye beni savundu.
Bir süre sustum. Sonra içimden geçenleri bir şairin dizelerine sığınarak söyledim:
“Şehrin insanı şehrin,
Bozuk paraların insanı, ihanetlerin…”
Şakir’e baktım. Masadan kalkıp bir şey demeden çıktım. Arkadaş "Dur, nereye gidiyorsun?" diye arkamdan seslendi, cevap vermedim.
İnsan gençken bazı kırgınlıkların geçeceğini sanıyor. Oysa bazı sözler unutulmuyor; çünkü mesele söz değil, insanın kendini bir anda değersiz hissedişi oluyor.
O yıl Okullar kapanmaya yakın arkadaş aceleyle evi boşalttı. Ben yurda taşındım. Bir süre sonra bazı kitaplarımın ve eşyalarımın kaybolduğunu fark ettim. Özellikle Berna Moran’ın "Yaşama Felsefesi" kitabını geri almak istiyordum. Onu aramaya başladım. Fakülteye gittim, nişanlısının kaldığı eve uğradım, tanıdıklarına sordum. Sanki buhar olmuştu. İnsan bazen en büyük yorgunluğu yürümekten değil, kandırıldığını anlamaktan duyuyor. Sonra kulağıma türlü şeyler geldi. Ev sahibine kira vermemiş, okulu bırakmış İstanbul’a taşınmış. yıllar sonra Şuayip adında ortak bir tanıdığımız ondan bahsetti. Bir süre Bakırköy’de tedavi gördüğünü söyledi.
Şakir bir zamanlar bana büyük yazarların çoğunun okul bıraktığını anlatırdı uzun uzun. Şimdi onların izinden gittiğine inanıyor olmalıydı. Belki hayatı da yarım bırakılmış cümlelere benziyordu onun.
Yıllar sonra sosyal medyada karşıma çıktı. İrtibat kurmak istedi. Cevap vermedim. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıktıktan sonra, geriye yalnızca insanlara karşı kaybettiğimiz saf güveni hatıra olarak bırakmış olurlar.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.