0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1037
Okunma

Satranç… Sadece bir oyun mu, yoksa hayatın küçük bir provası mı? Tarihi, insanlığın hafızası kadar eski. Rivayetlere göre dört bin yıl önce Mısır’da oynandığına dair izler var. Daha sonra Hindistan’da “Çaturanga” adıyla anılmış; oradan İran’a, ardından Araplara ve nihayetinde Endülüs üzerinden Avrupa’ya ulaşmış. Demek ki satranç, sadece taşların değil, medeniyetlerin de yolculuğunu taşıyor üzerinde.
Benim satrançla tanışmam ise üniversitenin ilk yılında oldu. Bir arkadaşımın sabırla anlattığı kurallar, ilk başta karmaşık bir labirent gibiydi. Ama kısa sürede o labirentin içinde yol bulmayı öğrendim. Birkaç gün sonra artık sadece öğrenen değil, düşünen ve hamle kuran bir oyuncuya dönüşmüştüm.
Kış akşamları… Yurt kantininde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan oynanan oyunlar… Taşların sessiz ilerleyişi, zihinlerin gürültülü çatışması… Bazen oyuna dışarıdan müdahale eden meraklı sesler… Hepsi birer hatıra şimdi.
Satranç sabır ister. Dikkat ister. Ve en önemlisi, öngörü ister. Rakibin bir sonraki hamlesini sezemezsen gerçek bir savunma yapamazsın. Bu yüzden bazıları satrancı hayata benzetir. Çünkü hayatta da çoğu zaman, yaptıklarımızdan çok, yapacaklarımızın sonuçları belirler kaderimizi.
Belki de bu yüzden satranç, sadece bir oyun değildir; insanın kendisiyle yaptığı bir yüzleşmedir.
Stefan Zweig’ın Satranç() adlı eserini okuduğumda bunu daha iyi anladım. Hikâyede bir gemi yolculuğu vardır; bir tarafta kibirli bir dünya şampiyonu, diğer tarafta onu alt etmeye çalışan bir iş adamı… Ve aralarında, gizemli bir adam…
Asıl hikâye o adamın iç dünyasında gizlidir. Naziler tarafından tecrit edilmiş, yalnızlığa mahkûm edilmiş bir insan… Ne bir ses, ne bir yüz… Sadece kendi zihniyle baş başa bırakılmış. İşte o derin yalnızlıkta eline geçen bir satranç kitabı, onun hem kurtuluşu olur.
Zihninde oynadığı sayısız oyunla aklını diri tutmaya çalışır. Zweig’in satırlarında hissedilen o ağır sessizlik, insanın içini ürpertir: İnsan, hiçbir şeyin olmadığı bir bekleyişin içinde eriyip gider. Zaman akar ama hayat akmaz. Satranç burada bir oyundan çıkar, bir varoluş meselesine dönüşür. Belki de bu yüzden satranç oynarken aslında taşları değil, kendimizi hareket ettiririz.
Bir hamle yaparız; ya kazanırız ya kaybederiz.
Ama her durumda biraz daha kendimizi öğreniriz.
()Kitaptan bir alıntı:
“Tek kelime etmesine izin verilmeyen nöbetçi dışında insan yüzü görmedim, insan sesi işitmedim. Göz, kulak, bütün duygular sabahtan geceye, geceden sabaha dek hiç bir şekilde besleniyor, kişi kendiyle, bedeniyle ve masa, pencere gibi dört beş dilsiz eşyaya, çaresizlik içinde yalnız başına kalıyordu. Bu suskunluğun kapkara okyanusunda, sırça fanusu içindeki bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, dış dünyaya uzanan ipin koptuğunu sezinleyen bir dalgıç gibi hatta. “
“Bir şey bekliyordu insan, sabahtan akşama kadar ve hiç bir şey olmuyordu! “
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.