2
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1578
Okunma


Yelda Karataş... Seviyorum bu kadını. Kelimeleri birer çıra gibi ateşleyişini, o kelimelerden yükselen dumanı, hayata bakışını, meseleler karşısındaki o vakur, yiğit duruşunu seviyorum. Öte yandan, ruhundaki o dinginliği, telaşsızlığı... Gülümsemesinin, iki dudağının arasındaki hamakta tatlı tatlı sallanışını izlemek bile bir huzur vesilesi.
On yıllar öncesiydi. İstanbul’da ortaokul yıllarım. İsmini henüz duymamış, şahsıyla henüz tanışmamıştım. Lakin Sezen Aksu’nun sesinde, onun güftesiyle raks eden bir Rakkas vardı ki, ona cemaziyelevvelinden aşinaydım. Hafta sonları düğün dernek sahiplerinin nişan törenlerine, kına eğlencelerine davetlileri götürmek için kiraladıkları emektar minibüslerde; kadınların güle oynaya hep bir elden vurmalı çalgılarla çaldıkları o şarkının sözlerini, Sarı Sevim ile birlikte avazım çıktığı kadar söylüyordum:
“Rakkas geldi meydane / Al bastı ak gerdane / Ay ay ay ay ay ay canlar / Böyle dilber gördün mü / Ey meclisi şahane...”
Bana göre o yıllarda İstanbul’da Rakkası ve meşhur İstanbul Sokakları şarkısını en güzel Hüdâverdi Abi çalardı. Yakın komşumuzdu Hüdâverdi abi. Mahallemizin enstrüman kullanabilen yegâne genci, elektro sazı olan tek müzisyeniydi o. Törenlere gitmeden evvel evde provalarını itinayla yapar; notaların hakkını vere vere, coşku dolu nefesini yaz akşamlarına üflerdi.
O zamanlar bu törenler, sokağın en geniş yerini çemberleyen onlarca sandalyenin ortasında yapılırdı. Toplumun memur, emekli, küçük esnaf gibi geliri sabit, gönlü geniş insanların bilhassa düğün öncesi şenlikleri hep böyle sokak aralarında kurulurdu. Babam da o güzel insanlardan biriydi. Akciğerleri, işlettiği iki kahvehanenin dumanına daha fazla dayanamayınca, ikisini de kısa aralıklarla devretmişti bir arkadaşına. Birkaç ay istirahat ettikten sonra mahalledeki fırının tam karşısına küçük bir esnaf lokantası açmıştı. Kahvehanelerin elden çıkmasına, benden iki yaş küçük kardeşim Turgut ve ben çok üzülmüştük. Okul dönüşü aç karnımızla o dar ve uzun kahvehaneyi ziyaret etmeyi ne çok severdik... Mekâna geldiğimizde dış kapının eşiğinde durur, beklerdik; babam içeri almazdı bizi. Kısacık bir hoşbeşten sonra yine kapıda bekletir, iki şişe gazozla geri dönerdi. Sonra elini yeleğinin sol cebine daldırıp -ama hep sol elini sol cebine- leblebi ve Çokomilk satın alabileceğimiz kadar harçlık uzatırdı.
Toplum dedim de, neleri hatırladım. Hafıza bir mucize.
Son yıllarda bir başka dinliyorum Rakkas’ı, Davet’i, Yarası Saklım’ı, Son Sardunyalar’ı... Sözlerini kimin emzirdiğini bilerek. Ve şiirlerini daha farklı okuyorum Yelda’nın. Marifetin bir şiiri bir solukta baştan aşağıya okumak değil de, “-den hâlinden ten hâline-“ kadar okuyup yaşamak olduğunun farkındalığıyla... Bana, gözleri ebruli bir ormanı andıran bu kadının Baba Kokusu ve Reyhan Çiçekleri’nde buluyorum kendimi en çok. Bir de her okuyuşumda beni gülümseten: “Her kediden dost, her kurbağadan prens olmaz” dediği kısacık masalında... Doğru, lakin hoşa gitmeyen gerçek!
Bazı kadınlar vardır, kelimeleriyle okşayıp sarar, sessizliğin tülünden bir şiir uyandırır ya içinizde; Yelda işte o müstesna isimlerden. O, adının ardında, geçmişi ve geleceğe fısıldadıklarıyla okunan bir kalem. Onun dizelerinde köklerin sağlamlığı, kanatların özgürlüğüyle buluşur; en mahrem yürek sızısı bile bir meydan okumaya dönüşür. Harfleri, bir rakkasın çevikliğiyle kıvrılır: Neşeli, dokunaklı, daima cesur. Bu yüzden Yelda’nın her şiiri, ne denli coşkulu görünürse görünsün, benim için aslında içli bir ağıttır; zira insan onun her dizesinde biraz daha kendine varır.
Bütün şiirlerini topladığı Hüznün Kısa Tarihi adlı kitabını edinmenin heyecanı hâlâ kalbimde. İlk İstanbul ziyaretimde kendime verdiğim sözü tuttum; üstelik bizzat karşısındayken, ona imzalatarak... Bu kıymetli andan sevdiklerimi de mahrum etmedim, onlar için de birer nüsha imzalattım.
Geçmiş günlerin o unutulmaz Baba Kokusu ruhumun dehlizlerine sinmişken; bugün Reyhan Çiçekleri’ni güzel bir kahve eşliğinde okuyup, kendimi temmuz güneşinin sıcak kucağına bırakmak istiyorum.
/ yüRekTen
Femtrak 11. Sayı
—
Reyhan Çiçekleri
Bir hain çağdayız
saçına gül karası takmış akşamların nöbetinde
öfkenin önüne geçecek kadar büyümüyor sevgimiz
Ey suların sultanı, balıkların nefesi
bilmediğim kıyılarda aşka ıslık çalan yürek
penceresi ter içinde ince dantelli sabah
ey tin kokulu ten
bana zamanı açan ve aşan bir şey söyle
İkimiz de biliyoruz neden beyaza dönüyor kıyıya vurunca deniz
gece neden sabahı bekler biliyoruz
bazı acıların ölümle bile geçmediğini öğrendik
ne kadar korkarsak korkalım ki bu hiç iyi değil
kana bulanmış göğün rengine bir yurt haritası çizemiyor vicdanımız
Şimdi gecenin çıplak sırtına giren bu mızrağı çıkaralım
kendi yarınına kendi karar verecek bir gün kapıda işte
hızla sarıyor hayatın sırtına umudun paltosunu
sen yeni bir Beşir Masalı ararsın biliyorum
benim elimde reyhan çiçekleri…
Yelda Karataş - Umut Günlükleri
Fotoğraf: Şahin Yiğit