17
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
1774
Okunma


Bilinen hikâyedir:
Yazarın birisi sahile vuran denizyıldızlarını okyanusa atan bir çocuğu görür.
“Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun? Kilometrelerce sahil. Binlerce denizyıldızı. Ne fark eder ki?
Çocuk yerden bir denizyıldızı daha alır. Atar okyanusa:
“Bak bunun için fark etti.”
Isparta bir öğrenci kenti.Oturduğum yer, Üniversiteye ulaşım kolaylığı nedeniyle apart daire, öğrenci yurdu ve küçük parklarla dolu bir mahalle. Öğrenciler o parklarda oturur sohbet eder meşrubat içer, cips vs, yerler. Ama boş şişeleri, ambalaj artıklarını etrafta yeteri kadar çöp kovası olmasına rağmen ya parklara ya da sokaklara atarlar.
Ne zaman sokağa çıksam o atılanları alır çöpe koyarım. Yukarıdaki hikâyede olduğu gibi –bunlar için fark etti- diye düşünürüm.
Geçen gün çarşıya gidiyorum. Sokakta yolumun üzerindeki bir marketin boş market arabası duruyor. Birisi mutlaka aldıklarını bu arabayla evine getirmiş, işi bitince de sokağa atmış. Hiç düşünmeden aldım arabayı, geri götüreceğim.
“Ben bu kamu işini biraz abarttım galiba diye düşündüm. Güldüm kendi kendime.
Markete yaklaştığımda kendine has kıyafeti, siyah gözlüğü ile bir güvenlik görevlisi yanında asılı copu çıkadı yerinden. Bağırdı:
“Gelin buraya”
Beş, altı güvenlikçi daha ellerinde coplarla koşarak gelip etrafımı sardılar.
“ Yakaladık işte seni. Aylardır istihbarat elemanlarımız senin peşindeydiler. Şimdi ben seni keseyim mi, asayım mı?
Başka bir güvenlikçi:
“Önce asalım. Kesersek asamayız ki”
“Bizi görünce arabayı geri getirme pozlarına girdin değil mi? Bak bakalım gözüme bende kül yutacak göz var mı?
Gözleri gözlüklüydü, görünmüyordu. Ama her an başıma inebilecek kaldırılmış copların altında bu sorunun tek bir cevabı vardı.
“Haklısınız kül yutacak göz yok sizde”
Marketten çıkanlar da etrafımızda toplandılar. Aralarında konuşuyorlar:
Biri:
Marketten araba çalarken yakalanmış.”
Diğeri:
Satıyordur mutlaka”
Güvenlikçi arabaları ne yaptığımın cevabını da bulmuştu.
“Şimdiye kadar ne kadar sattın? Elli mi, yüz mü?
Sorusunu cevapsız bıraksam kafamı kırabilirlerdi.
Elli desem az, yüz desem çok olurdu.
“Yetmiş beş.”
Ne zaman kim polise haber vermişti? Önce motosikletli Yunus polisler, peşinden siren çalarak polis arabası geldi.
“Açılın… Açılın… Polis.”
Polislerden birisi telsizle:
“TOMA aracı geri dönebilir. Biz olaya el koyduk.”Diye Merkezi bilgilendirdi.
Beni güvenlikçilerin elinden aldılar. Kollarıma ters kelepçe vurdular. Halkın yumrukları arasında polis aracına soktular.
Yine siren sesiyle oradan ayrıldık.
Şehir dışında bir tepede araçtan indirdiler beni. Kelepçeyi çözdüler. Kimliğime baktılar.
“İyi de bir mesleğin varmış. Senin ek göstergen de en aşağı 3600 dür. Bize o göstergeyi vermediler. Maaşında fena değildir. Niye marketten araba çalıyorsun? İyi kazanıyor musun bari?
Boynumu büktüm.
“Allah bereket versin. Üç beş kuruş kazanıyorum işte.”
“Şimdi seni burada bırakacağız. Bu yaştan sonra bir de sabıkalanma. Doğru evine git. Bu kıyağımızı da unutma.”
Teşekkür ettim. Ellerini öpmek istedim. İzin vermediler.
İki üç saatte ancak gele bildim evime.
Bu belalı günü de kazasız sabıkasız bitirmiştim.
Bakmayın siz böyle yazdığıma. Eğer haklı isem, kolay kolay kaba gürültüye pabuç bırakmam.
Aslında olan neydi ?
Götürdüğüm boş market arabasını bir genç elimden aldı:
“Sağ ol ağabey. Ben öğrenciyim. Dersim olmadığı zamanlarda. marketten üç beş kuruş kazanırım umuduyla bu arabaların sorumluluğunu aldım. Ama marketler şehir içinde olunca alıp götürüyorlar. Başa çıkamıyorum. Sonra da kayıp arabaların bedelini alacağım paradan kesiyorlar. Neredeyse bedava çalışıyorum. Bırakacağım bu işi.”
Üzüldüm gence:
“Allah yardımcın olsun.”Dedim.
Ayrıldım oradan.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.