- 919 Okunma
- 4 Yorum
- 0 Beğeni
REFERANSIM ALLAH'TIR diyenlerden olabilmek duasıyla.
SA
Bir doçent arkadaşıma göndermişler:
REFERANSIM ALLAH’TIR diyenlerden olabilmek duasıyla...
Birkaç yıl önce, bir vilayetimizde, bir bakanlığın il müdürüydüm. Bağlı bulunduğumuz genel müdürlük, başka üç ilin de il müdürüyle birlikte beni, diğer bir ilimizde personel almak üzere görevlendirdi. Biz dört arkadaş birleşerek sözünü ettiğim ile gittik. Önceden bizim için ayrılan misafirhaneye yerleştik, şehre gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Zaten ben ve arkadaşlarım bu ile ilk defa geliyorduk. Ne kimseyi tanıyorduk, ne de kimse bizi tanıyordu.
Arkadaşlar olarak hepimizin kanaati aynıydı, hak edeni kazandırmak. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes, maalesef bir referansla, bizi rahatsız edecekti. Bunun için çok dikkatli olmalıydık.
İle ikindi vakti vardık. Kimseye görünmeden şehrin biraz dışındaki kenar bir mahallede, tarihi bir camiye gittik. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boştu. Osmanlı’dan kalma, mimarisi insanda manevi duygular uyandıran şirin bir caminin avlusundayız. Dört arkadaş şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Mayıs ayının serin, sıcak havası da ayrı bir güzellik katıyor çevreye. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki ayaklarımın önüne bir çift takunya kondu. Takunyaların geldiği tarafa doğru şaşkınlıkla başımı çevirdim. Yüzüme tebessümle bakan, orta boylu, esmerimsi ve yakışıklı diyebileceğimiz yirmi beş yaşlarında bir gençle göz göze geldim. Utangaçlığın vermiş olduğu çekingenlikle;
"Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz, namaz kılana hizmet etmek, Allah’ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi.
Gencin tebessümü, davranışı, kibarlığı, her şeyden önce içten davranışı hepimizi çok etkiledi. Sordum:
"Sen kimsin?, Adın nedir?"
"Adım Bilal, bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak gençle ilgilenmeye başladım.
"Ne iş yapıyorsun Bilal?"
Biraz durakladı; ama yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmeden sorumu cevaplandırdı:
"Şimdi işim yok; ama inşallah yakında işe gireceğim"
O kadar inanarak söylüyordu ki bunu,
"Nasıl olacak o, Bilal?" dedim.
Müthiş mütevekkil ve huzurlu bir yüzle:
"Üç gün sonra" dedi, " … Müdürlüğü’nde sınavla personel alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah!" demez mi?..
Ben bir an neye uğradığımı şaşırmıştım. İşe alacak olan bizdik. Arkadaşlarım da artık, Bilal ile aramızda geçen konuşmalara dikkat kesilmişlerdi.
"Peki, Bilal" dedim, "Bu zamanda işe girmek zor, hem de çok zor! Senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?"
Bilal o mütevekkil ve mütebessim halini kuşanarak (ki bu halini hiç unutamıyorum.), hepimizin üzerinde bomba tesiri bırakacak sözü söyleyiverdi:
"Bir yetimin referansı kim olur? Benim referansım Allah Celle Celaluhu’dur. Ne güzel vekildir O. Dün gece O’na teheccüd namazından sonra dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"
Ya Rabbi! Ne işe tutulmuştuk? Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum! Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. Musluktan avucuma su alıp yüzüme serptim.
"Bilal, baban yok mu?"
"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni".
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu o kadar meydanda idi ki kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
"Askerliğini yaptın mı Bilal?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak".
Artık Bilal’ı daha yakından tanımalıydım; çünkü o tanınmayı çoktan hak etmişti.
"Evli misin Bilal?"
Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hali üzerindeydi. Utanarak sözünü sürdürdü; "He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez düğünümü yapacağım".
Yine o kadar kesin konuşuyordu ki!
"Ama Bilal, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki sınavı kazanmış gibisin!"
Sustu. Başını kaldırdı ve gözlerini ufka dikti hemen cevap vermedi, daldı. Yüzünün rengi bir beyazlaşıyor, bir sararıyordu. Biraz sonra gözleri ufka dikili olarak ve sesine bir gizemlilik katarak şunları söyledi:
"Ben Rabbimi çok seviyorum, inanıyorum ki o da beni seviyor. Seven seveni korumaz, ona yardım etmez mi? Seven seveni hiç yüz üstü bıraktığı görülmüş müdür?”
Ona söyleyecek laf bulamıyordum. Bilal öylesine bir kalp taşıyordu ki, Allah bizi kocaman kocaman müdürleri, Bilal kuluna hizmet ettirmek için ayağına göndermişti.
Kim müdürdü, kim işçi olacaktı? Bilal dilekçesini en büyük makama sununca melekler harekete geçtiler; daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte Bilal kulun ayağına koşmaya başladılar. Çünkü emir büyük makamdandı. Allah’a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim, içim titreyerek:
"Bilal, sözlünü nasıl buldun? Bu zamanda hem yetim, hem işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi;
"Zor nişanlandım ya, Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, ‘sözde Müslüman’ değil, hakiki mümin. ‘Bu zamanda namazında niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah’tır’ dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verir inşallah."
“Bilal, senin bu tarz yetişmene neden olan, seni bu mütevekkil hale getiren bir sır olsa gerek.”
“ Eğer ona sır denilirse, var. Sevgili anneciğim bana hiç haram lokma yedirmediğini söyler.”
Bilal lise mezunuydu, üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçerek ilk yetmiş kişinin arasına girdi. Şimdi mülakata girecekti.
Ve bizler, önümüze sunulan, Bakanlık dâhil, bütün referansları bir kenara koyarak Bilal’ın referansını en öne aldık!
Mülakat gününe kadar bizi göremedi, kim olduğumuzu da zaten bilmiyordu. Mülakat günü geldi çattı. Tüm arkadaşlar merak ediyorduk, bizi karşısında görünce acaba nasıl tepki verecekti?
Adı okundu, içeri girdi. Heyecandan olacak, bizi birden fark edemedi, zaten kıyafetlerimiz de değişmişti. Biz susmuştuk, o da başını yavaş yavaş kaldırarak bize baktı.
Birden şaşırır gibi oldu, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü, sessizliği bozdum;
"Bilal, bizi tanımadın mı?"
"Evet".
"Peki, ne diyeceksin şimdi?"
Ağlamaya başladı, çocuk gibi hıçkırıyordu. Artık biz de dayanamamıştık, ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımıza düğümlenmişti. Oda öylesine bir havaya bürünmüştü ki bazı manevi şeylere elle dokunmak mümkündü, adeta. Bilal ellerini Rabbine kaldırdı ve:
"Ey Rabbim! Ben halimi sana sunmuştum, içimi sana açmıştım, şimdi burada müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah’ım, ben Sen’den, başkasından istememeyi istedim. Beni yalnız Sana muhtaç eyle Allah’ım” dedi.
Bir an bir sessizlik oldu. Arkasından hüzün dolu bir sesle;
"Ne olur, izin verin çıkayım" dedi.
"Peki, Bilal" dedik, "Güle güle git. Allah işini, aşını, eşini mübarek kılsın!"
Allah’tan isteyenler muratlarına erdiler de, O’ndan başkasından isteyenler helak oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilal’lere hizmetçi yapar (Bizi yapmadı mı?)
Fakat Bilal yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.
YORUMLAR
Tevekkül edip istendimi Rabbimin ellerimizi geri çevreceğini hiç sanmıyorum ; dört yıl çocuklarımdan uzak kalmıştım ;ve artık tüm İnançlarım yitmişti .en son bir gece yarsı Ağlayarak uyandım ve hiç hatırlmıyorum nasıl dua ya secdeye vardığımı Göz yaşlarım yağmur gibi ellerime yüzüme yağıyordu .Allah'ım bu hasretle yaşayacak gücüm yok artık 'her şey senin Yüce Merhametinde yalvarıyorum Allah'ım çocuklarımı bir kez olsun görmeyi bana nasip et. ve ben o gece sabahladım ..artık gözlerim yenik düşmüştü uykuya.saat sabahın .9. yada 10 üzeri telfefondaki ses ..oğlumundu;
ve ben o geceden sonara hiç bir zaman umutsuzluğa kapılmadım ve artık istediğim zaman çocuklarımı görüp konuşa biliyorum ..Allah kimseyi evlat haserti ile sınav etmesin diyerek ..Rabbim Bilal saflığında kalpler taşımamızı nasip etsin. kaleminize sağlık.saygılar.
İnancın, insan yaşamına pozitif mükemmel etkisine dair harika bir örnek idi bu yazı. İnanç, şu kısacık dünya yaşamının bütününü belirleyen ve şekillendiren en önemli duygu ve değer hiç kuşkusuz. Tüm insanlık adına da, hep ümit var olmamızı sağlayan en büyük beklentimiz de yine buradan , " inançlarımızdan " geliyor.
Yalnızca Yüce Allah'a kulluk etmek ve haram lokma yemeden, yedirmeden evlatlarını da bu anlayışla yetiştirebilmek , bir ana, baba için, o evlatlar yapabileceği en hayırlı hizmettir bu çok açık.
Helal düşünen, helalinden çalışarak helalinden kazanmayı amaçlamış bir insanın yanlışlara, haramlara ve haksızlıklara karışması imkansızdır. Her bireyin de, öncelikle kendisi haramdan sakınmak ve hak , haklının yolunda yürümesi, evlatlarını da , yalansız, riyasız, haramsız, kula kulluk değil, yüce Allaha kulluk bilinciyle yetiştirebilmesi önem taşıyor.
Bu yazıya dair çok fazla yazılabilecek güzellikler var olmakla birlikte, yorumu uzatmamaya özen göstererek burada bağlayayım müsade ederseniz.
Bence harika ve derinlemesine her insanımızın okuyup örnek alabilmesi ve gıpta ile, özenerek bakması gereken bir güzel insan ve yaşam öyküsüydü.
Yazan yüreği ve kalemini kutluyorum.
Sevgiler.
Mert YİĞİTCAN tarafından 11/21/2015 5:38:07 PM zamanında düzenlenmiştir.
Serhat BİNGÖL
Saygı sevgilerimle
İçinde kaybolmuşluğumun verdiği bir rehavetle dipsiz bir sessizlikte kendime çok yakın bulduğum cümleler.
Bire bir yaşanmışlıkların yarattığı derin bir huşu bir o kadar.
Hiç bir şeyiz ama çok fazla önemsiyoruz varlıklarımızı zira unuttuğumuz çok şey var.
Tevekkül aslında hayatın kısa bir özeti fakat her nasılsa inanıyoruz ki yetkili merci sadece bizleriz ve bir o kadar mesuliyetlerimizi göz ardı ediyoruz.
İnanç ve sevgi ve şükür duygusunun bizi getireceği en üst nokta...
Yüreğinize sağlık. Söyleyecek çok şey var lakin sözü uzatmanın bir anlamı yok.
Saygılarımla...