6
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1012
Okunma
Köpekten sadık daha başka dost yoktur.
Arkadaş mı?
Geç!
Komşu mu?
Geç!
Karın, kocan, kızın, oğlun…
Torunun…
Anan, baban, birinci derecede akraban…
Geç demek gelmiyor içimden ama geç!
Hayatın boyunca verirsin, bir gün almak istersin; gördük, geçirdik, biliyoruz bunları; dostturlar sözde ama dilleri tutulur, gözleri görmez olur. Usulca sıvışıverirler…
Geç, hepsini geç!
Adına “Sarı” dediğim köpeği Mart ayında tanımıştım. Yani şehirden kaçıp köye iltica ettiğim zaman. Emanet komşum Selami dayının kendisine yaptığı korunakta ikamet ediyor, onun verdikleriyle besleniyor, bazen çıkıp yoldan geçen motosikletlilere hav hav diyor, çokça da yolun öte yanındaki yeğen Ahmet’in kara tüylü av köpeği ile doyumsuz oyunlar oynuyordu.
Ben yeniydim. Komşu evde kalıyordum ama yabancı biriydim. Tanımıyordu beni. Yoldan geçerken; “komşuyuz ama tekmeleyen mi, yoksa seven biri misin?” der gibi gözlerini kısarak kaş altından bakıyordu.
Anlıyordum.
Sevdim kendisini. Köpekleri oldum olası severim ama köye iltica etmiş yeni birisiyim. Zaten yıkık dökük bir evde ben de Selami dayı gibi emanetçiyim. Baba ocağım var. Ocak sönmüş, külleneli yıllar olmuş ama önce küllerin topraklaştığı o yerde kendime ait bir barınak yapmalıyım. Kesip temizlerim, sürüp tımar ederim. Domates, biber gibi sebzelerden ekerim; küçük bir bahçem olur. Sularım, sevip okşarım; güneşe doğru uzarlarken doyumsuz hazlara bulanırım. Daha sonra kedim olur, köpeğim olur. Tavuğum olur, kazım, ördeğim olur. Atım, eşeğim, koyunum, keçim, taklacı güvercinlerim olur. Bu düşünce ile gelmiştim zaten, buydu özlemim.
O, Selami dayının duvarı dibinde yatarken, ben de yoldan geçip köy içine doğru giderken “merhaba” demeye başladım kendisine. Önceleri yeni komşuyu tanımak için kaş altından baktı, daha sonraları sarıgözleriyle gülümseyerek kocaman kocaman baktı. “Seninle dost olacağız” dedi bana.
Köpek dilini biliyordum.
Sonra evime gelmeye başladı. Ekmek verdim, arta kalan yemekleri dereye atmayıp ona verdim, dişleyemediğim kemikleri verdim. Sevindi. Başını sevip okşadım. Sevindi. Sahiplenemediğim emanet evi oradayım diye beni korumak adına sahiplendi. Geceleri kapımı bekledi, karanlıkta göremediği ama duyduğu yaban seslere hav hav deyip yakınımdan gitmelerini istedi.
Dost olduk.
Nisan’la birlikte havalar ısınmaya başlamıştı. Geçici kaldığım kaynana evini bırakıp harabe olmuş baba ocağına gittim. Sabahın erkeninde gidip akşamın geçinde gelmeye başlamıştım. Beni takip etmeye; “bu yeni dost nereye gidiyor, akşam olunca neden buraya geliyor” diye merak etmeye başlamış olmalı ki, bir gün düştü peşime. Baktı ki, benim bir yurdum var, yerim var, orada da bir uğraşım var. Sabah, öğlen, akşam gelip gitmeye başladı. Ekmek verdim; yedi. Su verdim; içti. Başını sevdim; sevindi.
Kurak bir yaz vardı. Bunaltıcı sıcaklar vardı. Sineklerden bulanınca camdan atlayıp taş odamın duvarı dibinde saklandı, kovalayınca gidip güvem dikenliği içinde gizlendi, sıcak boğduğu zaman sulayıp ısladığım serin fasulye karıkları içine çöreklendi.
Yaramazlık yapmadı sanmayın!
O, genç bir köpekti ve yaramazın hasıydı. Mimli bir hırsızdı aynı zamanda. Bazen pabucumun tekini, bazen terliğimin ötekini çalıp has sahibi Selami dayının konağı(!) yanına kaçırdı.
Ha bu arada; bakmadı sayası deri mi, tabanı kösele mi veya tümü lastik mi? Ne deri, ne kösele, ne lastik; anlaşılıyordu ki onu çeken çalıp kaçırdığının kokusuydu.
Terlik, pabuç hırsızlığını saymazsak delikanlıydı sarı. Ezan okunurken imamla alay edercesine başını dikip kurt gibi uluduğunu saymazsak inançlıydı da...
Köstebekler, yeraltında geziyordu. Bahçeme girip sebzelerimin köklerini kemiriyordu. Patateslerimi çalıp tünelinden kışlılığına götürüyordu. Onları kovalıyordu. Burnunu toprağa değdiriyor, yeraltı kanalındaki sesleri dinliyor; “aha buradasın” deyip bulacakmış gibi hızlı hızlı eşeliyordu.
“İyi misin sarı?”
Duymazdan gelmeyip kaş altından bakıyor; “kusura bakma dostum ama yapmam gereken işim var” der gibi eşelenmeye devam ediyordu.
“Köstebeği arıyorsun sarıcığım ama haberin var mı; kavunlarımın köklerini paramparça ediyorsun!
Bırak!
Bulamazsın!
Tutamazsın!
Bırak!”
Kızdım kendisine ama kulağını çekmedim. “Bırak gel” dedim sadece.
Bir sabah Selami dayıyı gördüm. En güzel elbiselerini giymiş; bayram çocukları gibiydi. Yola çıkmış şehre gidecek minibüsü bekliyordu.
Konuştuk.
“Kanala gidiyorum” dedi bana.
Kaç kez gitmişti. Gene çağırmışlar; “gel Selami abi, bu sefer seni evlendireceğiz” demişler.
Garip garip gülümsedim; o duygulanmış, gözleri nemlendi.
“Niye ağlıyorsun dayı?”
“Yalnızlık zor Oğuz!” dedi, “Sen de mi anlamıyorsun?”
Selami dayı, köyde doğmuş ama köyde kalmış biri değil. Paşabahçe’den emekli. Köye, emekli olduktan sonra dönmüş. Gerekçelerini bilemeyiz. Karısı var mıdır; onay vermiş midir? Çocuklar var mıdır; onay vermişler midir? Ama hayat onun. Seneler sonra, “senin de bir hayatın vardır; yıllarca çalıştın, çabaladın, evine baktın ” demişler midir? Bilemeyiz. O demiş midir; “benden sonra ne yaptınız” diye. Onlar demiş midir; “gittin oraya, tek başına ne yaptın?” diye.
Bilemeyiz.
Selami, içiyor. Selami türkü dinliyor, türkü söylüyor. Bazen efkâra gelip kurusıkı tüfeğini bum bum ettiriyor. Köylü, kendi düzeni içinde; sarhoş birinin silahla birlikteliğinden ürküyor. Kabul edemiyor. İhbar ediyor. Jandarma geliyor, alıp götürüyor. Yarın salıyor Selami dayıyı, o da köyüne geri geliyor…
“Ah ulan köylü, ben de burada doğdum, çocuktum, burada okula gittim, burada öküz güttüm, sonra büyüdüm, evlendim, çocuklarım oldu, süt istediler benden; ben de bir yol tutup büyük şehre gittim. Çalıştım, param oldu. Süt aldım, çocukların karnı doydu. Büyüdüler. Evlendiler sonra; karıları, kocaları oldu, çocukları oldu. Ben de insan değil miyim? Nereye kadar?”
Desen de silah dayı, silah! Bir de içki ile birlikte! Sen ol onların yerinde de hele bir ürkme!
Gözleri dolu doluydu. Garipsemişti. Yaşlar boşaldı, sessiz sessiz ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra gözyaşlarını sildi, ıslak gözleriyle yalandan olsa da gülümsedi.
Bilmiyorum kaç yıldır yalnızdı? Çocukları vardır elbet ama burada değiller, bilmiyorum acep ne halde? Karısı öldü mü, sağ mıdır; bilmiyorum. Selami dayı işte, namı diğer şarapçı Selami...
Uzun hikâye aslında; yazsan roman olur. Yıllarca koca şehirde yaşamış. Şişe camda çalışıp emekliye ayrılmış. Şimdi köyde ve tek başına yaşıyor. Geceleri içip sarhoş oluyor; dolap yok, kap yok, kacak yok; neyin nerede olduğunu bilmiyor ve peynir yerine margarini kendisine meze ediyor.
Kimin umurunda!
Emekli maaşını üç günde yiyip içerek bitirmiş dost kisveli beleşçiler. Parasız kalınca gitmiş ağa yeğenine yanaşma olmuş. Davar otlatmış dağda, bayırda; bir parça ekmek ve bir şişe şarap parasına. Başka köylere de gitmiş. Koyun, keçi gütmüş; bir lokma ekmek ve bir şişe şarap parasına. Üç yıl da şehir ağası yanında kalmış. Bir lokma ekmeğe muhtaç yoksul bir kadın vermişler yanına; onun uğruna.
Kimin umurunda!
Baba ocağına derme çatma bir kulübe yapmış; yıllardır orada yaşıyordu. Ama geçenlerde yeğeni arsayı yaban birine satmış; yakınıp duruyor, mına koyum diyor da başkaca bir şey diyemiyordu.
“Neden dayı? Ortak mirasçılarsınız; imza vermezsen satamaz ki!”
“Mına koyum,” diyor gene. “sarhoşken vermişim. Satmayacağını söylemişti orospu!”
“Kardeşinin çoluk çocuk sahibi kızına orospu diyorsun, ayıp değil mi Selami dayı?”
“Ya onun yaptığı? Saflığımdan faydalandı, baba ocağını üç kuruşa sattı. Ne olacak halim şimdi? Yıkacakmış evimi. Alan adam kapalı çarşıda sarrafmış; yıkıp barksız bırakacakmış beni. Bark dediğin de baraka ama yetiyordu bana…”
Sonra hastalanmış. İstanbul hastanesine götürmüşler. Midesinden ameliyat olmuş; iyileşmiş. Ölümden dönünce hem sigarayı, hem de içkiyi bırakmış. Ama beni gördükçe alkol illeti beynini depreştirmekteymiş.
Bana ne!
“Kanala gidiyorum” dedi. Sabah sabah. Bayramlık elbiselerini giyinmiş, tıraş olmuş, saçlarını taramış. Çağırmışlar. Unuttu hüznünü. Gülümsedi. Umut vaat etmişler. “Artık seni evlendireceğiz.” demişler. Emekli maaşın var, saray gibi evin var; ömrünün sonbaharını yalnız değil, eşinle birlikte mutlu ve bahtiyar yaşayacaksın” demişler. Bir değil, iki değil ama gene de inanmış. Yeğenine inanıp sarhoşken imza verdiği gibi…
Güler misin, ağlar mısın?
Söver misin, sayar mısın?
Ama o Selami! Umutlanmış. İnanmış. Öyle olacağını sanmış. Yolu açık olsun.
“Sarıya bak” dedi bana.
“Zaten bakıyorum dayı!”
“Kaç ekmek yediyse say, dönünce veririm parasını.”
“Yamansın dayı!”
Selami dayı, bir gitti bir daha gelmedi. Kendisiyle reyting yapan televizyon kanalı onu program maskotu yapmış. Yedirmiş, içirmiş, yatırmış, kaldırmış; süsleyip stüdyoya çıkarmış; konuşturmuş, türkü söyletmiş, oynatmış.
Vah Selami!
Hani karı?
Yok!
Vah Selime!
Hani koca?
Yok!
Bir gitti, bir geldi Selami dayı. İzin verdikleri sürece…
Selami, karı peşinde.
Karı değil, hayatı paylaşacağı biri peşinde.
Mümkünü yok tabii ama ya sarı?
“Atmışlardı” demişti “onu. Geldi kapıma. Yavrucuktu. Açlıktan karnı yapışmış, hem de üşüyordu. Ekmek verdim, doydu; kulübe yaptım kendisine, üşümez oldu. Sevdi, sahiplendi beni. Ben de onu. Şarapçı Selami olsam bile…”
O yokken benimle yaşıyordu sarı. Gündüzleri avlumda, geceleri kapımda; sahipsiz kediye, yabancı köpeğe, yolunu şaşırmış yabaniye; “burası benim mekânımdır, burada yaşayan da dostumdur, arkadaşımdır; savulup gidin!” dercesine sürekli hav hav yapıyordu. Selami dayı İstanbul’dan dönüp köye geldiğinde de vefakârlık örneği göstererek zıplayıp üstüne atlıyor, boynuna sarılıyordu…
Köpekten daha sadık dost yoktur.
Arkadaş mı?
Geç.
Komşu mu?
Geç.
Isım, akraban?
Anan, baban, karın, kocan, kardeşin?
Oğlun, kızın, torunun?
Geç diyesim gelmiyor içimden ama geç geç!
İYİ BAYRAMLAR...
Tevfik Tekmen. 11/Eylül/2015 Koruköy