Kâmil Efendi durdu.
Yağmur sisinin ardında küçük bir ev görünür gibiydi.
-Siz durun Büyük Bey. Sevdiye Hanım ile Kırmızılı oradalar.
-Nereden biliyorsun ukala, müneccim misin sen? Koskoca adayı dolaştık bulamadık, şimdi uzaktan anladın onların burada olduklarını. Nasıl göz senin gözlerin.
-Tahmin ediyordur baba.
-Hadi canım sen de. Böyle tahmin mi olur? Bu kadar insan neden tahmin edemiyor. Bir yem attı işte, ya tutarsa. Gidelim de görelim Kâmil’in attığı yemi. Yürüyün bakalım.
Eve yaklaştıkça bastıkları yollar adetâ çamurdan derya olur. Birbirlerine tutunarak sisin
beyazında daha da zorlukla yürürler. Kâmil Efendi önden gittiğinden çoktan bulmuştur onları.
Sevdiye Hanım, elinde minik bir
bebekle köşeye oturmuş ağlıyordur. Ş
aşkındır Kâmil...
Gördüm onu Büyük Bey. Kucağında bir
bebek vardı, ağlıyordu.
-Bebek mi? O da nereden çıktı?
-
Allah Allah,
bebek de neyin nesi Kâmil, biz burada yokmuşuz gibi camın arkasında bekleyelim. Sen içeri gir, bak bakalım.
-Tamam Küçük Bey, bende size onu diyecektim aslında ama dilim varmadı.
-Git git hadi, bakalım neyin nesi imiş, git de anla bakalım.
Kâmil Efendi, ayağındaki fazla çamurları evin kenarındaki duvarın köşesine sildikten sonra, tahta kapının üstündeki demir tokmağın üstüne bir kaç defa vurur. İçerden telaşlı bir ses duyulur.
-Kimsin?
-Tanrı misafiri bacım.
-Bu saatte misafir olmaz, kimsin sen?
-Sevdiye bacı, ben Kâmil.
Bir süre sessizlik...
-Aç ebe
kadın, Kâmil Efendi yabancı değildir.
Kâmil, içeri girer.
Sevdiye’nin kucağında sahiden de bir
bebek vardır.
-Hoş geldin Kâmil Efendi. Ne güzel
bebek değil mi? Kırmızılı sayesinde
dünyaya geldi.
-Nasıl yani hanımım?
-Sen giderken bizi bıraktığın o ağaç altı vardı vardı ya, "Akşam olmuştu, yanımızdan bu bebeğin
anne ve
babası geçtiler. Anne
ölüm kalım
savaşı veriyor, doğum yapacak bir ebe arıyordu. Benim tanıdığım bir ebe arkadaşım var dedim ama buradaydı.
Kırmızılının da nalı yoktu. Senin bana bıraktığın
yağmurluğun kolunu, onun ayaklarına geçirdim."
-Biliyorum Hanımım, yollarda izi vardı. Sürtünerek gelmişsiniz buralara kadar.
-Yine de geç kalmışız. Bebeği kurtardık ama
annesini kurtaramadık. Babası bebeğimi size teslim ediyorum dedi, çıkıp gitti. Şimdi ben eşime, kayınpederime ne diyebilim?"
-Hanımım, bir şey söylemenize hiç gerek yok.
Kapı çalındı...
Büyük Bey ve Sevdiye’nin eşi, gözyaşları ile içeri girdiler.
-Sevdiye, kızım.
Allah seni bize bağışladı ya, hem de güzel mi güzel bir hediye ile... B
aşka nasıl teşekkür edebilirim ki Ona.
-Sevdiğim, hep bir çocuğumuz olsun isterdik değil mi? Adını "Yağmur mu koysak acaba?" Baba, sen Kâzım Efendi’ye bir şey söyleyecektin değil mi?
-Ah Kâzım Efendi, şu Kırmızılıyı görmeye gidelim mi? Sonra da, hafta sonu bir tavla atsak diyecektim.
-Estağfurullah da Büyük Bey, yani bedavasına mı?
-Höyttt. Şuna bakın yaa, beni devirecek. Yok sana özür mözür. Önce beni devir de görelim bakalım.
Yan taraftan Kırmızılının mutlu sesi duyuluyordu...
öyküsatıcısı / Davi 2015