7
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
1910
Okunma

İşte yine uyumam için hiçbir neden yok.
Uyanmam için de.
Tezer Özlü
Soylu bir karanlığa göz yumarsan prenses olursun dedim kendime. Pencereyi açıp karanlığa bıraktım kendimi. İlk önce alışmam zaman aldı. Sonra karanlıktaki derin ayrıntıları seçmeye koyuldum. Karanlığı kanıksadıkça artık aydınlığı yavaş yavaş fark edebiliyordum.
Virginia’nın kitabı için ’modern zamanın en yaratıcı feminist yaklaşımı’ diye söz etmişler. Bana kalırsa usturuplu bir realistlikle, titizlikle dokumuş satırları. Bunun yancılıkla veya ötekileştirmeyle hiçbir ilgisi yok. Kadın şair ve yazarların bir eli kahve fincanında, bir eli kalemin çıkardığı şenlikte, güllük gülüstanlık hallerde yazdıklarını düşünmüyorum. Yazdığım süreler boyunca bunun zorluklarını hep yaşadım. Bahsi geçen üçlünün elde edilmesi öylesine zor ki! Hem paranız olacak, hem boş zamanlarınız olacak, hem de kendinize ait bir odanız olacak ve üstüne üstlük tüm bunlara ek olarak devasa bir hayal gücünüz, elle tutulur fikirleriniz, pratik bir zekanız ve ciddi manada ilham kaynaklarınız olacak ki, yazabileceksiniz. İşte bunlar çok zor sahip olunabilecek şeyler. Günümüzün hayat standartlarında bile yaşamını idame ettirmek hayli zor. Devam edebilmek, kendi ayaklarının üzerinde durabilmek için para kazanmak gerekiyor. Para kazanmak elbette kişisel zamanı emiyor. Kendine zaman ayırmak istiyorsan parasız sadece birkaç adım öteye gidebiliyorsun. Paran olsa zamanın, zamanın olsa paran olmuyor. Yazık ki her ikisi de gerekiyor. Hem kelimeler de öyle yarım saatlik molalarınızı değerlendirmek için hali hazırda beklemiyor. Geniş zamanlar lazım, dar zamanlara sıkıştırıp ziyan etmemeli kelimeleri.
Kadın şairleri, kadın yazarları seviniz! Çünkü kelimelere bu yetenekli dokunuşları, içlerinde giz kalmış en büyük övünçtür onlar için. Eli kalem tutan kadınları lanetlemeyiniz ve yazdıkları sancı dolu satırlara dudak bükmeyiniz. İncinen, kendisiyle alay edilen kadınların küskünlüğü pek bir hazin olur. Yazmak ki büyük cesaret işidir. İçini bir başka içe açabilmek, hele ki kadınsan, hem de toplumda sürekli odak noktası haline gelen bir objeysen derdini izah etmek çok güçtür. Onların bu hevesini kursaklarında biriktirmeyiniz.
Gerçek şairler ebruli bir kelebek gibi insanların arasında dolaşırlar. Erkek veya dişi bunun hiçbir önemi yok. Hayat fazlasıyla renksizdir. Onlar anlara ve anılara renk verir. Edebiyatın yalnızca erkekler tarafından yapılmadığına defalarca şahit oldum. Edebiyat yapmak, seslerini duyurabilmek için hayatını mahvedenleri okudum. Sancılarına şahit oldum, gözyaşlarına dokundum satırlarda ve acılarına kefil oldum. Bir kadın ya da bir erkek niçin son verir hayatına diye çok düşündüm. Yazan insanların hep farkındalık hastalığına tutulmuş özel insanlar olduğunu biliyordum. Bu farkındalık onların yaşam gücünü adeta içlerinden söküp alıyordu. Düşüncelerin içinden çıkamadıklarında, onların içinde boğulmaya başlıyorlardı. Amansız bir yazma sıtmasına tutulup, tüm bedeni, kalbi ve beyniyle kelimelerin içinde yok oluyor ve göz göre göre ölüme teslim oluyorlardı.
Sylvia’nın ölümünün ağırlığını yıllar sonra bile, onunla aynı dönemlerde yaşamamış olmama rağmen halen üzerimden atabilmiş değilim. Elbette onu ölüme sürükleyen şey yazmak değil, kadınsal içgüdüleriydi. Fakat yazdıklarıyla yüzleştiğinizde es geçilemeyecek kadar büyük izler bırakan bir kalemi olduğunu sezeceksiniz. Bu kalemin gücünün ölüme olan güçsüzlüğüne hep şaşırdım. Bir kadın her şeyden vazgeçiyorsa mutlaka geçerli sebepleri vardır. Yazdıklarını okuduğumda hep aynı hislere kapıldım. Nilgün Marmara’da aynı yolların izini sürmüştü. Hepsi de hayata küsecek yaştaydı. Aşamadıkları duvarlar günleri örmüştü. Oysa yaşayacak kadar çocuktu kalpleri.
Sonra Tezer Özlü ve sonra Didem Madak girdi hayatımızın ortasına. Onlar diğerlerinden farklıydı. Seçmedikleri bir ölümle yüzleşeceklerdi. Ne acıdır ki, ah’larını çok sonra duyacaktık. Diğerleriyle ortak noktaları da buydu aslında. Hepsinin feryadını çok sonra duyduk. Yıllar sanki uzaklaştıkça, ahlar daha netleşti, duyulur oldu kulaklarımızda. Frida şair değil ressamdı. Ama o da farklı değildi hemcinslerinden. Ölüme koşmayı istemese de zoraki bir sona mecbur kalacaktı. Kaleme aldığı az sayıda satırlarda aynı hezeyanlardan, aynı buhranlardan ve aynı hayal kırıklıklarından süzüldüğüne şahit olacaktık. Sanatla iç içe olanlar, hayatı da bir sanat eserine dönüştürürler. Şimdi onları anlıyor ve acılarını bölüşüyoruz. Derman bulmak için çok geç olduğunu bilmek üzüntümüzü çoğaltıyor. Bu kadınlar az geliyor dünyamıza. İyi ki de az geliyor. Bencilce düşünüyor ve yanılıyor olabilirim fakat binlercesi olsaydı efsane olamazlardı sıradan hayatlarımızda.
fulya/temmuz2014
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.