9
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1376
Okunma

İki saat sonra…
Eski Sümbül Mahallesinin yaklaşık iki kilometre yukarısında, Kına Dağının eteklerindeki koruda toplanan gençler hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. İçlerinden biri sırt çantasından çıkarttığı eski kilimi ateşin kenarına serdi. Ağaçların arasından kucakları çalı çırpıyla dolu kızlı erkekli bir grup daha göründü. Çalıları ateşin kenarına yığıp, kilimin etrafında toplanan arkadaşlarına katıldılar.
Şermin üşüyordu. Ateşe biraz daha sokulup hırkasına sarıldı. Fazla kan kaybetmemişti ama yine de kendini bitkin hissediyordu. Uzaktaki bir kayanın üzerinde köpeğiyle nöbet tutan Kamil, Şermin’deki garipliği fark etmişti. Normalde de çok gülen bir kız değildi ama şimdi büsbütün somurtmuş, fazladan rengi de atmıştı. Geceki tartışmadan sonra yanına gidip neler olduğunu sormaya cesaret edemiyordu.
Altı ay önce nişanlanmışlardı. Ne zaman evleneceklerini de yalnız Allah bilirdi. Kamil, bu dünyaya bir aile babası olmak için gelmediğini, dahası, akıbetinin dağlar taşlar kadar karanlık olduğunu düşünüyordu. Çile dergahından kurtulup, Hakka yürüme vakti geldiğinde ardında hiçbir şey kalmamalıydı. Yarısından kesilip dalları yakılan ve kökleri toprağın altında kaderine terkedilen bir ağaç olmaktansa, köküyle sökülüp bir kenara fırlatılan yalnız bir ot olmayı yeğliyordu.
Ağaçların arasındaki patikada bir karaltı belirdi. Yaklaştıkça yüzü aydınlandı. Bu, iki saat önce Dede’nin köyüne gönderdikleri haberciydi. Haberci nefes nefese Kamil’in önüne düştü. Ateşin başındaki gençler kızıla dönmüş yüzlerini onlardan yana çevirdiler.
“Dede gelemiyor.”
“Ne demek Dede gelemiyor? Ona çok önemli olduğunu söylemedin mi?”
“Sanki o, çok önemli bir şeyler döndüğünü bilmiyor. Gelemiyor diyorum sana, anla işte.”
Kamil’in anlayacağı yoktu. Genç biraz daha yaklaşıp fısıltıyla,
“Dede’yi ev hapsine almışlar.”dedi.
Kamil biraz düşündükten sonra oturduğu taşın üzerinden atlayıp arkadaşlarının yanına gitti. Gençler, Kamil’in geldiğini görünce ters giden bir şeyler olduğunu anlamışçasına haberciye ve ona kuşkuyla baktılar. Kamil bir süre, ateşin başında büzülüp top haline gelen Şermin’i seyretti. Sonra Dede için serilen kilimi göstererek ,
“Bu gece aramızda olamayacak. Başka bir toplantıya gitmiş. Bizimkinden daha karışık bir mahalleye.”dedi. Gençler huzursuzdu. Dede’nin iki eli kanda olsa da bu toplantıya geleceğini biliyorlardı.
Şermin başını dizlerinin arasından kaldırıp nişanlısının gölgelere boğulmuş yüzüne baktı. Kamilin alt dudağı titriyordu. Ne zaman yalan söylese alt dudağı çenesine sarkar ve titremeye başlardı. Bir şeyler söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Eline aldığı dal parçasıyla ateşi karıştırdı.
Gençlerden biri elini Kamil’in omzuna atıp,
“Ne öneriyorsun?” diye sordu.
Önerecek hiçbir şey yoktu. Elleri kolları bağlıydı. Dede’ye danışmadan tek bir karar veremezdi. Üç gün önceki cinayetler onların üzerine yıkılmıştı. Bunun nedeni bir hafta önce yolda karşılaştıkları o gençleri herkesin içinde tehdit etme gafletinde bulunmalarıydı. Dede bu tehdit olayını duyunca çok üzülmüş, iki gün onlarla konuşmamıştı. Ona kalsa kimse düşman değildi. Her sohbetinde zahirin arkasındaki kara ve sinsi lekeyi görmekten bahsediyor, ama kendisi bile bu lekenin kim ya da ne olduğunu bilmiyordu. Oysa hakkı gasp edilen, öldürülen ve aşağılanan canlar somut bir hedef görmek istiyordu. Onlar için vurabilecekleri, kanını akıtıp öfkelerini soğutabilecekleri gözle görülür bir hedef, en az bu savaşta muzaffer olmuş kadar huzur verici bir şeydi. Bardağı taşıran son olay, evlerinin basılıp, gizledikleri soğan ve saksıların bir bir toplanması olmuştu. O baskınlardan sonra, silahlı mücadeleye soğuk bakanlar bile fikirlerini değiştirip, canlarını korumak niyetiyle de olsa el altından silahlanmaya başladılar.
Gençlerden biri elindeki sazı havaya kaldırıp,
“Madem Dede olmadan bir karara varmamız mümkün değil, hiç değilse hala bir arada olmamızın mutluluğunu yaşayalım” dedi. Diğerleri de onu destekleyince ateşe birkaç parça daha odun atıp yükselen alevin etrafında düzgün bir halka oluşturdular. Yalnız, Şermin ve Kamil’le birlikte nöbet tutacak olan birkaç genç halkaya katılmadı.
Şermin türkü söyleyip el çırpan arkadaşlarına baktı. Her birinin yüzünde bir tarafı kalplerinin derinliğine gömülmüş bariz bir hüzün gördü. Bu hüznün hiçbir zaman yok olmayacağını düşündü.
Yarım saat sonra Kına Dağının tepeleri ışığa boğuldu. Birbiri ardına tepedeki düzlükte dizilen kamyonetlerden onlarca insan ormanın içine doğru dağıldı. Gençler aceleyle kilimi ateşin üzerine attılar. Sazı bir kovuğa gizleyip, buldukları en sağlam şeyin arkasına saklandılar. Kimi yanmış bir kütüğün, kimi bir kayanın, kimiyse çamurlu bir tümseğin arkasında korku ve öfke dolu gözlerle gelenleri beklediler. Kamil de nöbet tuttuğu taşın arkasındaydı. Köpeğini bacaklarının arasına sıkıştırıp silahını kontrol etti. Sonra Şermin’i görebilmek umuduyla karanlığı taradı. Fakat her yan ölüm gibi ıssız ve sessizdi. Yalnız, gittikçe yaklaşan ayak sesleri ve dağın arkasında bir yerde uluyan çakalın sesi işitiliyordu.
Kamil tekrar arkadaşlarının gizlendiği yere dönünce, birinin sürünerek kendisine yaklaşmakta olduğunu gördü. Şermin, dedi sessizce. Ses gelmedi. Tekrar çağırdı. Bu sefer az önce türkü söyleyen İrfan’ın sesi duyuldu.
“Benim.”
“Yerinde kal. Kıpırdama.”
“Hayır, seninle mutlaka konuşmam lazım.”
“Sonrayı beklesen olmaz mı? İyice yaklaştılar.”
İrfan şimdi Kamil’in yanı başındaydı.
“Çabuk söyle ne diyeceksen.”
“Kamil, hani sizin ahır yanmıştı ya.”
“Evet.”
“Onu ben yaktım.”
“…”
“Bir abi beni okulun tuvaletinde sıkıştırıp sizin evi yakmazsam başıma fena şeyler geleceğini söyledi. O zamanlar bir sürü arkadaşımız kaybolmuştu hatırlarsın. Korktum ve söyleneni yaptım. Babamın traktöründen aldığım mazotla kapınızın önüne kadar geldim. Beni görmen için ayaklarımı yere vurdum. Bekledim. Sonra anneni gördüm mutfak penceresinden. Babanın sırtındaki yatak yaralarını temizliyordu. Ağlıyordu da. O zaman size bu kötülüğü yapamayacağımı anladım. Gidip ahırınızı ateş verdim. Hemen kaçmadım ama. Bir kuytuya gizlenip olan biteni seyrettim. Islak tahtalar çok geç tutuştular. Kara bir duman ortalığı kapladı. Sonra inekleriniz bağırmaya başladı. Dayanamayıp dumanın içine daldım, birkaç ineği çözmeyi başardım. Sırtları yanmıştı. Annenin feryadını duyunca kaçıp saklandım. Sonra komşular yetiştiler. Annem de içlerindeydi. Ben de her şeyden habersizmiş gibi ona ekleşip yardım edenlerin arasına daldım.”
“…”
“Bir şey söyle, geliyorlar. Bizi yaşatmazlar. Ne olur affettiğini söyle.”
Kamil kolunu İrfan’ın boynuna doladı.
“Ben zaten biliyordum bunu.”
“…”
“Babanın Zülfikar kabartmalı çakmağını küllerin arasında buldum.”
“Neden ele vermedin beni?”
“Uzun hikaye İrfan. Şimdi sus ve saklan. Hem öleceğimizi de nerden çıkarttın. Daha senle söylenecek çok türkümüz var bizim.
İrfan başka bir şey söylemeden yakınlardaki bir taşın arkasına gizlendi. Yıllardır içini kemiren sırdan kurtulmuştu ya, artık ölse de fark etmezdi. Kamil gözlerini kapayıp, muhtarın alevler içindeki evini düşündü. Karısının ikinci katın penceresinden atlayışını. Tutuşan ineklerin iniltilerini. Çatının eriyip kül oluşunu ve gökyüzünü aydınlatan yüzlerce kıvılcımı. İrfan’ın babasının koşarak alevlerin içine dalıp, içerideki ihtiyar kadını dışarı çıkarışını… Sabah kendi ahırlarının külleri arasında İrfan’ın babasına ait çakmağı görünce içindeki sıkıntı kaybolmuş, dünyadaki tek kötünün kendisi olmadığını düşünüp derin bir nefes almıştı.
O gece mahallede beş ev kül olmuştu.
“Çıkın ulan ortaya! Eşkıyalar!”
Ses biraz öteden geliyordu.
“Beni duyduğunuzu biliyorum. Bitkisel alanda ateş yakıp Başkanlığı hedef alan şarkılar söylemek suçundan tutuklusunuz.”
Kamil köpeğinin ağzını sıkarken ağlıyordu. Bacaklarının arasında çırpınan köpek bir süre sonra hareketsiz kaldı.
Adam elindeki fenerle etrafı kolaçan etti.
“Yuh olsun sizin gibi isyancılara! Korkak o…çocukları!”
İrfan dudaklarını ısırdı. Ne şekilde olursa olsun öldürülecekleri kesindi. O halde ölüme türküsünü söyleyerek gitmekten korkmamalıydı. Hem kaybedecek neyi vardı? Nasılsa hiçbir zaman güzel günler göremeyecekti. Neleri varsa ayaklar altına alınmış, ellerinde tek bir soğan bile kalmamıştı. Ayağa kalktı, ellerini kaldırdı ve bağırdı:
“Efendi görünüp bütün insana, Hakkın kullarını yıktım ise yuh!”
Kısa bir sessizlikten sonra biri daha yerinden çıkıp bağırdı.
“ Suçsuzun başına çöktüm ise yuh!”
Şermin karnını tuttu. Yanı başındaki taze fidana tutunup ayağa kalktı.
“Kuvvetliyi tutup, güçsüz ezmedim. Namussuza boyun eğdim ise yuh!”
Kamil, Şermin’in sesini duyunca bayılacak gibi oldu. Saklandığı yerden geriye dönüp baktı. Belli belirsiz birkaç karaltı gördü. Ondan başka gizlenen kimse kalmamıştı. Çok geçmeden silah sesleri ve cılız iniltiler ormanın içine dağıldı.
Tepedeki kamyonetlerin başında nokta kadar bir ışık birkaç kere parlayıp söndü.
Devam Edecek...
* ile işaretl dizeler Mahzuni Şerif’e aittir.
A. ENGİNDENİZ