13
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1704
Okunma

Gölge büyüdü. Her adımında yumuşak toprak emdi birazını. Yaklaşıyordu. En büyük acılar bile üç gün sürer, demişti babaannem. Eğildi, tuttu saçlarımın ucundan, avcunda ezip tekrar nazikçe sırtıma bıraktı.
Raftaki aynalı tarak düşüp orta yerinden kırıldı. Annem ekmek bıçağını da alıp kapıya koştu. “Yedi yıl bela” dedi içinden. Şimdi yılanlar mı çıkacak yeşil kilimlerin altından. Geceleri bir hayalet, sıvası pütürlü duvara eğri tırnaklarını sürte sürte odaları mı yoklayacak? Kanlı bir ur mu büyüyecek içimizde? Her öksürükte dışarı fırlattığımız, fakat her seferinde yeniden yeşerip gürbüzleşen bir ur. Koştu bir avuç kabak çekirdeği aldı bakkaldan. Okuya okuya çıktı dışarı. Rüstem Efendi arkasından seslendi: Hanım onlar okundu senden önce.
Annem aldırmadı. Nas, felak…Yedi yıl.
Kolonyalı ter kokusu bulaştı saçlarıma. Biri içimdeki yabani atları dehledi. Filmlerde vardı öyle. Kurak bir kasabada kırmızı yüzlü ve sivri çeneli adamlar olurdu. Ve onların her dilden anlayan atları. Birbirini iterek koşan kahverengi yeleli atları ve arkalarındaki toz dumanı düşündüm.
Şair dedi ki “Gece olur gölgeler gider, baban gider tren gider.” Mezarlıktan geçerken söylenecek en güzel şarkıdır bu. Başımı çevirip tepeye baktım. Güneş, kenarları dikenli yayla çiçekleriyle örtülü patikanın ince taşlarını parlatıyordu. Topraktan yükselen titrek ve saydam buhar, yeryüzüne iple bağlıymış gibi duran kümülüsleri yakıyor gibiydi. Tepenin ucundaki kayalıkta, ekmeğe eğri bir şekilde saplanmış kara saplı bir bıçak gibi yükselen servinin altında üzeri çakıl taşlarıyla örtülmüş bir yatır vardı.
“Annen gelmeyecek ha!”
Gölge, çeşmeye yaslanmış kütüğü çevirip oturdu. Beş yıldır elinden düşürmediği zeytin çekirdeğinden tespihi güneşe tutup, küçük iri burnuyla karşımızdaki ıssız yaylayı gösterdi.
“Kimse olmaz bu mevsimde.”
“Niye geldik?”
“Fena mı? Sıkılıyoruz o evde. Arada hava almak iyidir.”
“Yemin et annemi de çağırdığına!”
Evde sıkılıyoruz. Bir şey üçümüzü de şişiriyor her gece. Sabaha karşı uyandığımızda, ev koca bir yatağa dönmüş oluyor. Perdeleri, çatıdan pencereye sarkıp bizi izleyen ihtiyar kadınlara benzetiyorum. Saçları aşağı akmış upuzun. Tepe taklak durmaktan kan inmiş yüzlerine. Evin üç yanında üç kırmızı surat.
“Babalar yalan söylemez!”
Seyrek çam ağaçlarının arasından denizi görebiliyorum. Martılar, kumsalın beyaz köpüklerinin az ilerisinde uçuşuyordu. Bir eğrelti otu denizin yarısını şamarladı. Zıplayan çekirgeler mavi zeminde kahverengi geçici lekeler oluşturdu. Sahil kasabalarından birinde denize taş attı birisi. Hale gittikçe genişledi. Her dalgada. Mavi koyulaştı. Deniz gebe bir kocakarı gibi ağırlaştı. Sonra sular geri çekildi. Tıkacı açılmış lavabo gibi gürültülü ve hızla. Geride bir sürü oyuncağını bıraka bıraka. Emziği kırık bir ibrik, naylon kadın çorabı, bisiklet selesi, kılçıklar...
“Tanrı ufacık bir mavnaya tıkıp, sonsuz deryasına saldı bizi. Bazımız seyirde öldü. Az gittik uz gittik. Bilmem kaç bin sene gittik. En son derin bir şelaleden döküldüğümüzü hatırlıyorum. Köpüklerin içine batıp dibe vurduk ve derken anamızın karnındaki gölde açtık gözlerimizi.”
“Hocam, bir önceki ders bütün insanlık yağmurla indi yeryüzüne demiştiniz.”
Erdem Bey sakarin kutusunun kapağını tırnağıyla açarken gözlüklerinin üzerinden baktı bana. Sonra tekrar önüne dönüp fincanına iki tablet attı. Çay masasına geleli neredeyse yarım saat olmuştu. Biri arkamda uçlu kalemini öttürüp duruyordu.
“Gençler, her gün aynı şeyi anlatacak olsam, beni dinler miydiniz?”
Çıtımız çıkmadı. Uçlu kalem bile sustu.
“Söyleyin, çekinmeyin!”
“Haayııırrrr!”
Arkasına yaslandı. Mor süveterinin yakasında, V nin sivri ucundaki ilmek kaçmıştı. Kalemiyle başını kaşıdı.
“Ben de olsam dinlemezdim. Bu puslu havada yurdun bahçesindeki yerden bitme tombul çamların arkasında sevişmek varken…”
Bizi küçümsüyordu. Daralıp genişleyen gözbebeklerinde elli kişiyi tek hamlede mahvetmenin kibrini görebiliyordum. Anlayamadığım, çam ağacının arkasını nereden biliyordu?
Ertesi gün boş sıralara baktı hoca. Hepimiz şehrin muhtelif yerlerine dağılmıştık. Serkan ve ben yurdun bahçesindeki çamlardan birinin arkasında oturuyorduk. Ağacın arkamızda kalan yüzü korkunç gürültülü, iflah olmaz bunalımlarıyla çileden çıkmış bir şehre bakarken, önümüzde yarı belden kesilmiş sazlarla örtülü geniş bir bataklık, onun da ötesinde üzeri cam kırıklarıyla örtülmüş gibi kesik kesik parlayan gri, durgun bir deniz uzanıyordu.
Serkan saç dibinden yüzüne sızan kalın ter birikintisini gömleğinin koluyla silip bana baktı.
“İlk ne zaman…”
“Bana yardım etmelisin.”
Bataklıktaki “Avlanmak yasaktır” tabelasının üzerine iri bir üveyik kondu. Uzaktan, sanayinin oralardan birkaç köpek uğultusu duyuldu. Sonra biri ateş etti. Serkan yerden kopardığı etli bir otu ağzına götürdü.
“Birini öldürmek istiyorum.”
Annem okunmuş kabak çekirdeklerini yaşlı gül ağacının dibine dikti. Sonra eve girip duvardaki saate baktı. Divanın üzerindeki T cetvelimi alıp oradan oraya uçuşan ve hiç susmayan kara sineği ezdi kilimin üzerine. Yaralı ve şaşkın bir baykuş saçağa tünedi. Annem oklavayla ittirdi onu biraz. Kendini göstere gagasını aralayıp uzun uzun öttü baykuş. “Bu ölümdür” dedi annem. Gitti abdest aldı. Sinek hala kilimin üzerinde arka bacaklarını uzatıp çekiyordu.
Gürültüyle öksürüp kütüğün kenarına kalın bir pelte tükürdü Gölge. Sonra oturduğu kütüğü biraz daha yakına çekti. Siyah çizmesinin aşınmış küt burnuyla ayakkabımın ucuna bastı.
Az ilerimizdeki kuru çeşmenin kenarında yatan, yağmurlarla ıslanıp şişmiş süpürgeye baktım. Kahverengiye dönmüş tellerinin arasından yeşil otlar fışkırmıştı. Annem ne zaman beni evde tek başıma bırakacak olsa, görünmez varlıkların şerrinden korusun diye yanıma tohumlu bir el süpürgesini koyardı.
Ayağa kalktım. Sarı elbisemin beyaz fırfırı Gölge’nin dizlerine dolandı. Yılgın bir yayla rüzgarı tepenin çayırlarından topladığı tozu ve nemi üzerimize yığdı. Yamaca aşağı otları yatıra yatıra kayalığa indi. Gölge’nin eli bacağımda gezinirken, tepedeki yatıra bakıyordum.
“Dediklerimi anladın değil mi? Sen herşeyi bana bırak. Yalnız gülümse.”
Onu hiç böyle kararlı görmemiştim. Gözlerinde korkunç bir bakış vardı. Mutlu görünüyordu. Sanki bütün hayatı boyunca böyle bir anı beklemiş gibiydi. Başımı salladım. Sonra birbirimize sarılıp yolun kenarındaki bardan gelen müziği dinledik. Gökyüzü cırcır böceği ve yıldızlarla doluydu. Ay tuhaf bir şekil almıştı. Yuvarlak bir sigara yanığı gibi gölgeli ve pütürlü görünüyordu. Serkan başını dizlerime koydu. Ağzından ucu tohumlu bir ot sarkıyordu. Bardan gelen müzik hareketlendi. İçerdekilerin çığlıklarını ve kahkahalarını duyabiliyordum. Bir yerlerde bu kara geceye sadık mutlu birilerinin olması ne güzeldi. Otların üzerine uzanıp yıldızlı göğü seyre daldım. Annem yıldız saymak uğursuzluktur derdi hep.
Tanrının bizi ve ilerideki barda kendinden geçenleri öfkeyle izlediğini düşündüm. Keşke üzerimize bir yıldırım yollasaydı, fakat böyle susmasaydı.
Annem neden geç kaldığımı merak ediyordu. Kendisini oyalamak için yapacak iş kalmayınca güneşte iyice ısınıp gevremiş saman dolgulu sedire uzandı ve gözlerini tavana dikti. Köşedeki örümceği görünce fırladı kalktı. O gün annem, ilk defa anayasasını çiğneyip, ikindiden sonra örümcek almak gibi hunharca bir eyleme girişti.
Hava aniden karardı. Suya dökülen lacivert bir mürekkebin dans ederek uzayıp, garip ve güzel şekiller alıp bardağa yayılması gibi, gökyüzü yavaşça koyu bulutlarla kaplandı. Annem bahçe kapısının önüne çıkıp sokağın iki yanını da meraklı gözlerle taradı. Kimseyi göremeyince kırmızı yeleğine sarılıp yola çıktı. Komşunun hırdavat deposunun önündeki çöpten fırlayan bir köpek sivri ve sarı dişlerini göstere göstere hırladı. “Ne oluyor bugün böyle” dedi annem. Sonra köpeğe terliğini fırlatıp “Sahibine hırlayasın” diye bağırdı üç kere.
“Bak! Tanrı bulutları ağlamaya gönderdi.”
Gölge elini üzerimden çekmeden başını çevirip işaret ettiğim yere, yatırın üzerindeki lacivert bulutlara baktı.
“Olur bu mevsimde. Üşüdüysen içeri girelim.”
“Hayır, oraya gidelim.”
Bir kere daha elimi uzattığım yere baktı.
“Mezarlık ha…Seni deli!”
Gülüyordu. İlk defa yüzüne baktım. Gökyüzünün gölgeleri kirli sakallarına takılmış birer çaput gibi dalgalanıyordu. Yan yana tepeye doğru yürüdük.
Perşembe günü Serkan’ın ilk ziyaret günüydü. Annemin hazırladığı poğaçaları keten bir bohçaya doldurup hastaneye gittim. Kapıdaki polisler sigara içiyorlardı. Ziyaretçilerin kabul edildiği salonda yarım saat bekledim. Serkan gelmedi. Hemşirenin birine nerede olduğunu sordum. Eliyle arka bahçedeki çam ağacını işaret etti. “Orada olabilir.”
Sahiden de oradaydı. Ellerini gözlerine siper etmiş hastanenin yüksek duvarlarına bakıyordu.
A. ENGİNDENİZ
Öyküde adı ve dizeleri geçen şair Sema Enci’ye ilham veren şiirlerinden ötürü teşekkürlerimle...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.