9
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1280
Okunma


Zigon sehpanın en büyüğüne elimdeki buruşuk peçeteyi koydum. Yabancı olduğu belliydi. Tanışma merasimini es geçip, gökten zembille inişine mazeret uydurmak için sayıklamalarını duyabiliyordum. Peçete hava alamıyor gibiydi. Gereksiz bir ayrıntıydı. Gözümü kapatıp, beynimin karanlığı içerisinde hatıra olarak kalmış sahneleri tekrardan oynatma gayretinde, yorgundum. Legal bir şikâyetti morluklar. Prangasını atıp, daha rahat olabilirdi bedenim. Gömlek sıkıyordu. Başımdaki saç sayısı kadar sancı çekiyordu beynim. Karıncalaşan beyazlıklar görmeye başladığımı anlayınca, evdeki tek kanepeye doğru istemsiz olarak yürüdüm. Vapurun limana yaklaşmadan önce çıkardığı fren sesine benzer, yüklü bir bağlanma korkusu vardı bu evde. İhtar edilmeden vurulmuş zanlının gözyaşlarına benzeyen renk de, atmosferin uyruğu olmayan çelişkilerini zor bela soluyordum. Gömleğin üst iki düğmesini açınca, biraz da olsa rahatlama geldi.
Karanlığı yüzüstü bırakmak da zor… Caddeden geçen arabaların farları pencereye uğrayan nadide misafirlerden… Bir de ölü kahverengi kelebekler…
Daha fazla sıkmalıydım gözlerimi. Geçmiş, yaşadıklarımız ise, yüzleşmeliyiz. Hiçbir saniyesi boşa gitmemiş olmalı! Yalnızlık için bahane üreten gelecekten daha güzel esintilerle arada sırada insan uğramalı! Fakat imparatorun kurumuş dudaklarından çıkan son sözü dinlemeyecek kadar, babasına düşman bir prens kelimeler. Boğum boğum, hayal adı altına sığınan kahpe bir gülüş…
Kalkabilirim sanırım tekrardan ayağa. Duvarın dibinde tozdan rengini unutturmuş iki siyah hoparlör olacaktı. Daha fazlası da olmalıydı aslında… Fakat nefesine muhtaç olunan yok, çaresiz eskimeye bırakılmış her şey!
Gözlerim kapalı. Gömleğimin ilk iki düğmesi açık ve ellerim boşa alınmış bir araba kadar yokuş aşağı… Dudaklarımı kapatıyorum. Yine aynı tat, yine aynı özlem.
Şurada eskiden bir televizyon vardı. Uygarlığın en mahrem köşelerimize kadar sokulmuş beynelmilel icadı. Savaşlar, kavgalar, ölüm haberleri ile dolu akşam haberleri, gereksiz sabah programları, afiyetsiz insan gülüşleri, keyfiyetsiz yanışlar… Herkesin tek bir idealinin olması gerekliliğini anlatan binlerce film içerisinde, milyonlarca masum, birkaç kötü adam. Kötü adamları doğuran masum anneler, masum babalar… Bir imtihan şakası, kader matinesi!
Her sahnesi aynı özlem taşıyan geçmiş için, gelecek midir gelecek olan çare? İki hoparlörün kabloları birbirine girmiş, çalışacağına ihtimal vermiyorum. En son çalışıyor muydu?
Hatırlayamıyorum. Vitrinin kırık camlı dolabı ihtiraslı… Kaç kez dokunulmuşluğu vardır cilalı cildine, bilinmez! Yirmi sene önce alınmış bir walkman. Yanımdaki fenerden kalem pilleri çıkarıp, denemeliyim. Bir de…
Bu kaseti doldurduğumuz geceye gitmek için henüz erken. Hoparlörlerin fişini prize takmalıyım. Ama priz kanepeye yakın bir yerde. Duvarların rengini hatırladım bir an.
Perdesiz, tüm çıplaklığıyla pencere önümde durmuşken, arkasında koca bir şehri transparan görmek de garip!
Defalarca fişi prize sokup çıkarmanın manası yok! Elektriğin yıllar öncesinden kapatıldığını da hatırlamam gerekiyordu. Yine uzun bir iç çekiş sonrası, çaresizliği anmak… Dolabın çekmecesinde bulmamış mıydım bunu? Walkman orada gizlenmişse yaşamaktan yıllarca, herhalde kulaklık da onunla beraber olmalıydı!
Git ve gel, bin adım sonrası tarihsiz şimdilik! Güvercinli masallar kadar komik ve yarasaların kan emdiği efsaneler kadar da uzak!
Emsali bulunmamış, yıllarca kullanıldıktan sonra bir köşeye öylece atılmış kulaklığın hâlâ biri bozuk. Yıllarca kimse açmamış bu çekmeceyi ve tamir etmemiş onu. Ne kadar acı, ne kadar üzücü! Kimse, hiç kimse tamir edemiyor geçmişten arızaları. Silemiyor yaraların izlerini.
"Ne için yaşadığını bilmiyorsan, yaşamın hiçbir anlamı yoktur.’ Bu kadar basit demek ki hayatın formülü! Yıllarca okul sıralarında sürten beynimin içerisine aldığım formüllerin hiçbir yararı olmamışken, şu bir cümle, sekiz kelimenin oluşturduğu duvarda hapsolmuş gibiyim. Yağmur sonrası aylaklığın ültimatomsuz şaklabanlığı bu. Kimi zaman sevgi ve kimi zaman nefret aylar için… Bu sefer yağmur öncesi fon kâğıdı gözlerimde… Ağlamak, niyetsiz tutulan bir oruç gibi, acılar ve sevinçler birbirinin gölgesi. Kimi zaman hasret…
Tekrardan yaşayabilsem?
Ya da silebilsem her şeyi?
Silmek, göç etmenin eş anlamı. Uzaklar lazım, göller, nehirler, dağlar… Deniz olmalı önce, sonra topraklar, ulu dağlar…
Kasetin sesi, nefessiz kalışımı uzaya mandallarcasına… Oynaşan yıldızların hikâyesi aslında hiç olmadığı için, sıcaklığa ait bir sesi yeniden duyabilmek! Kalıntıların mirasyedisiyim, sanki her emaneti tüketen bir çılgın gibiyim. Silinmeyenler, silinenlerle beraber enkaz. Nefret ediyorum kendi sesimden.
-Oku hadi ya!
-Üzerinde otururken, bir de gözlerine bakarken böyle, nasıl okuyayım?
-Dur bir kere öpeyim de, sonra söz gözlerine bakmayacağım.
-Söz mü?
-Söz, hadi!
-Öhö... Öhö…
-E, hadi ama!
-İnnâ a’taynâkelkevser… Doğru mu?
-Hı hı… Devam…
-Fesalli lirabbike venhar…
-Evet…
-İnne şânieke hüvel’ebter.
-Bakabilir miyim?
-Of, bak tabi!
-Okudun işte, çok güzel hem de!
-Sahiden mi?
-Evet.
-Çok sevindim ya, unutmamışım.
-Unutmazsın tabi canım benim, aklını sevdiğimin, her şeyini sevdiğim…
-Ebter ne, biliyor musun manasını?
-Hım… İlk başta, sana, yani peygamberimize şüphesiz Kevser verdik, sonra da Onun için namaz kıl ve kurban kes diyor da, yok sonunu hatırlayamadım.
-Bilmiyorsun değil mi?
-Unuttum ya! Gülme!
-Gülerim, gülerim de sarılırım da… O ne arkanda ki?
-Sesimizi kaydediyordum da!
-Habersiz mi? Yaaa…
-Haberli olsa doğal olur muydu be kadın?
-Kaydediyor mu hâlâ?
-Bir şarkı söylesen…
-Bu halde mi?
-Yanağın yanağıma değerken…
Hayır, hayır… Bozulamaz. O kaset bozulamaz!
Sanırım birisi şaka yapıyor bana, hayır, tam da burada şarkı söylemişti bana. Hem de yanağı yanağımda.
Şimdi, şimdi onu bulmuşken, onun hatırasını yaşarken ona benim gibi hasret çeken evin içerisinde, hayır, bu olmamalıydı!
Hayır…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.