22
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2110
Okunma


Diş Yarası
Küsmek olur muydu insanın kendi gözlerine...
Bir kez olsun küsmeliyim gözlerime. Çünkü hep insafsızca, hep acımazsızca sürüklüyordu peşinden gittiği yerlere, beni de.
Ona inat kapatmıştım gittiği yerleri görmemek için bindiğim metroda. Aramıza arada bir giren güneş de olmasa üstüne taktığım şu kapkara güneş gözlükleri ile, artık ikimizde küs sayılırdık birbirimize.
Ben başını hafifçe cama dayamış gibi yapıp, yarı uyuyor, yarımın yarısıyla yapılacak işlerimi hesaplıyor, diğer yarımın yarısıyla metronun içinde geçen sesleri dinlemekle vazifelendirilmiş gibiymişim gibi işime bakıyordum. Sahi ne çok işim varmış. Bir çocuk ağlaması duyunca bütün işlerimi bırakıp koşmak gerektiğini düşünüyorum!...
Ama henüz gözlerimle dargınım ve o benle arayı düzeltmemiş, kerata. Vay namuzsuz.
Demek öyle.
Alacağın olsun.
Sana inat bende yavaş yavaş dönüp bakarım sesin geldiği yöne...
Küçük sandaletler.
Aslında pembe olmaya çalışıyor bunlar belli ki. Fakat uzak ülkelerin pembe boyaları güneşe fazla dayanmıyor. Bir kaç güneş selamında kahverengi olup çıkıveriyor. Olsun, yinede bir kaç yerinde pembesi kalmış. Hem pembeli çiçekleri de var.
Ama abiler hadi boyalarınızı affettikde ya şu ayağından çıkmasın, düşmesin diye annesinin çorabının fiyonguna bağladığı bağcığına ne demeli. Onun da mı güneşin selamına dayanma gücü yoktu. Ya yapın, ya da yapmayın.
Bu kez sandaletleri giyen çocuğun üstüne giydiği kıyafetlere takılı kaldı benim küs keratalar. İstanbul’un uzun yıllardır görmediği sıcak bir günde giymiş olduğu kışlık yün bir elbise. Yanındaki hamile annesine sarılıp ağlarken, konuşmasından anlayabildiğim sadece " çok acıyor " du. Annenin de dediği, "baban gelecek bekle".
Babayı sadece çocuk değil, bütün metro vagonu hep beraber beklemeye başladı. Anlaşılan çocuğun bir yerini acıtan yarası vardı. Vagondaki bütün meçhul gözler birbirine baka baka çözememişti. Fakat bir başka istasyondan binecek olan baba bu yarayı çözecekti, nasıl güçlü bir babaydı ki bu. Hayret. Bunu düşünürken istemeden de olsa gözlerim yine beni sandaletlerine doğru itti. Orada takılı kaldım, sonra da kışlık elbisesine.
Az sonra metro başka bir istasyonda durdu.
İçeri bir kaç kişi girdi. Benim kerata gözlerim, içlerinden olası babayı seçiyordu... (kendince.)
Elinde laptop çantasıyla şöyle etrafa bakınan çok şık giyimli biri girdi. Ayağındaki ayakkabıları, üstündeki kıyafeti, gözündeki gözlüğü ile eğer bu adam, bu çocuğun babası ise... gözlerim seni oyarım.
Az sonra kadının yanına oturdu.
- dişi ağrıyordu, yoksa seni çağırmazdım
- geçen senede ağrıyordu, geçti yine geçer.
- ya, kapkara oldu dişleri ne var bi kere götürsen diyorum doktora
- Bu kadar işimin içinde sizinle mi uğraşıyım bir de. Al üstümde bu kadar para var idare et. Bak Fidan, bu çocuk doğurunca da beni arama. Merak etme şu Almanya işlerimi halledince ben seni ararım.
- ama artık çalışamıyorum, gittiğim evler karnımı görüp beni geri yolluyorlar. Ne olacak halimiz.
Adamın telefonu çalıyor. Cebinden son moda telefonunu çıkarıp gülümseyerek konuşmaya başlıyor.
- az sonra, aynı yerde, tabi canım ne demek. Sen var ya sen, güldürme beni konuşamıyorum burda.
Diye sessizce fısıldamalar. Yine benim şu keratalar iş başına geçiyor. Adamla göz göze geliyoruz, konuşmalarını dinlediğimi fark ediyor. Yüzü kızarıyor. Fakat yalana alıştığı belli.
- acil gitmem gerek. Almanyadan gelen bir iş arkadaşımla görüşme yapmam gerekiyor.
- çocuğun dişi ne olacak
- geçer, geçer...
İnsanlar bazen yaşamları boyunca bir, bazen iki, üç, hatta dört beş defa Ümreye giderler. Şimdi Ümre mevsimi. Çevremde ne kadar çok Ümreye giden varsa, o kadar da derdini anlatmayan çaresiz insan var.
Mesela; bu yıl tatile nereye gitsem diye birbirine sorup duranlarla dolu.
Ülke isimleri soranlar dolu.
Allah kulak vermiş, illâki misafir oluyor insan.
- ben o ülkeyi çok gezdim, insanlarını sevmedim soğuk geldi nedense.
- aman sende o ülkenin kahvesi güzel değil, bir daha mı gitmek, tövbeler olsun.
- sen bir de şu ülkenin kuzu sarmasını ye de gör!...
- İsviçre’ye gideceksen Alp Dağlarını seyredip patates kızartması yiyeceksin.
Oysa ben isterdim ki annem yaşasaydı da onun elinde ve evinde patates kızartması yeseydim. Alp Dağları da şöyle uzaktan, uzaktan bana bakıp kıskansaydı.
...Bunu neden mi yazdım...
Çaresizlere çare olabilmek için. Her şeyin iyisini, güzelini yaradan bilir ama sanmıyorum ki Ümreye tatile gider gibi bir kaç kere gidin dediğini. Bir çaresize yardım etmek, hayır yapmak çok daha sevap değil midir acaba. Eğer bu yazdığım için günah diyorsanız, ben bunun günahına razıyım.
Acaba her şeyi devletten beklemek yerine, bu paralar yurt dışına gideceği yerde, ülkemize okul olarak, yurtlar olarak, hastaneler olarak, bakım evleri olarak harcansa. Hiç bir Fidan cahil kalmasa, hiç bir kurdun eline tuzak olmasa. Hiç bir Fidanın fidanının dişinin ağrıdığını biz duymasak. Hatta oteller yapılsa o güzelim deniz kıyılarımız boşuna yosun tutmasa, geliri paylaşılsa. Patates kızartmasının kokusu Alp Dağlarından duyulsa !...
Bu yazıda geçen Fidan gibi cahil fidanlar eğiliyor, çaresiz kalıyorlar. Ülkemizden yüzbinlerce insanımız cebindeki dolarları, euroları harcayarak sırf diğerlerine gittim, gördüm, yedim, içtim diyebilmek için, kısacası cebindeki paralarını onların dediği yerde tüketip gelmiş olurlar.
Bu arada Fidanın kızı hâlâ bir metroda yine aynı sandaletle çorabına tutturulmuş iplikle belkide annesine " çok acıyor anne " diye ağlamaya devam edecektir. Sandaleti gibi dişleri de tamamen kahverengi olacaktır. Dişlerinden utanıp, gülümsemeyi unutacaktır.
Fakat onlar, İstanbul’un trafiğinin içinde hep öndeki arabayı sollama gayretiyle kornaya bastıkları için bu küçük sesi mutlaka duymayacaklardır .
öyküsatıcısı2012Davidoff