1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
173
Okunma

Bana ölümü anlatmayın.
Ben onu bir odanın ışığı kapanırken değil,
duvarların içinden yükselen o ince har
kokusunda gördüm.
Bir şey vardı göğsümün altında,
adı konulmamış,
doğmadan önce unutulmuş bir canlı gibi
kaburgalarımın arasında dönüp duruyordu.
Gece, kendi nabzını dinliyordu.
Masaya uzandığımda
doktorlar yoktu.
Yalnızca üzerime eğilmiş
uzun beyaz gölgeler
ve zamanın, çalışmayan bir saat gibi
bileğimde asılı duran yüzü vardı.
Elimi göğsüme götürdüm.
İlk kapıyı orada buldum.
Ardında Ruh oturuyordu.
Ne kadar zamandır orada olduğunu
bilmiyordu.
Tenine ışık değil,
unutulmuş duaların tortusu sinmişti.
Damarlarında su yerine uzak bir ezgi
dolaşıyordu.
Dokundum.
Birden bütün bedenim
eski bir mabedin yıkılışı gibi titreşti.
“Hatırla,” dedim.
Bağırdım.
Bağırdım.
Belki ona,
belki kendime.
Ruh gözlerini açınca
içimdeki karanlık yer değiştirdi.
İkinci kapı:
Sır.
Onu hiçbir görüntü yakalayamıyordu.
Ne aynada,
ne kemikte,
ne de insanın kendisine itiraf ettiği
o dar
yerde.
Bir harfin gölgesi kadar küçüktü.
Yaklaştım.
Baktıkça büyüdü.
Büyüdükçe beni kendine benzetti.
Orada kan yoktu.
Yalnızca suskunluğun
yüzyıllardır taşıdığı bir yara vardı.
Bir kelime söylemek istedim.
Kelime ağzımda parçalandı.
Bazen insan
en büyük duasını
söyleyemediği yerde eder.
Sonra annemi düşündüm.
Henüz gökyüzünü bilmediğim zamanı.
Suyun karanlığında
yüzüm dünyaya dönük değilken
bir elin beni çevirdiği o ilk anda
kendi varlığımın sesini duydum.
Belki doğmak
dünyaya çıkmak değildir.
Belki insan
ömür boyunca
ilk karanlığından geri dönmeye çalışır.
Ve ben seni orada buldum.
Adını koymadan.
Üçüncü kapı:
Hafî.
Gizlenenin de saklandığı yer.
Oraya girince
sesler sustu.
Meleklerin kanatları bile
camın ardında kaldı.
Zaman katlandı.
Birbirinin içine kapanan yıllar
şeffaf levhalar hâlinde
başımın üzerinde üst üste durdu.
Ben aşağıdan baktım.
Dünyanın bütün şehirleri
tek bir nabzın çevresinde dönüyordu:
Yemen.
Beyrut.
Kudüs.
Şam.
Mekke.
Hepsi aynı gecenin
başka isimleriydi.
Ve çocuklar
Henüz hiçbir savaşı bilmeden
göğsünde uyudukları toprağın
ağırlığıyla doğan çocuklar
birer birer
rüyalarımın içinden geçtiler.
Onları kurtarmak için
ellerimi uzattım.
Ellerim sana dönüştü.
Sen bana.
Ben sana.
Aramızdaki boşluk
bir dua kadar eskiydi.
Dördüncü kapı
kendiliğinden açıldı.
Ahfâ.
Burada artık ben yoktum.
Ne beden,
ne isim,
ne geçmiş.
Yalnızca
kendini seyreden bir hiçlik.
Ortada
ölmeyi reddeden küçücük bir ışık.
O ışığa dokundum.
Kıvılcım bedenimize yayıldı.
Kaburgalarımız
uzakta çalan bir radyonun
kaybolmuş frekansını yakaladı.
Ve anladım:
Bedenimin içinde
bana ait olmayan
bir doğum bekliyordu.
Ona dokundum.
Karanlık açıldı.
Öyleyse doğur beni.
Gözünün kıyısından.
Bütün yarım kalmış çocukluğumu
hırkamın içinde taşıyarak.
Düğümleri çözülmemiş
eski bir gömlek gibi
gecenin bütün suçlarını
üzerimden geçirerek.
Doğur beni ki
masada uyuyan o eski sessizlik
uyanmanın sesini duysun.
Doğur beni ki
ölüm, adını ilk kez
başkasının ağzından işitsin.
Bilirim, gökyüzünün kapısı
tahtadan yapılmış bir kapı değildir.
O kapı
ilk su boğumundan düştüğümde açıldı.
Ben orada öldüm.
Ben orada doğdum.
Şimdi yüzümü
huyun kalbin hürmetine buluyorum.
Ve sana sesleniyorum:
Ruh.
Sır.
Hafî.
Ahfâ.
Beni benden çıkar.
Beni yeniden
duy.
Beni
henüz adımı söylemeden önceki
o ilk sessizlikten
yeniden doğur.
yedi eylül
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.