3
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
137
Okunma
Ayrılık, karanlık bir odadan fazlası aslında,
ışığın yolunu unuttuğu bir ev gibi içimde.
Pencereler var, ama dışarı bakmıyor,
duvarlar var, ama hatırlamıyor omzumu.
Her köşe başında bir suskunluk birikmiş,
her eşya adını kaybetmiş sanki.
Ve ben, o odanın ortasında
kendi yankıma bile yabancı,
kendi kalbime misafir gibi duruyorum.
Zamansız bir fırtına bu
takvimlere uğramayan,
mevsimleri tanımayan.
Bir anda kopup gelen,
içimde ne varsa kökünden söken.
Göğsümde görünmez bir el değil artık,
bir dağ var sanki,
her nefeste biraz daha çöken üzerime.
Nefes almak değil yaptığım,
sadece eksilmemek için direnmek.
Özlemekse,
adı konmamış bir sızı gibi dolaşıyor damarlarımda.
Bir yara değil sadece,
kendi kendini hatırlayan bir iz.
Kabuk tutsa bile unutmayan,
iyileşse bile tamamlanmayan.
Geceler büyütüyor onu
karanlık, acıyı besleyen bir toprak gibi.
Sessizlik kök salıyor içime,
ve her hatıra bir filiz gibi yeniden çıkıyor yüzeye.
Kokun,
rüzgârın taşıdığı eski bir mevsim gibi değiyor yüzüme.
Sesin,
uzakta kalmış bir şehrin ezanı gibi düşüyor içime.
Bakışınsa
kapanmayan bir kapı,
her hatırlayışta yeniden aralanan.
Gözlerimi kapattığımda sen varsın,
gözlerimi açtığımda yokluğun.
İki dünya arasında sıkışmış bir an gibiyim,
ne sana varabiliyorum,
ne senden çıkabiliyorum.
Zaman geçiyor diyorlar
oysa zaman sadece yer değiştiriyor içimde.
Bir anıya dönüşmüyorsun,
bir alışkanlığa da.
Sen,
en beklenmedik anda
en tanıdık acıyla geri dönüyorsun.
Bir şarkının kırık notasına saklanıp,
bir cümlenin yarısında durup,
bir rüzgârın yönünü değiştirip geliyorsun.
Ve ben her seferinde
ilk kez oluyormuş gibi dağılıyorum.
İşte o an anlıyorum
ayrılık bir mesafe değil,
bir derinlik.
Uzaklaşmak değil yaşanan,
yavaş yavaş içine gömülmek.
Ve sen,
benim içimde,
her geçen gün biraz daha
ulaşılamaz bir yere batıyorsun.
5.0
100% (4)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.