0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
87
Okunma
Kumbaramda biriken sözler kararıyor gecelerle;
fısıldayamadığım “seni seviyorum”lar
gölge gibi büyüyor içimde.
Bozdursam,
mahalle bakkalının ışıkları bile titrerdi,
çünkü sessizlik bazen
insanın yüzüne düşen bir kefen gibidir.
Şimdi yokluğunu topluyorum;
her gün biraz daha karanlık,
biraz daha ağır,
kumbara çatlıyor,
ben çatlıyorum.
Beni bırak…
Sen nasılsın?
Penceren hâlâ sokağın soğuk nefesini içeri alıyor mu?
Fesleğenin, sensiz gecelerden sağ çıkabiliyor mu?
Köy rüzgârlarının sana dokunduğu günler
bir masal gibi uzak…
Artık kim sürüyor
o rüzgârın bıraktığı boşluğu saçlarına?
Son mektubumu dün
serçelerin kanatlarına bıraktım.
“Şehrini bilmiyoruz,” dediler,
“martılara ver.”
“Bizim köyde deniz yok,” dedim.
Martıların gölgesi bile düşmez
bu ıssız toprağa.
Belki sen,
deniz kokulu bir yalnızlığa
kaçtın benden önce.
Ceplerimde akide şekerleri eriyor,
senin adını söylemeden bile
acılaşıyor tadı.
Bir adres ver bana, ne olur…
Güvercin olurum sana,
istersen karanlık bir martının
kırık kanadı…
yeter ki yolunu bulayım.
/
Biriktirdim sözleri,
içimde dağlar kadar büyüttüm.
Kumbaram, kalbimin çarpan göğsü gibi
dolup dolup taşarken
en çok “seni seviyorum”lar birikti
zamanın dökülmüş yaprakları gibi.
Bozdursam,
mahalle bakkalının gölgeleri bile susardı;
çünkü suskunluğun da bir ağırlığı vardır
kalkan gibi, kılıç gibi.
Sonra yokluğun geldi
bir ordu gibi üzerime.
Topladım hepsini,
avucumun içi kararmış bir geceye döndü.
Kumbara dar geldi;
ben genişledim acıyla,
bir ova kadar sessiz.
Ama sen…
Sen nasılsın?
Penceren hâlâ sokağa bakıyor mu
bir nöbetçi gibi?
Fesleğenin, sensizliğe karşı
küçük bir direniş midir hâlâ?
Köy rüzgârlarını bilirsin;
bir zamanlar saçlarına dokunan
o serin askerleri…
Şimdi geri çekilmişler belli ki,
yerlerine kim geçti?
Hangi sıcak el, hangi yabancı nefes?
Dün yazdığım mektubu
serçelere emanet ettim.
“Şehrini bilmiyoruz,” dediler,
“Martıya ver.”
Dedim ki:
“Bu topraklarda deniz yok,
deniz olmayınca martı da olmaz,
umut da uçmaz buralarda.”
Belki sen,
denizlerin çağrısına uyup
mavi bir diyarın kapısından içeri girdin.
Belki rüzgârın tuzunu soluyor
ve beni hatırladıkça için hafifliyor.
Ben ise hâlâ ceplerimde
senin sevdiğin akide şekerlerini taşıyorum.
Birer küçük hazine,
birer küçük hatıra,
birer küçük yemin gibi.
Bana bir adres ver…
Neresi olursa olsun fark etmez.
Gelirim.
Yolları aşarım, rüzgârı delerim,
dağları çıplak ayak geçerim.
Güvercin olurum kapına,
istersen denizlerin çağırdığı
bir martı olurum sana...