4
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
165
Okunma

gece ve kedi
Başlangıçta yalnızca gündüz vardı.
Gökyüzü her daim açıktı, güneş hiç batmazdı.
İnsanlar uyumaz, bitkiler hiç solmaz, taşlar bile ışığın altında parlar dururdu.
Ama bir gün, ışığın aşırılığından yorulan dünya, kendi gölgesini özledi.
İşte o vakit, toprakla gök arasında bir varlık doğdu: Gece Kedisi.
Onun gözleri iki kıvılcımdı,güneşin kalbinden kopup gelen ateş parçaları.
Burnu lili çiçeklerinin özüne dokunur, hayatın kokusunu içine çekerdi.
Kuyruğu çalıların karanlıkta salınan gölgesi gibiydi,
her savruluşunda dünyanın damarlarına karanlık işlerdi.
İnsanlar onun adımlarını duyamazdı;
ama taşların içinde gizli harfler bıraktığını bilirdi bilgeler.
Her iz, karanlığın defterine düşmüş bir yazıydı.
Kimi zaman mırıldandığında, kaybolmuş yıldızlar geri dönüyor,
kimi zaman da düşler birbirine karışıyordu.
Rivayet olunur ki, gökte ilk geceyi o yaratmıştır:
Tüylerini silkeleyip göğe savurduğunda,
simsiyah bir örtü serildi ışığın üzerine.
Gözlerinde sakladığı yıldızları,
o örtünün üstüne serpiştirdi.
Böylece gece, insanın kalbine yerleşti.
Ama Gece Kedisi kalıcı değildi.
Ne zaman çağrılsa gelir, ne zaman gözlemlense kaybolurdu.
Onun varlığı, gölgelerle sırlar arasında gezinirdi.
Kimi der ki insanlara uykuyu o armağan etti;
kimi der ki taşlara gizli yazıyı o öğretti;
kimi de der ki gecenin kendisi, onun kuyruğunun bir kıpırtısıdır.
Sonunda, bir sabah güneş yükseldiğinde, Gece Kedisi sessizce çekildi.
Mırıltısı kaldı yalnızca, kulak verene ince bir ezgi gibi.
Ve insanlar fark etti:
Gece aslında hiç kaybolmuyor,
sadece kedinin derin nefesinde saklanıyordu.
Bugün hâlâ bir kedi geceye baktığında gözleri ateş gibi parlıyorsa,
o, kadim gece kedisi’nin soyundan bir işarettir.
Mırıldandığında duyduğunuz titreşim,
ilk geceden kalma naif yankısıdır.
5.0
100% (5)