0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
160
Okunma
Benim en yakın arkadaşlarımdan biriydi, mahallemizin tek Alevi ailesine mensup, pırlanta kalpli, pala bıyıklı Hasan Dayı’nın biricik oğlu Murtaza!
Kara kuru, zayıf bir yapıya sahipti ama adam gibi adamdı!
Tek kusuru vardı Murtaza’mın: Babası solcu olduğu için o da haliyle sol görüşlüydü.
Bu yüzden sağcı arkadaşlarım onu pek sevmezdi.
Hele hele Selametçi Muhittin hiç sevmezdi. Onunla arkadaş olduğum için bana hep buğuz ederdi. Bense bunların hiçbirini umursamazdım. Kültürüne, örfüne, geçmişine bağlı olan “Hamal” babasını nasıl sever, saygı duyarsam, iki gözümün ışığı Murtaza’yı da aynen öyle sever, sayardım.
On üç yaşlarında iki toy genç olmamıza rağmen ben sınıfın en tembeli, o ise okulumuzun en çalışkan öğrencisiydi. Benden daha bilgili olduğu için acılarımı ve sevinçlerimi en çok onunla paylaşır, en çok onunla sohbet eder, felekle kavga etmeyi de onunla severdim!
Tarihçiydi Murtaza!
Araştırmayı ve tarihini öğrenmeyi çok severdi. Ancak ikimiz de yoksul olduğumuz için kitap alacak paramız olmadığından ona okuyacağı kitapları alamazdık. Tek çaremiz vardı, o da mahallemizin en çok kitap okuyan büyüğü, rahmetli Hıdır Dayı’ydı. Hıdır Dayı iyi hoştu ama onda her zaman aradığımızı bulamazdık. Ya “Sızıntı” dergisi okurdu mübarek ya da “Milli Gazete”! Yine de, bile bile kapısını sık sık çalardık rahmetlinin. Belki tarihimizi anlatan bir dergi ya da kitap buluruz diye…
Bazen aradığımızı bulur, bazen de elimize hangi kitap geçtiyse alır, okur, getirir, yenisini alırdık Hıdır Emmi’den. Nur içinde yatsın, hakkı çoktur üzerimizde.
Gençtik, toyduk ama inanın bana, Murtaza ile delidolu iki can ciğerdik!
Simit satardık omuz omuza… Eskimo, buzlu su ve elmalı şeker.
Ama hiç tenezzül etmezdik “harama”! Sadece arada lahana tarlalarına ya da Morniğin payamları ile üzüm bağlarına dalardık dilomla… Bazen sahipleri bizi yakalar, kulağımızı çekerlerdi; bazen de “Yeyin, vula, helal hoş olsun,” derlerdi Rıfat Emmi gibiler!
Onun tek hayali okuyup iyi bir tarihçi olmaktı; benimse bir an evvel ticarete atılıp fakirlikten kurtulmaktı. Derken zaman geçti ve Murtaza hayaliyle buluşmak için farklı okulların yolunu tutup beni terk edip gitti. Bense ticarete atılıp kendi kaderimi çizmeye çalışıyordum. Tabii, giderken o eşsiz hatıralarımızı da birlikte götürmüştü. Arada telefonlaşıp dertleşiyorduk ama yüz yüze görüşemiyorduk onunla. En son konuştuğumuzda bana evlendiğini, çoluk çocuğa karıştığını ve İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde bir okulda tarih öğretmenliği yaptığını söylemişti. Buna çok sevinmiştim. Ama aşağı yukarı on yıldır yüzünü görmemiştim.
Neyse ki bir ara yolum düştü ve onu görmek için okuluna uğradım. Murtaza’yı ilk günkü gibi heyecanlı ve istekli görünce daha çok sevindim. Birlikte, çocukluk yıllarımızda bizi sevmeyen ama sonradan aramızı düzelttiğimiz eskinin Selametçisi, şimdinin menfaatçisi Muhittin’in mekânına uğramaya karar verdik. Tabii, İstanbul gibi bir metropolde bilmediğin bir adrese ulaşmak zordu ama tariflerle, marifetlerle, telefonla derken bulabilmiştik Muhittin’i…
Dükkânında “Gavurca” bilmem kimin yeri yazan mavi bir tabela, raflarda üç beş bira, bir iki votka ve yanında manitası olan, kültüründen, ahlakından, özünden ödün verecek kadar aşağılaşmış, doğruluktan ve adamlıktan eser kalmamış bir adam görünce ikimiz de üzülmüştük. Bir iki kelam, üç beş satır söyleşi yaparak bir yüzüne baktım Muhittin’in, bir de etrafı süzdüm. Sonra ona ne olduğunu, neden bu hale geldiğini sordum. “Orasını hiç sorma,” dedi gözyaşlarını saklamaya çalışarak. “Evde evlad-ı çiyan var, Halis Efendi. Onların maişetini karşılamak zor,” dedi. Ya sabır çekerek göz kırptım Murtaza’ya, yanından ayrılmak için “örümceklerin ağ ördüğü kafanın”. Okey der gibi kafa sallayan Murtaza, Muhittin’in suskunluğunu görünce, “Senin kafan çok çalışırdı, Muhittin. Neden okuyamadın?” dedi. Okumaya vakit bulamadığını falan söylerken ben tekrar girdim araya: “Ah Muhittin ah, biz böyle miydik? Ahlak bozucu ve mukaddesat yıkıcı mıydık da bu neşriyatı okuyorsun da okul okuyamıyorsun? Bunu diyeceğine, küflendiği için gönül gözüm, dünya malı kör etti iki gözümü deyip yutkundum, yutkundum ve sustum.” Bir şey diyemeden sadece yüzüme baktı ve sonra, “Ah Murtaza, ah Halis, gakgo… Beni yakan kibrim, insanlara değer vermeyişim ve benim gibi düşünmeyenlerin de yaşam hakkına sahip olduklarını düşünemememdir. Lütfen daha fazla gelmeyin üstüme,” dedi ve ağlamak için tuvaletin yolunu tuttu. Biz de dilomla ayaküstü veda edip ayrıldık oradan.
Sonrası mı? Deli gönül melun olup ağlama… Ağlamanın elbet bir gülmesi vardır. İntikam adilere kalır mı sandın? Herkesin felekten ettiği kadar bulması vardır, türküsü ve insanları şucu bucu diye ayırmanın yanlışlığına canlı şahit oluşum.
Saygı ve sevgilerimi sunuyor, tüm gençlerimizden rica ediyorum: Kimin ne olduğuna değil, ne olacağına bakın ve sadece “Yaradılanı sevin, Yaradan’dan ötürü.” Gerisi hep fasa fiso, kandırmaca ve yalan dolan.
Saygı ve sevgilerimi sunuyorum.