1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
100
Okunma

ERSİN İN GÖZYAŞLARI
Düsseldorf’un uzak bir ucunda, ne turistik ne de işlek olan bir yerinde; kimsenin uğramadığı, yularsız köpek gezdirenlerin çok sık olarak köpekleriyle birlikte dolaştıkları sessiz kıyı vardı.
Ne çocuk kahkahası duyulurdu ne de martıların uçarak selamladığı tekneler geçerdi. Bu kıyı, rüzgârın bile sessiz estiği, dalgaların kimseye çarpmadan yıkandığı bir yerdi. Ersin bu kıyıyı yıllar önce keşfetmişti; bir sabah yürüyüşünde, yolunu kaybederken bulmuştu kendini burada. O günden sonra her sabah aynı saatte, elinde eski sırt çantası, içinde renkli kuru boya kalemleriyle bu sahile gelirdi.
Ayak izlerini her sabah yeniden bırakarak yürür, Ren nehrinin kokusunu içine çeker, kıyının en ucundaki kayaya otururdu. Kimsenin gelmediği bu yerde, sadece kendini dinlerdi. Gözlerini ufka diker, Ren (Rhein) nehrinin ve gökyüzünün birbirine karıştığı çizgide annesinin yüzünü hayal ederdi.
Ersin, defterini açtığında kalemi elinde titredi. Ren nehri ile gökyüzünün birleştiği o puslu çizgide gözleri bir noktaya kilitlenmişti. Göz kapaklarının arkasında, çocukken gördüğü annesinin gözleri belirdi. Gülümsemekten uzak bir gülüş. Her zaman ağlamayı unutan ama aslında hiç durmadan ağlayan o bakış.
O an, kalemi sayfaya düştü. Sanki kalem değil, yüreği sayfada eriyordu. Çizgiler, göz şeklini aldı. Gözler damla damla yağmur yağdırıyordu. Gözden bir damla daha süzüldü, sonra bir damla daha… Onlar sıradan damlalar değildi. Her damlanın her biri Ersin’in içinde bastırdığı bir duyguydu:
Ama o sabah başka bir şey oldu.
İlk sayfada boş bir alan, tam ortasında bir nokta gibi siyah leke vardı. Kalemi eline aldı. Hiçbir şey düşünmeden çizmeye başladı. Elindeki çizgiler önce tanıdık değildi. Göz kapağı, kirpikler… derken iri bir göz oluştu. Gökyüzüne benzeyen o tuhaf sayfanın ortasında, her şeye bakan, ama içinden ağlayan bir göz. Gözden bir damla süzüldü. O damla başka bir damlaya dönüştü, sonra bir başkasına…
O an Ersin’in boğazı düğümlendi. Kalemi titredi. Gurbetin sabahında annesiz uyanmak… Telefon ucunda “iyiyim” derken boğazına dizilen suskunluk… Geceleri resimlere sığınarak ağlamak… Her damla, bir anıydı. Ersin’in kalbi sayfanın üstünde yavaşça çözülüyordu.
Rüzgâr kıyıya vurduğunda, defterin yaprakları ses çıkararak kıvrıldı. Ersin gözlerini kaldırdı. Gökyüzü pembe ile gri arasında bocalayan bir tablo gibiydi. Ufuk, gözyaşlarıyla erimiş bir yüzün çizgilerini andırıyordu. O an fark etti:
Derken anladı. Bu göz annesinin gözleriydi. İnci şeklindeki bu damlalar… kendisiydi. Kalemi bıraktı. O an rüzgâr kıyıya bir mektup sesiyle çarptı. Sanki uzaktan annesinin sesi “Ersin…” diye fısıldıyordu. Kafasını kaldırdı. Ufukta bir kızıllık vardı, tıpkı çocukken annesinin elindeki kırmızı tülbent gibi.
Annesinin sırtına koyduğu minik elleri… Gurbetin ilk sabahında pencerede tek başına uyanışı… Bir telefon konuşmasında, “Ben iyiyim” yalanı…
Gözden düşen her damla, sayfada birer şekle büründü. Ren nehrine akan gözyaşı, aslında Ersin’in ta kendisiydi. Yüzü eriyordu sayfada. Kendi yüzünü çizerken silinmeye başlamıştı. O an anladı: İnsan bazen çizdikçe kaybolur, ama kayboldukça kendini bulur.
Resim tamamlandığında güneş batıyordu. Gökyüzü pembeye çalıyor, ufuk hattı kırık bir kalp gibi kıvrılıyordu. Ersin elini sayfadan çekti, gözyaşının tam ortasında kendi gözünü gördü.
Fısıltı gibi bir cümle döküldü dudaklarından:
“Yüreğimi parça parça etseniz de, yine kalem olur, seni çizerim anne…”
O gün, rüzgâr ilk kez o kayalıklarda bir resme dokundu. O resim, artık sadece bir çizim değil; hatıraların dili, gözyaşının yüzü, bir evladın susturamadığı iç sesiydi.
Annesinin gözleri içinde geçmişe dönmüştü… Ersin altı yaşındaydı o yaz. Evin içi serin, dışarısı ise kavruluyordu. Sıcaktan eriyen asfaltlara basarken terlikleri yapışır, ama o yine de annesinin peşinden ayrılmazdı. Annesi her sabah, evin önünde elindeki çiçekli süpürgeyle sokağı süpürür, ardından penceredeki sardunyaları sulardı. Ersin hep onun gölgesinde durur, küçük elleriyle sardunyanın yapraklarını okşardı.
Annesi bazen ona dönüp gülümserdi. Ama Ersin’in en çok hatırladığı şey annesinin gözleriydi. Yeşildi, ama sabah güneşi vurduğunda içine bal karışırdı sanki. O gözlerde bir sükûnet vardı, bir telaşsızlık… ama bir o kadar da derin bir hüzün.
Bir gün, Ersin bisikletinden düşüp dizini kanattığında ağlamadı. Ağlamadı çünkü annesinin gözleri onun yerine ağladı. Tam o anı asla unutamadı. Dizine bakmadı, kanı görmedi… sadece annesinin bir anlığına dolan gözlerine baktı. “Canım acımıyor, anne,” dedi. O zaman annesi başını okşadı. “Senin canın yansa, benim yüreğim yanar evladım,” dedi.
Sonraları Ersin büyüdü. Ama o gözler hiç değişmedi. Hep aynı derinlikte, aynı sessiz şefkatle baktı ona. Ersin lise yıllarında gece geç geldiğinde de, sınavdan düşük not aldığında da, arkadaşlarıyla tartıştığında da… Hep o gözler vardı. Kızmazdı annesi. Ama Ersin’i en çok yaralayan da buydu zaten. Annesi sustuğu zaman, gözleri konuşurdu. O gözlerde ne azarlama vardı, ne yargı… sadece içinden geçenleri anlayan bir sessizlik.
Bir gece, Ersin annesinin odasına gizlice girdi. Onun uyuduğunu sanmıştı. Ama annesi uyanıktı. Pencerenin önünde oturuyor, gökyüzüne bakıyordu. Ersin bir şey demedi. Sadece annesinin gözlerine baktı. İşte orada… ilk kez bir damla yaş gördü. Sessizce süzülen bir damla.
“Anne?” dedi Ersin fısıltıyla. Annesi dönüp ona baktı. Gülümsedi. “Bir gün sen de anlayacaksın,” dedi sadece. Yıllar geçti, Ersin büyüdü, evi terk etti. O sözü hiç unutmadı:
“Bir gün sen de anlayacaksın…”
Şimdi, yıllar sonra, Düsseldorf’un kıyısında o resmi çizerken… Annesinin gözleri tekrar karşısındaydı. Sustuğu her anda konuşan gözler… Ersin, o resmi çizerken fark etti: Artık anlamıştı. Kendi yüzünü çizmişti. Ama eriyen, silinen, gözyaşlarıyla yok olan bir yüz. O yüz, yalnızca kendisi değildi. Annesiydi… Özellikle çocukluğuydu… Suskun geçmişiydi.
Kalemini yavaşça yere bıraktı. Sayfaya bir damla gözyaşı düştü; bu sefer gerçekti. Kumdan, nehirden ve anılardan başka kimse görmedi onu. Ama Ersin, ilk kez kendi kalbinin çizgilerini görmüştü. Ne yazık ki o çizgilerde bir ses yankılandı:
“Yüreğimi parça parça etseler de, ben yine seni çizerim, anne…”
Annemin gözlerinde geçmişe dönüş çocukluk yıllarıyla, annesinin sıcaklığı, ilk kez yalnız kaldığı gündü. Çocukluk, zamanın yavaş aktığı bir iklimdi Ersin için. Evlerinin önünde ceviz ağacı, pencerelerinde danteller vardı. Ama onun dünyası, annesinin gözlerinin içinde dönerdi. Her sabah o gözlerde uyanır, gece o gözlerin içinden geçen dualarla uyurdu.
Annesi çalışkan bir kadındı. Sabah namazından sonra ocağı yakar, yufka açar, tavada zeytinyağlı patates kızartırken bir yandan Ersin’in okul çantasını hazır ederdi. Ersin hep o mutfakta, pencerenin kenarındaki taburede otururdu. Masadaki çiçekli fincanda süt olurdu, yanında bembeyaz peynir.
Ama Ersin’in gözü kahvaltıda değil, annesinin gözlerindeydi. O gözler… sadece görmek için yaratılmamıştı. Bir çocuğun bütün kaygılarını sarıp sarmalayan, şefkatle konuşan, hiç konuşmadan bile her şeyi anlatan gözlerdi.
Bir keresinde Ersin okulda düştü. Dizini yaraladı. Eve geldiğinde annesine söylemedi. Ama annesi fark etti. Gözleri, Ersin’in gözlerine değdiğinde her şeyi anladı. Sormadı. Sadece bir pamuk alıp dizindeki kanları sildi. Sonra gözlerini yine Ersin’in gözlerine dikip hafifçe gülümsedi. Hiçbir kelime o bakıştan daha güçlü değildi.
Ama o gün geldi. Yedi yaşındaydı Ersin. Babasıyla birlikte annesini otogara götürdüler. Annesi, hasta olan annesini görmek için başka bir şehre gitmek zorundaydı. Birkaç gün yoktu, sadece birkaç gün. Ama Ersin için zaman o gün durmuştu.
Otobüs hareket ederken, camın arkasından el sallayan annesinin gözlerine baktı son kez. Bir damla yaş… Ve göz kapaklarının arkasına kazınan o bakış.
Ev sessizdi. Babası işe gitti. Ersin odasında yalnız kaldı. Kitaplarını açtı, defterine baktı, pencereden dışarıyı izledi. Ama hiçbir şey annesinin sesi gibi gelmedi. Her odada onun adımlarını aradı. Mutfağa gittiğinde soba yanmıyordu. Süt ısıtılmıyordu. Tabure bomboştu.
İlk defa yalnız kalmanın ne demek olduğunu o gün anladı. Yalnızlık, sadece kalabalığın yokluğu değil, bir gözün yokluğuydu.
Gece, yorganın altına saklanıp ağladı. Ama kimseye söylemedi. Çünkü annesi olsa, zaten fark ederdi. O gözler bir bakardı, her şeyi anlardı. Ve o gece, annesi yoktu. Ama Ersin’in içinde onun gözleri hâlâ parlıyordu.
Sanat yoluyla kendini arama, çizdiği resimlerde yüzünün yavaş yavaş silinmesi, ruhsal çöküş ve kaybolan yüz.
Ersin artık konuşmuyordu. Dışarıdan bakan biri, onun sessizliğini “dinginlik” sanabilirdi. Oysa içinde gürültüler vardı. Hatıraların çarpıştığı, annesinin sesiyle sustuğu, çocukluğunun sığamadığı bir zihin uğultusu…
Günleri çizerek geçiyordu. Her sabah sessiz kıyıya gider, defterini açar, renkli kalemlerini dizerdi önüne. Eskiden bilinçsizce, içinden ne geçiyorsa onu çizerdi. Ama şimdi bir şey değişmişti. Her resminde kendini arıyordu ve her resimde bir eksiklik vardı.
Bir portre çizdi. Gözleri annesine benziyordu. Ama dudaklar silikti. Başka bir portrede saçları vardı ama yüzü boştu. Bir resimde sadece gözyaşı kalmıştı, yüz tamamen erimişti.
Ersin her yeni çizimde, kendinden bir parça daha yitiriyordu. Bir gün defterini açtığında, kendi çizdiği bir yüzle karşılaştı ama tanıyamadı. Burnu kendine aitti belki, ya da kaşların kavisi… Ama o yüz, onun değildi artık.
Bir aynaya baktı sonra. Aynadaki yüze de yabancıydı. “Ben kimim?” diye sordu kendi kendine. O an cevap değil, sessizlik geldi. Sessizlik… annesinin yokluğundan beri büyüyen o iç boşluk.
Geceleri uykusu kaçıyor, eski mektupları yeniden okuyordu. Bazı cümleler içini delip geçiyordu:
“Ersin’im, seni rüyamda gördüm, yüzün bana sis gibiydi…”
“Kendine iyi bak demiyorum artık, çünkü iyi olmadığını biliyorum.”
Her cümle bir fırça darbesi gibiydi ve her cümlede biraz daha siliniyordu.
Sanat, Ersin için böylesi zamanlardan kaçıştı. Şimdi ise bir aynaydı. O aynaya her baktığında daha silik bir yüzle karşılaşıyordu.
Bir gece… Defterini aldı. Yeni bir sayfa açtı. Yüzünü çizdi. Bu sefer titreyerek, ağlayarak… Gözleri çizdi: annesinden kalan son izdi. Dudakları çizdi: hiç bir zaman söyleyemediği “özledim”leri taşıyordu.
Sonra kalemi durdu. Tam ortadan, yavaşça yüzü sildi. Gözler kalmadı. Dudaklar yok oldu. Yüz, boşluğa döndü. Ersin o boşluğa bakarak fısıldadı:
“Ben silindim anne… ama hâlâ seni çiziyorum…”
Ersin’in kimlik arayışı, annesizliğin şekillendirdiği ruhsal boşluğu ve sanatla hesaplaşması derinleşti.
Sembolik bir mekânda (rüyasında ya da hayalinde) annesiyle yeniden karşılaşması. Barışma, helalleşme, kendiyle yüzleşmesi çizdiği resimdeki gözyaşıyla akıp gitti. Zaman bir değirmen gibi her şeyi un ufak edip hafızalardan silerken hayat devam ediyordu ve bizler dünü yaşamaya çalışırken; yarınların kıymetini bilenler geleceklerini olumlu bir düşünceyle şekillendiriyordu.
Halil GÜLEL
Düsseldorf / 30,01.2026
5.0
100% (3)